اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: enfal 2, mümin, iman, enfal suresi 2. ayet, enfal suresi, kalp ürpermesi, tevekkül, allah, rab, ayet, zikir, kalp, güven
-
Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rab'lerine güvenirler.
Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rab'lerine güvenirler. Bu ilahi beyan farklı yorumlara açıktır. İlki şudur: Belirtilen amellerle imanlarını tahkik eden müminler. İkincisi şudur: Yürek titremesi, haşyet, sebat ve kesin inanç gibi sözü edilen ameller vasıtasıyla sizin açınızdan doğrulukları ortaya çıkmış müminler. Cenab-ı Hakk'ın başka bir ayette nitelediği gibi onlar imanlarında şüpheli olan münafıklar gibi değildir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar". Onlar infak ettiklerinde de ancak isteksiz bir şekilde infak ediyorlardı. Onlar Allalı'ı çok az anıyorlardı. Bunu da insanlara riya maksadıyla yapıyorlardı. Müminler ise bütün bunları gerçekten yerine getiren kimselerdir. Böylelikle bu amelleriyle doğrulukları ortaya çıkmaktadır. Bu durum başka bir ayette Cenab-ı Hakk'ın onları şöyle nitelemesidir: "Müminler ancak, Allah'a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihat eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır". Üçüncüsü, bizzat amellerin kendisi değil, sadece itikadın kastedilmiş olması da mümkündür. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Müminler, günah işleme durumunda ve yükümlülüklerini yerine getirmedeki eksiklik halinde yürekleri titreyerek korku içinde bulunarak imanlarına bağlı olan kimselerdir. Mümin, işlediği günahları bilgisizliğinden yapmaktadır. Sonra da o, kısa sürede bundan tövbe etmektedir. Şu ilahi beyanda buyurulduğu gibi: "Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir". O, günahı ya şehvetin baskın gelmesi veya sonra tövbe edeceği inancıyla yahut bu günahının bağışlanmasına dair Allalı'ın rahmeti ve lütfunu umması sebebiyle işlemektedir. Bu durumda ilahi beyan şöyle olmaktadır: Müminler, belirtilen amellere inanan kimselerdir. Tıpkı şu ilahi beyan gibi: "Şayet tövbe ederler, namazıarını kılarlar ve zekatlarını verirlerse artık onları serbest bırakın". Bu, inanç ve söz konusu şeyi kabul etme manasındadır. Onlar namaz kılmıyorlar ve belirtilen diğer hususları yerine getirmiyorlarsa da buna iman etmişler ve bunu kabul etmişlerse serbest bırakılırlar. Buna göre ilki de bu anlama gelebilir. Dördüncü olarak, söz konusu ilahi beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Müminler, bunu yapan ve söz konusu tüm amelleri yerine getirenlerdir. Fakat kalbiyle iman eden ve tasdik eden kimsenin, bunun dışında bir amel yapmamışsa bile mümin olduğunda icma etmişlerdir. Tıpkı iman edip de hemen ölen kimsenin durumu gibi. Böyle bir kimse mümin olarak ölür. Bu da gösteriyor ki belirttiğimiz sebepten ötürü mümin olmak için bütün amelleri yapmak şartı bulunmamaktadır. Ancak daha önce belirttiğimiz üç yoruma göre anlaşılması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer. Bu ilahi beyan çeşitli anlamlara gelir. Bunlardan biri şudur: Cenab-ı Hak, müminin belirtilen niteliklere sahip kimse olduğunu bildirmektedir. Bu ilahi beyan şu anlama da gelebilir: Müminler, belirtilen niteliklere sahip olması gereken kimselerdir. Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurmuş olması da mümkündür: Müminler, belirtilen nitelikleri seçen kimseledir. Allah Teala, bildirmiş olduğu yürek titremesini ve korkmayı, gizli ve açıkça iman edenler ile kendini iman etmiş gösterip imanın aksini ve inkarı kalplerinde gizleyenler arasında simge kılmıştır. Başka bir ayette de durum böyledir: "Mürninler ancak Allah'a ve resulüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir".
Kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Ayetleri mealindeki ilahi beyanın, "onun kesin deliııeri" manasına gelmesi mümkündür. Kendilerine bunlar okunduğunda mevcut durumlarındaki sebatları ve kuvvetleri artar. Münafıklara gelince, inen ayetlerle onların inkarları ve dinden uzaklaşmaları artar. Bu durum, müminlerin ise sebat ve kuvvetini arttırır. Yahut Cenab-ı Aııah arttırmayı zikretmiştir, çünkü imanda her an yenilenme hükmü söz konusudur. Dolayısıyla imanda yenilenme hükmü söz konusuysa bu durum var olanda bir artış demektir. Bunu dilersen artma olarak; dilersen devamlılık olarak niteleyebilirsin. Ebu Hanife şöyle demiştir: İman, icmali imana dair açıklama yoluyla artar. Eğer onlara açıklar ve "falan kimse resul ve nebidir" derlerse, her ne kadar iemalen iman etmişlerse de bununla imanları artar. Aynı şekilde bütün kitapıara ve Allah'ın emrine iman da böyledir. Biz her ne kadar icmalen Allah'ın emir ve yaratma sahibi olduğuna iman etsek de bir kimse bu emri öğrendiğinde bu konudaki imanı artmış olur. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü kim Allalı'a, onun emir ve yaratma sahibi olduğuna iman etmişse imanın esasını yerine getirmiş olur. Eğer tek tek açıklamaya geçerse bu açıklamayla icmali imanına nispetle imanında bir artış meydana gelir.
Onlar yalnızca Rab'lerine güvenirler. Yani bütün işlerinde yalnızca Rab'lerine güvenir ve dayanırlar; başkasına güvenmezler; sadece Allah'a tevekkül ederler. Onlar münafıklar gibi değildirler. Münafıklar, kendilerine verilen nimetlere güvenirler. Tıpkı "Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir" mealindeki ilahi beyan ve benzerleri gibi. Mümin ise her durumunda Allah'a güvenir ve sadece ondan korkar. Söz konusu durumlar, her ne kadar başkasının eliyle ona ulaşsa ve gerçekleşse de hakikatte bunlar Allah'tandır.
Yorumu Yorumla
-
el-Mu'minûn (الْمُؤْمِنُونَ)
Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamını "kalp huzuru, güven, korku ve paniğin zıddı olan sükunet ve emniyet hali" olarak tanımlar. Bu bağlamda kelime, salt bir zihinsel kabullenişin ötesinde, kişinin kendini derin bir güven duygusu içinde hissetmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, imanın, kişiyi korkudan emin kılan ve ona ruhsal bir sükunet veren bir eylem olduğunu vurgular. Bu ayetin bağlamında müminler, sadece Allah'a güvenerek gerçek huzuru bulan ve ilahi uyarılar veya hatırlatmalar karşısında bu ontolojik güveni derinden hisseden kimselerdir.
Toshihiko Izutsu, kelimeyi Cahiliye döneminin sosyolojik yapısı ile kıyaslayarak inceler. Kabileler arası yüzeysel ve kırılgan güvenlik anlaşmalarının yerini, Kur'an'ın dünyasında mutlak bir yaratıcıya duyulan sarsılmaz ve varoluşsal bir güven almıştır. Ayet bağlamında mümin, Allah anıldığında bu bağın gücünü ve sarsıcı etkisini hissedip güvenini tazeleyen kişidir.
Zukira (ذُكِرَ)
Kelimenin kökü z-k-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi zihinde tutmak, hatırlamak, muhafaza etmek ve dille ifade etmek" gibi birbirini tamamlayan anlamlara geldiğini belirtir. Eylem, hem kalpteki uyanıklık ve bilinç halini hem de bunun dildeki telaffuzunu kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, zikri bilginin zihinde taze olarak hazır bulunması (hıfz) veya unutulan bir gerçekliğin iradi olarak zihne geri çağrılması şeklinde açıklar. Ayette "Allah anıldığında" ifadesi, sadece Allah lafzının dilde tekrar edilmesini değil, O'nun kudretinin, iradesinin ve varlığının bilincinde tüm canlılığıyla belirmesi durumunu ifade eder.
Vecilet (وَجِلَتْ)
Kelimenin kökü v-c-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kökün etimolojik anlamını "bir şeyden dolayı kalbin ürpermesi, korku ile karışık bir titreme ve çekinme hali" olarak verir. Bu, sıradan bir tehlikeden kaçış korkusu (havf) değil, karşılaşılan muazzam gücün veya otoritenin büyüklüğü karşısında hissedilen içsel bir sarsıntıdır.
Râgıb el-İsfahânî, vecel kavramını, kişinin kendi eksikliğini, acizliğini ve karşısındaki makamın yüceliğini fark etmesinden doğan saygı dolu bir korku ve titreyiş olarak detaylandırır. Bu bağlamda eylem, Allah'ın isminin anılması karşısında müminin duyduğu derin haşyetin, sevgiyle karışık sorumluluk bilincinin fiziksel ve ruhsal yansımasını tanımlar.
Kulûbuhum (قُلُوبُهُمْ)
Kelimenin kökü k-l-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kökün temel anlamının "bir şeyi ters yüz etmek, altını üstüne getirmek, çevirmek ve bir halden başka bir hale dönüştürmek" olduğunu kaydeder. Kalbin etimolojik olarak bu şekilde isimlendirilmesi, onun düşünce, inanç ve duygular arasında sürekli dalgalanan, değişen ve halden hale giren dinamik yapısından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, kalbi insan ruhunun, bilincinin ve idrakinin ana merkezi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında kalp, salt anatomik bir organ değil; ilahi zikir karşısında duyarsız ve sabit kalamayan, anında reaksiyon göstererek o sözün ağırlığıyla "ürpertiye" geçen manevi bir duyarlılık merkezidir.
Tuliyet (تُلِيَتْ)
Kelimenin kökü t-l-v harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin ardına düşmek, peşinden gitmek, onu peş peşe takip etmek" olarak açıklar. Okumak anlamındaki tilavet kelimesi, harflerin, kelimelerin ve onlara yüklenen anlamların birbirini düzenli bir akış içinde takip etmesinden türetilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, tilavet eylemini sıradan bir seslendirmeden (kıraat) ayırır. Tilavet, okunan şeyin anlamına uygun olarak, ona tabi olarak ve emrettiklerinin peşinden giderek okumaktır. Ayetlerin müminlere "tilavet edilmesi", onların bu ayetleri sadece duymalarını değil, taşıdığı manayı ve hükümleri eyleme dönüştürme bilinciyle izlemelerini ifade eder.
Âyâtuhu (آيَاتُهُ)
Kelimenin kökü e-y-y veya e-v-y harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kelimenin temel anlamının "bir şeye işaret eden, onun varlığını ve yönünü gösteren açık alamet, iz, nişan ve belirti" olduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, ayeti, algılanabilen ve ardındaki daha büyük, gizli bir gerçeğe (Allah'ın varlığına, birliğine, kudretine) delalet eden her türlü kesin işaret olarak tanımlar. Kur'an'ın cümlelerine ayet denmesinin etimolojik sebebi, her birinin Allah'ın ilmine, hikmetine ve mesajına götüren birer yol gösterici işaret levhası işlevi görmesidir.
Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Süryanice "āthā" (işaret, mucize) kelimesinden Arapçaya geçmiş ve dini literatüre yerleşmiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu belirtir. Dini metinlerde, ilahi bir gücün göstergesi veya vahyin yapıtaşı olarak kullanılması, diller arası bu etkileşimin bir sonucudur.
Zâdethum (زَادَتْهُمْ)
Kelimenin kökü z-y-d harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün anlamını "bir şeyin mevcut miktarının, hacminin veya niteliğinin üzerine eklenmesi, gelişmesi, büyümesi ve çoğalması" olarak verir.
Râgıb el-İsfahânî, ziyadeyi, asıl ve gerekli olanın üzerine gelen fazlalık ve büyüme olarak tanımlar. Ayetlerin okunmasıyla imanın artması eylemi; zihinsel ve kalbi idrakin genişlemesi, kişinin ilahi hikmetleri kavrayışının derinleşerek inancındaki kesinliğin (yakîn) ve teslimiyetin hem nitelik hem de nicelik olarak güçlenmesini ifade eder.
Yetevekkelûn (يَتَوَكَّلُونَ)
Kelimenin kökü v-k-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kök anlamını "bir işi veya sorumluluğu başkasına havale etmek, ona dayanmak, güvenmek ve yetkiyi ona devretmek" olarak açıklar. Bu eylem, kişinin kendi gücünün sınırlarını bilip işini daha yetkin ve güçlü birine bırakmasını içerir.
Râgıb el-İsfahânî, tevekkülü, insanın yapması gerekeni yaptıktan sonra acziyetini kabul ederek nihai sonucu mutlak güç sahibi olan Allah'a bırakması şeklinde tanımlar. Ayetin bağlamında bu kelime, kalbi ürperen ve imanı artan müminin, dünyevi endişelerden arınarak tüm varlığıyla sadece Rabbinin otoritesine kayıtsız şartsız teslim olmasını betimler.
Toshihiko Izutsu, tevekkül kavramının Kur'an'ın getirdiği yeni dünya görüşünde insanın ontolojik konumunu belirleyen en kritik kavramlardan biri olduğunu vurgular. İnsan, kendi kendine yetebileceği (müstağni olduğu) yanılgısından kurtulup, varoluşsal bir bilinçle yalnızca Allah'a dayanmalıdır. Izutsu'ya göre tevekkül, pasif bir çaresizlik değil; müminin hayattaki duruşunu, inancını ve eylemlerini üzerine inşa ettiği en sarsılmaz içsel dayanaktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla