Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 1. Ayet

    يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِۜ قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْۖ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yes-elûneke ‘ani-l-enfâl(i)(s) kuli-l-enfâlu li(A)llâhi ve-rrasûl(i)(s) fettekû(A)llâhe veaslihû żâte beynikum(s) veatî’û(A)llâhe verasûlehu in kuntum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve resûlüne aittir. O halde, eğer müminler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve resûlüne itaat edin.

      Ganimetlerin Hükmü

      (Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve resulüne aittir. Bu ilahi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Enfal, müslümanların savaş durumunda oldukları halktan elde ettikleri ganimetlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Enfal, ganimet sahiplerinin haklarından fazla olanıdır. Eğer ayetteki "enfal", ganimet ise buradaki soru iki yoruma açıktır. Birincisi, onlar ganimetin helalliğini ve haramlığını sormuşlardır. Çünkü ganimetler başlangıçta helal değildi. Denildi ki: Onlar ganimet olarak alıp bir yerde topluyordu; sonra bir ateş gelip bunları yakıyordu. Dolayısıyla onlar bunun helalliğini ve haramlığını sormuşlardır. Cenab-ı Hak ganimetler Allalı'a ve resulüne aittir diye buyurmuştur. Yani ganimetlerin hükmü Allah'a aittir; bunu dilediğine verir. İkinci muhtemel yoruma göre buradaki soru ganimetin taksimi hakkındadır. Bu yorum bazı rivayetlerde aktarılan şu olaya dayanır: İnsanlar Bedir günü üç kısma ayrılmıştı. Üçte birlik kısmı düşmanla çarpışıyordu. Bir kısmı onların arkasında destek kuvvetiydi. Üçüncü kısım ise Resulullah'ın yanında onu koruyordu. Allah onlara zafer nasip ettiğinde ganimetler konusunda ihtilaf ettiler. Düşmanla çarpışanlar "Biz ganimete daha fazla hak sahibiyiz; savaşı biz üstlendik" dediler. Onlara destek kuvveti olanlar dediler ki: Ganimete siz bizden daha fazla hak sahibi değilsiniz. Sizin destekçiniz bizdik. Resulullah ile beraber bulunanlar da "Siz bizden daha fazla hak sahibi değilsiniz; biz Resulullahı koruyanlardık" dediler. Böylelikle bu ihtilafı Resulullah'a taşıdılar. Bunun üzerine sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve resulüne aittir mealindeki ayet nazil oldu. Ebu Ümame el-Bahili şöyle demiştir: Ubade b. Samit'e "enfal" hakkında sordum. Dedi ki: Bu ayet biz Bedir ehli hakkında inmiştir ki o sırada biz ihtilaf etmiştik ve bu konuda huylarımız kötüleşmişti. Allah bunu bizden çekip aldı ve resulüne verdi. O da eşit bir şekilde dağıttı. Mücahid ve İkrime şöyle demiştir: Ganimetler Allah ve Resulullah'ın idi. Cenab-ı Hak bunu neshetmiştir: "Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a, peygambere aittir". Yine Abdullah b. Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Enfal, ganimetler demektir. Önceleri sadece Resulullah'a aitti; başkasının bunda bir hakkı yoktu. Müslüman birlikler elde ettikleri şeyleri Resulullah'a getiriyorlardı. Kim bundan bir iğne veya iplik kadar alsaydı hainlik etmiş olurdu. Onlar Resulullah'tan kendilerine ganimetten verilmesini istediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak de ki: Ganimetler Allah'a ve resulüne aittir diye buyurdu. Sizin bu ganimette bir hakkınız yoktu. Buradaki enfal kavramının, bazılarının dediği üzere "ganimetlerden fazla kalan mallar" olması da mümkündür. Bu, rivayet edilen şu haberlerdeki durumlar gibidir: Birisi büyük bir deve alıyor ve ya Resulallah bunu bana ver diyordu. Bir diğeri bir kılıç alıyor ve bunu bana ver diyordu. Bunun gibi diğer hadiseler. Onlar Resulullah'tan bu şekilde istiyorlar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak de ki: Ganimetler Allalı'a ve resulüne aittir diye buyurmuştur. Onların sorularının ganimet dağıtmakla ilgili olması da mümkündür. Buna göre ellerine geçtikten sonra veya kafirler yenildikten ve düşman kaçtıktan sonra Resulullah'ın kendilerine ganimeti dağıtmasını istemişlerdir. Devlet başkanının savaşa yönelme durumunda da ganimet dağıtması mümkündür. Aynı şekilde Abdullah b. Mesud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Nefel" (النفل) iki ordu veya iki bölük karşılaşmadığında olur. Eğer bu ikisi karşılaşırsa ganimet olmuş olur. Mus'ab b. Sad'dan babası Sad b. Ebu Vakkas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Benim hakkımda dört ayet nazil olmuştur -bunun Bedir günü olduğu düşünülür-o Bir kılıca rastlamıştım ve bunu Resıllullah'a getirerek "bana ganimet olarak ver" dedim. Resıllullah, "onu bırak" buyurdu ve kalktı. "Ey Allah'ın peygamberi, bunu bana ganimet olarak ver; herhangi bir faaliyeti olmayan bir kimse gibi mi olayım?" dedim. Resulullah "onu aldığın yere koy" buyurdu. Bunun üzerine sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler Allalı'a ve resulüne aittir mealindeki ayet nazil oldu. Sonra Sad dedi ki: Resulullah beni çağırdı ve "git ve kılıcını al" buyurdu. Sad hadisi, Hz. Peygamber'in savaş öncesi kimseye elde etmiş olduğu malı ganimet olarak vermediğini göstermektedir. Çünkü eğer onlara ganimet olarak vermiş olsaydı Sad'ı (r.a.) getirmiş olduğu kılıçtan mahrum etmezdi. Yine bu hadis, Hz. Peygamber'in ganimet ayeti nazil oluncaya kadar ganimet konusunda bir şey emretmediğini göstermektedir. Sonra Allah Teala, ganimet konusunda işi resulüne tevdi etmiştir. Resıllullah da iş kendisine tevdi edildiğinden dolayı onu serbest bırakmıştır. Yine bu durum şöyle de anlaşılabilir: Resıllullah savaş öncesi kimseye ganimet dağıtmıyordu. Fakat o, daha önceki bir zorunluluk olmaksızın öldüren kimsenin getirmiş olduğu mallardan istediğine ganimet olarak veriyordu. Sad'ın "hiçbir faaliyet yapmayan kimse gibi mi olayım?" demesi bunu açıklamaktadır. Ubade hadisi, Hz. Peygamber'in onların savaştıkları kimselerden alacaklarını daha almadan ganimet olarak verdiğini bildirmektedir. Bu durum iki hadis arasındaki ihtilaf konusudur. Bu konuda işin aslı şudur: "Nefel" (النفل) ganimetierde söz konusuydu. Çünkü Allah Teala, helal kılmadan önce bunu "enfal" olarak isimlendirdi. Eğer Hz. Peygamber bunu onlara savaş öncesi veya sonrası ganimet olarak vermemiş olsaydı, Cenab-ı Hak bunu "enfal" olarak isimlendirmezdi. En doğrusunu Allah bilir. Ubade hadisine göre "bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a, peygambere aittir" mealindeki ilahi beyan, "nefel" (ganimet) kavramının bildirilmesinden sonra nazil olmuştur. Bu, sabit ve öncekileri nesheden bir hükümdür. Aynı şekilde ibn Abbas'ın sözü de bunu göstermektedir. İlim ehli, Ubade'nin naklettiği hadisin sonunda söylediği hususta icma etmiştir. Tümü şöyle demiştir: Ganimetin beşte biri Allah'ın bildirmiş olduğu sınıflara verilir. Sadece yakın akrabaların payı konusunda ihtilaf edilmiştir. Sonra diğer beşte dört bundaki hak sahipleri arasında taksim edilir. İlim ehli, devlet başkanına, birini savaşta öldüren kimsenin öldürülenin üzerinden aldığı nesneleri ve diğer malları ganimet olarak dağıtma hakkı vermiştir ki devlet başkanı "kim birini öldürürse, üzerindeki mallar onundur" diyebilsin. Böylelikle savaşçıları teşvik etsin ve beşte birin dışında askerden çıkanları savaş bölüğüne ganimet olarak dağıtsın. Alimler, Kur'an'da buna ilişkin hüküm indiğinden dolayı ganimetin beşte birlik paylar şeklinde taksim edilmesinde icma etmişlerdir. Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ganimet bizden önce kimseye helal kılınmamıştır. Bize helal kılınmıştır". Yine Ebu Hureyre'den naklettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ganimet sizden önce siyah başlı hiçbir kavme helal olmamıştır. Gökten bir ateş geliyor ve ganimeti yok ediyordu:' Bedir günü insanlar ganimetlere koştuklarında yüce Allah "Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız [fidyeden] dolayı size büyük bir azap dokunurdu'. Artık aldığınız ganimetten helal ve hoş olarak yiyin" mealindeki ayetleri ve benzerlerini indirdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Sana ganimetler hakkında soruyorlar. Bu ilahi beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Sana ganimetlerin kimin hakkı olduğunu soruyorlar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, de ki: Ganimetler AUah'a ve resulüne aittir, diye buyurmuştur. İkincisi şudur: Senden ganimetleri istiyorlar. Bu anlam "an" (عن) harfinin düşürülmesiyledir. Onlar ganimetleri istiyorlardı. Üçüncüsü de şudur: Onların her biri kendisine verilen ilave ganimet hakkında soruyor. En doğrusunu Allah bilir.

      O halde, Allah'a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin. Müfessirler şöyle demiştir: Ganimeti bölüşmeden almakta Allalı'a karşı gelmekten sakının. Fakat ganimetler ve diğer hususlarda Allah'a isyan etmekten, emir ve yasaklarında ona karşı gelmekten sakının. Aranızı düzeltin. Cenab-ı Hak aralarını düzeltmelerini emretmiştir. Nitekim onlara bahşettiği büyük lütuf ve nimetlerini şu ilahi beyanla bildirmiştir: "Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp böıünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler 0Imuştunuz". Cenab-ı Hak, onlar birbirine düşman iken kalplerini kendisinin birleştirdiğini bildirmiştir. Bu, onlara yönelik büyük nimetlerindendir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak, burada onlara aralarını düzeltmelerini emretmiştir ki onlara bahşettiği nimet üzere ayrı ayrı değil, bir olsunlar.

      Allah ve resulüne itaat edin. Yani emir ve yasaklarında Allah'a itaat edin; adabında ve sünnetlerinde resulüne itaat edin. Eğer müminler iseniz. Veya şöyle buyurmuştur: Sizi davet ettiği ve teşvik ettiği eylemlerde Allah'a itaat edin; size açıkladığı buyruklarında resulüne itaat edin. Eğer müminler iseniz. Yani onu tasdik edenlerden iseniz.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Enfâl (الْأَنفَالِ)

        Kelimenin kökü n-f-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gerekli ve zorunlu olanın ötesinde verilen fazlalık, ek bağış" olduğunu belirtir. Savaş bağlamında elde edilen malların "nefel" (çoğulu enfâl) olarak adlandırılmasının etimolojik sebebi, bu malların müminlere asıl hedef olan savaş zaferinin yanında Allah tarafından fazladan bir lütuf, hediye ve ek bir kazanım olarak verilmiş olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kök anlamı üzerinden giderek kavrama "farz (zorunlu) olmayan, ziyade amel ve bağış" tanımını getirir. Ganimetlerin bu kelimeyle isimlendirilmesini, savaşta asıl hedefin inancı savunmak ve düşmanı bertaraf etmek olması, elde edilen maddi gelirin ise bu ana gayenin üzerine eklenmiş meşru bir fazlalık konumunda bulunmasıyla açıklar.

        Toshihiko Izutsu, kelimeyi İslam öncesi Cahiliye dönemi Arap toplumunun sosyolojik yapısı ve savaş etiği bağlamında inceler. Cahiliye döneminde ganimet, kabile baskınlarının ana motivasyon kaynağıyken ve bireysel güç üzerinden paylaşılırken, Kur'an'ın savaş gelirlerini "enfâl" (fazladan lütuf) olarak adlandırıp mülkiyetini doğrudan yetki olarak "Allah ve Resulü'ne" tahsis etmesi, Izutsu'ya göre ganimeti dünyevi bir hırs aracı olmaktan çıkarıp teosentrik (Tanrı merkezli) bir otorite yapısına bağlayan köklü bir semantik dönüşümdür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir Savaşı sonrasında ganimetlerin paylaşımı konusunda sahabeler arasında çıkan tartışmaların, bu kelimenin tarihsel ve sosyolojik bağlamını oluşturduğunu ifade eder. Öztürk, ayetin bu malları "enfâl" olarak niteleyip otoriteyi Allah ve Resulü'ne bırakmasının, ganimet paylaşımındaki kabileci refleksleri ve bireysel mülkiyet iddialarını kırmayı amaçlayan, yeni kurulan İslam toplumunda otoriteyi merkezileştiren sosyo-politik bir müdahale olduğunu vurgular.

        Yes'elûneke (يَسْأَلُونَكَ)

        Kelimenin kökü s-e-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kökün temel olarak "birinden bir şey talep etmek, sormak, bilgi veya hak/mal istemek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu bağlamda eylem, bir konunun fıkhi/hukuki hükmünü veya somut bir malın aidiyetini otoriteden talep etme eylemini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu eylemi, kişinin bilmediği bir şeyi öğrenme talebi veya ihtiyaç duyduğu somut bir şeyi elde etme arzusu olarak iki boyutta ele alır. Bağlama göre bu sorgulama, sadece soyut bir bilgi edinme çabası değil, aynı zamanda elde edilen savaş gelirlerinin kime ait olduğu ve nasıl paylaştırılacağı yönünde hak arayışı içeren pratik bir taleptir.

        er-Rasûl (الرَّسُولِ)

        Kelimenin kökü r-s-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kökün etimolojik olarak "bir şeyi yumuşaklık, sükunet ve peş peşe akışla göndermek" anlamına geldiğini kaydeder. Kelimenin elçi için kullanılması, elçinin kendisine yüklenen mesajı veya görevi bir akış içinde, aslına sadık kalarak ve peş peşe hedefine ulaştırmasıyla ilişkilendirilir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "kendisine bir mesaj yüklenerek gönderilen ve o mesajı temsil eden kişi" olarak tanımlar. Bağlam içerisinde Allah lafzı ile birlikte kullanılması, Resul'ün sadece pasif bir haber taşıyıcı değil, aynı zamanda toplumsal, hukuki ve ekonomik krizlerde (ganimetlerin taksimi ve anlaşmazlıkların çözümü gibi) Allah'ın yeryüzündeki mutlak otoritesinin icracı temsilcisi olduğuna işaret eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli (r-s-l) olmakla birlikte, Kur'an'daki formunun ve bilhassa dini terminolojideki kullanımının, Süryanicedeki elçi/havari anlamına gelen "şliha" kavramının anlamsal etkisi altında zenginleşmiş olabileceğini belirtir. Bununla birlikte Jeffery, kelimenin Epigrafik Güney Arabistan yazıtlarında da resmî bir elçi anlamında yoğun şekilde kullanıldığından köken itibarıyla yerleşik bir Sami dilleri unsuru olduğunu kabul eder.

        İttakû (اتَّقُوا)

        Kelimenin kökü v-k-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamının "iki şey arasına, birini diğerinden koruyacak bir engel, kalkan veya bariyer koymak" olduğunu ifade eder. Eylemin dilbilimsel kökeninde fiziksel bir zarardan sakınma ve kendini koruma güdüsü yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi dini bir terim olarak "nefsi, ona zarar verecek olan ilahi cezadan, günah ve isyanlardan koruma altına almak" şeklinde açıklar. Ganimet tartışmaları gibi nefsi arzuların devreye girdiği bir kriz anında bu emrin verilmesi, kişinin maddi hırslarına karşı ilahi sınırları bir kalkan yapması gerektiği yönünde pratik bir uyarının ifadesidir.

        Toshihiko Izutsu, kavramın semantik evrimini detaylandırır. Izutsu'ya göre Cahiliye döneminde çöl bedevisinin yırtıcı hayvanlardan veya düşman kabilelerden fiziksel olarak korunmasını ifade eden bu kelime, Kur'an diliyle tamamen içselleştirilmiş, eskatolojik (ahiret odaklı) bir ahlaki boyuta taşınmıştır. Ayet bağlamında vurgulanan şey salt bir korku değil, ganimet gibi dünyevi cazibeler karşısında Allah'ın otoritesine duyulan derin saygı temelinde kurulan ahlaki bir otokontrol ve sakınma mekanizmasıdır.

        Aslihû (أَصْلِحُوا)

        Kelimenin kökü s-l-h harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "fesat" (bozulma, çürüme) kavramının tam zıddı olarak, "bir şeyin uygun, doğru, yararlı ve pürüzsüz bir duruma gelmesi veya bu duruma getirilmesi" anlamını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ıslah eylemini "bozulmuş bir yapıyı, bozulan ilişkiler ağını onarmak, düzeltmek ve yeniden dengeye oturtmak" olarak tanımlar. Ayette geçen "zâte beynikum" (aranızı, aranızdaki durumu) ifadesiyle birleştiğinde eylem, maddi paylaşımlar sebebiyle müminler arasında gerilen ve bozulan sosyal uyumun, kardeşlik bağlarının yeniden tesis edilmesi sürecini ifade eder.

        Mu'minîn (مُّؤْمِنِينَ)

        Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kökün temel anlamsal çerçevesinin "kalp huzuru, güven, korku ve paniğin zıddı olan sükunet ve emniyet hali" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem "güvenmek" hem de "güven vermek/emniyette kılmak" boyutlarına dikkat çeker. Mümin, Allah'ın vaatlerine ve hükümlerine güvenerek iç huzuru bulan kişidir. Ganimet bağlamında iman, Allah ve Resulü'nün vereceği hükme kaygı duymadan razı olmak ve bu sayede toplumsal emniyeti sağlamaktır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin kabile toplumundaki kırılgan, yüzeysel ittifak ve güven yeminlerinden; mutlak bir yaratıcıya duyulan sarsılmaz, ontolojik bir güvene dönüşmesini analiz eder. Ayetin bağlamında ganimetlerin kimin hakkı olduğu konusunda ilahi otoritenin hükmüne kayıtsız şartsız boyun eğmek, Izutsu'nun analizine göre imanın (ontolojik güvenin) pratik ve sosyal kriz anlarındaki en belirgin ispatı olarak konumlandırılmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X