Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 101. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 101. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓىۙ اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne sebekat lehum minnâ-lhusnâ ulâ-ike ‘anhâ mub’adûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar.”

      Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince. Tevil âlimlerinin geneli bu âyetin iniş sebebini şöyle açıklamıştır: “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız” meâlindeki beyan nazil olunca kâfirler “Allah bir yana bırakılıp îsâ, Üzeyir ve meleklere tapıldı. O zaman bunlar cehennem yakıtı olurlar” dediler. Bunun üzerine Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlar meâlindeki beyan nâzil oldu. Böylece yüce Allah daha önce en güzel sonucu alanları, yani îsâ (a.s.) ve diğerlerini bu hükümden istisna etmiş oldu. Zaten âyet İbn Mesûd mushafmda istisna olmak üzere yazılmıştır: “İllellezine sebakat lehüm minne’l-hüsnâ”. Hz. Ali’nin şöyle dediği nakledilir: Daha önce bizden en gazel sonucun vâdini almış olanlar beyanı ile kastedilenler Hz. Osman, Talha ve Zübeyir’dir. Ben Osman, Talha ve Zübeyr taraftarlarmdamm. Hz. Ali daha sonra şu İlâhî beyanı okumuştur; “(Cennette) onların altından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız”. Fakat biz bu âyet hakkında en uygun açıklamayı aktarmış bulunuyoruz. Âyetin Osman, Talha ve Zübeyir hakkında indiğine dair sahih bir rivayet varsa onu alırız. Aksi takdirde bize göre bu istisna Daha önce en güzel sonucun vâdini almış olan herkes içindir. Öte yandan “el-hüsnâ” kelimesi ile kastedilen “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa, bunların güzel karşılığına da inamrsa” meâlindeki beyanda geçen ve “güzel karşılık” anlamına gelen “el-hüsnâ” kelimesinin cennet olması gibi burada da cennet olabilir. Daha önce en güzel sonucun vâdini almış olan meâlindeki beyan da böyle olabilir. “el-Hüsnâ” kelimesinin mutluluk, cennet müjdesi ve sevabı mânasına gelmesi de muhtemeldir.

      İşte onlar cehennemden uzak tutulurlar. “Uzak tutulma” mekândan uzak tutulma değil de “oraya bir daha asla dönemezler” anlamına olabilir. “İşte onlar derin bir sapkınlık içindedirler meâlindeki âyet de bunun gibidir. Âyet (tefsirini yapmakta olduğumuz âyet gibi) onların bir daha hidâyete asla dönmeyeceklerini ifade etmektedir. “Uzak tutulma”nm mekân bakımından uzak tutulma mânasında olması da ihtimal dâhilindedir. Fakat bir başka âyette meâlen şöyle denilmektedir: “O gün de müminler kâfirlere gülecekler. Koltuklarına kurulup, ‘Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı?’ diye etrafa bakacaklar”. Bir diğer âyetin meâli de şöyledir: “Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”. Cennetliklere diledikleri zaman cehennemliklere bakıp onları görme gücünün verilip verilmeyeceğini bilmiyoruz. Ya da cehennemin kendilerine yakınlaştırılıp da onlara bakacakları konusunda da bir bilgiye sahip değiliz. En doğrusunu Allah bilir. Ancak “uzak tutulma” konusunda yaptığımız birinci yorum, yani onların cehenneme bir daha asla dönmeyeceklerine dair yaklaşım daha ağır basmaktadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        innellezîne (إِنَّ الَّذِينَ)

        Pekiştirme, tahkik ve mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki) edatı ile cemi müzekker (eril çoğul) ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "ellezîne" (o kimseler ki) kelimesinin birleşimidir. "Şüphesiz o kimseler ki, gerçek şu ki o şahıslar" anlamına gelir.

        Bu iki edatın yan yana gelişindeki sözdizimsel ve psikolojik kırılmayı analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu edatlarla inşa ettiği o sarsıcı "retorik makas değişimine" dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, bir önceki ayete kadar cehennemin o boğucu uğultusu (zefîr), sağırlığı ve putperestlerin o korkunç infazı anlatılırken; ayet aniden "inne" edatıyla yepyeni, aydınlık ve zıt bir tabloya (müminlerin tablosuna) mutlak bir kesinlikle geçiş yapar. Zihin cehennemin o kaotik gürültüsünden (kesret) çekip alınarak, sarsılmaz bir gramatikal mühürle (innellezîne) huzurun ve dinginliğin (vahdet) merkezine sabitlenir.

        sebekat (سَبَقَتْ)

        sin-be-kaf (س ب ق) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs (dişil) bir fiildir. "Öne geçti, daha önce takdir edildi, önceden yazıldı/hükme bağlandı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birinin yürüyüşte, koşuda veya herhangi bir eylemde diğerinin önüne geçmesi, mesafeyi erken aşması ve zaman/mekan olarak önceliği alması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebk" kavramının sadece fiziksel bir öne geçiş olmadığını, ilahi lütfun ve kararın insanın eylemlerinden veya zamanın akışından çok daha önce varoluşsal olarak (ezelde) kesinleşmesi manasını taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin içerdiği zaman felsefesini ve ontolojik müjdeyi derinlemesine analiz eden Toshihiko Izutsu, "sebekat" eylemindeki o dikey teolojiye dikkat çeker. Izutsu'ya göre müminlerin kurtuluşu, sadece dünyada sonradan yaptıkları iyiliklerin mekanik bir maaşı/ücreti değildir. Fiilin mazi (geçmiş zaman) kipinde gelmesi; o mutlak lütfun ve güzelliğin (husnâ), onlar daha yeryüzünde o acıları çekmeden, imtihana girmeden çok daha önce Allah'ın ilminde "onlar için öne alındığını/takdir edildiğini" gösterir. İlahi rahmet, zamanın ve insanın eyleminin daima önündedir (sebekat).

        lehum (لَهُم)

        Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile üçüncü çoğul şahıs "-hum" (onlar) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sadece onlar için, bizzat onların lehine" anlamına gelir.

        Bu edatın ayetteki hukuki ve koruyucu işlevini değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "lehum" (onlar için) ifadesinin muazzam bir ilahi garanti olduğuna dikkat çeker. Önceki ayetlerde cehennem ehli için söylenen "lehum fîhâ zefîrun" (o azap sadece onlara tahsis edilmiştir) hükmünün tam zıttı olarak; burada da o ebedi güzelliğin ve kurtuluş sözünün başkasına değil, bizzat ve sadece bu dünyada tevhid uğruna bedel ödeyen o müminlerin şahsına/hesabına "tahsis edildiği" sarsılmaz bir dille mühürlenir. Lütuf, adresini şaşırmaz.

        minnâ (مِنَّا)

        Ayrılma, kaynak ve başlangıç (mebde) bildiren "min" (-den/dan) edatı ile birinci çoğul şahıs "-nâ" (biz) zamirinin birleşimidir; "Bizden, bizzat Bizim katımızdan/tarafımızdan" anlamına gelir.

        Bu tamlamanın ayette kurduğu teolojik mekansallığı (spatiality) analiz eden Angelika Neuwirth, "minnâ" (Bizim katımızdan) ifadesinin ontolojik bir yükseliş vurgusu taşıdığına dikkat çeker. Verilen o söz veya ödül, dünyevi bir kralın hazinesinden, yatay düzlemdeki bir otoriteden veya rastlantısal bir doğa olayından kaynaklanmamaktadır. O eşsiz güzellik (husnâ), doğrudan doğruya fizik kurallarını ve evreni aşan o aşkın boyuttan, mutlak ve dikey bir iradenin tam merkezinden (minnâ) o müminlerin üzerine doğru inmiş sarsılmaz bir kozmik taahhüttür.

        el-husnâ (الْحُسْنَى)

        ha-sin-nun (ح س ن) kökünden ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında türeyen, müennes (dişil) ve belirlilik takısı (el) almış bir isimdir. "En güzeli, en iyisi, mutlak iyilik, nihai güzellik (cennet)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "insan fıtratının, aklının ve gözünün meyil ettiği, çirkinliğin (kubh) tam zıttı olan her türlü estetik, ahlaki ve ontolojik denge/mükemmellik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "husn" kavramının üç boyutu olduğunu aktarır: Aklın güzel bulduğu (hikmet), fıtratın/duyuların güzel bulduğu (estetik) ve dinin/şeriatın güzel bulduğu (ahlak). "El-husnâ", bu üçünün de ulaştığı o en zirve, kusursuz ve nihai varoluşsal ödülün (cennetin ve ilahi rızanın) adıdır.

        Bu kelimenin Kur'an'ın ödül felsefesindeki estetik boyutunu analiz eden Dücane Cündioğlu, "el-husnâ" kelimesindeki muazzam inceliğe dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'an, müminlere verilecek olan o nihai lütfu sıradan bir "ücret, maaş veya tazminat" (ecr) kelimesiyle sınırlandırmamıştır. İman ve salih amel salt ticari bir eylem değil, ahlaki ve ruhsal bir sanattır. Bu yüzden ilahi makam, o eşsiz ahlaki direnişin karşılığını "en güzel olanla" (el-husnâ) isimlendirerek; kurtuluşu matematiksel bir hesap olmaktan çıkarıp, insanın tüm varoluşsal acılarını dindirecek mutlak bir "estetik şölene ve güzelliğe" dönüştürmüştür. Onlara vaat edilen şey, güzelliğin ta kendisidir.

        ulâike (أُولَئِكَ)

        Uzakta olan veya az önce zikredilmiş, makamca yüceltilmiş kitleleri göstermek için kullanılan cemi (çoğul) ism-i işaret (işaret zamiri) edatıdır; "işte onlar, var ya şunlar" anlamına gelir.

        Bu işaret zamirinin cümlenin ritmindeki (fasıla) ve kurgusundaki işlevini değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ulâike" edatının muazzam bir gramatikal yalıtım (izolasyon) sağladığına dikkat çeker. Aydar'a göre ayet, o müminlerin özelliklerini saydıktan sonra aniden durur ve onlara uzaktan, yüksek bir şeref makamından işaret edermişçesine "ulâike" (işte o kutlular) diyerek onları o cehennemlik kalabalıktan, dünyanın karmaşasından ve her türlü korkudan zihinsel olarak tamamen ayırıp, apayrı ve yüce bir "kurtuluş kaidesinin" üzerine yerleştirir.

        anhâ (عَنْهَا)

        Uzaklaşma, geçip gitme ve aşma bildiren "an" (-den/dan) harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs (müennes) "-hâ" (ondan) muttasıl zamirinin birleşimidir. Zamir, iki ayet önce geçen ve dişil kabul edilen "cehennem" (ateş) ismine döner. "Ondan, o ateşin kıyısından, o cehennemin sınırlarından" anlamına gelir.

        mub'adûn (مُبْعَدُونَ)

        be-ayn-dal (ب ع د) kökünden if'âl babında türeyen, ism-i mef'ul (edilgen ortaç/nesne) formunda ve cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. "Uzaklaştırılmış olanlardır, fersah fersah öteye konulmuş kimselerdir" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "yakınlığın (kurb) tam zıttı olarak, iki şey arasındaki mesafenin açılması, şiddetli ayrılık ve ırak düşmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bu'd" kavramının sadece fiziksel bir mesafeyi değil, ahlaki, ontolojik ve ruhsal bir bağ kopuşunu/uzaklığı ifade ettiğini aktarır.

        Bu kelimenin edilgen (ism-i mef'ul) yapısındaki teolojik ve psikolojik güvenliği derinlemesine analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç ve Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki muazzam ilahi koruma kalkanına dikkat çekerler. Ayet, müminler için "onlar cehennemden uzaklaşanlardır" (mubte'idûn/aktif form) demez; "mub'adûn" (onlar uzaklaştırılanlardır/pasif form) diyerek o sarsılmaz müjdeyi verir. Kılıç'a göre, kıyametin o kaotik ve akılları dehşete düşüren mahşer yerinde insan kendi iradesiyle, kendi ayaklarıyla koşarak o ateşten kaçıp kurtulamaz. O müminler, bizzat Allah'ın mutlak kudreti ve inayeti tarafından o korkunç sahneden "çekip alınmışlar" ve cehennemin o boğucu iniltisinden (zefîr), sıcaklığından ve sınırlarından fersah fersah öteye, o mutlak güvenlik ve güzellik (husnâ) alanına bizzat "ilahi ellerle yerleştirilmişlerdir." Uzaklaştıran eylemin faili Allah, kurtuluşun mutlak nesnesi ise insandır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X