فَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِه۪ۚ وَاِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 94. Ayet
Daralt
X
-
“Bu durumda her kim mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı işler yaparsa çabast asla inkâr edilmez, biz onu yazmaktayız.”
Bu durumda her kim mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı işler yaparsa çabası asla inkâr edilmez. Bu beyan Allah Teâlanm yararlı işleri, iman olursa ancak kabul edeceğine dair bir delildir. Tıpkı şu İlâhi beyanda belirtildiği gibi: “Mümin olarak yararlı işler yaparsa çabası asla inkâr edilmez”. Burada amellerin kabul edilmesi için imanı şart koşmaktadır. “Çabası inkâr edilmez” demek, çabasının karşılığı bol bol verilir, kabul edilir, inkâr edilmez ve yok sayılmaz demektir Böyle bir çabanın inkâr edilmeyeceğini belirten bir diğer beyan da şöyledir: “Ne hayır yaparlarsa bilsinler ki karşılıksız bırakılmayacaklardır” Bu beyanda “Yükferûhu” kelimesi “tükferûhu” şeklinde de okunmuştur. “Küfrân” kökünün asıl mânası “örtmek” tir. “Şükür” ise “açığa çıkarmak” anlamına gelir. Yüce Allah bu âyette onların yaptıkları yararlı işlerin üstünü örtmeyeceğini, aksine ortaya çıkaracağını ve açık edeceğini haber veriyor.
Biz onu yazmaktayız. Yani Allah Teâlâ bu yararlı işleri ve hayırları onlar için yazmaktadır. Tıpkı şu beyanda dile getirildiği gibi; “Bize bu dünyada da âhirette de iyilik yaz”.
Yorumu Yorumla
-
fe men (فَمَن)
Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile akıl sahibi varlıklar için kullanılan şart ve ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatı "men" (kim, her kim) kelimesinin birleşimidir.
Bu edatın ayetteki hukuki ve evrensel bağlamını analiz eden Râgıb el-İsfahânî, "men" kelimesinin burada cinsiyet, ırk, makam veya çağ farkı gözetmeksizin, şuuru ve iradesi olan bütün insanlığı kapsayan mutlak ve evrensel bir şart (koşul) kapısı açtığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, baştaki "fe" (takibiyye) bağlacının bir önceki ayetle kurduğu teolojik diyalektiğe dikkat çeker. Önceki ayette dinlerini parçalayan, hiziplere ayrılan ve yozlaşan kitlelerden (tekattaû) bahsedilmişken; "fe" edatı aniden devreye girerek, o sosyolojik çöküşün ve parçalanmışlığın içinden "bireysel kurtuluşun" evrensel reçetesini sunmaya başlar. Parçalanmaya (kesret) karşı, eyleme ve imana dayalı bireysel çıkış yolunun (fe men / her kim ki) ilanıdır.
ya'mel (يَعْمَلْ)
ayn-mim-lam (ع م ل) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. Şart edatı (men) nedeniyle sonu meczum (cezimli) gelmiştir; "amel ederse, kasten yaparsa, işlerse" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir işi belli bir maksatla, kasten, planlı bir şekilde ve bedensel/zihinsel bir emek vererek icra etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" kavramları arasındaki ontolojik farkı vurgular: Fiil bazen iradesiz, refleks olarak veya bilinçsizce yapılabilirken; amel, arkasında aklın, iradenin ve bir hedefin bulunduğu kasıtlı eylemlerdir.
Bu fiilin Kur'an'ın inanç felsefesindeki yerini değerlendiren Toshihiko Izutsu, "amel" kavramının tevhidi sistemde soyut bir düşünce olmadığını; imanın dış dünyada yankı bulan, bedene bürünen ve yeryüzünü dönüştüren "pratik/görünür yüzü" olduğuna dikkat çeker. İnanç, ancak amel ile ontolojik bir gerçeklik kazanır.
mine's-sâlihâti (مِنَ الصَّالِحَاتِ)
Teb'îziyye (kısmilik, -den bir parça) bildiren "min" edatı ile sad-lam-ha (ص ل ح) kökünden türeyen, cemi müennes salim (düzenli dişil çoğul) ve belirlilik takısı (el) alan "sâlihât" kelimesinin birleşimidir. "Salih amellerden (bir kısmını), iyiliklerden (bazılarını)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bozulmanın ve çürümenin (fesad) tam zıttı; bir şeyin sağlam, dengeli ve fıtratına uygun bir işleyişte olması" olduğunu belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, salih amel kavramının Kur'an'da insanın hem kendi nefsini onaran hem de topluma, doğaya ve ilahi nizama fayda sağlayan her türlü yapıcı/ıslah edici eylemi kapsadığını aktarır.
Bu tamlamadaki gramatikal zarafeti analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, baştaki "min" (-den bir parça) edatının içerdiği o muazzam ilahi şefkate (esnekliğe) dikkat çeker. Kılıç'a göre Allah, insandan yeryüzündeki tüm iyilikleri kusursuz bir şekilde, eksiksizce yapmasını (imkansızı) istememektedir. Ayet "sâlihâti" (iyilikleri yapsın) demez; "mine's-sâlihâti" diyerek, yeryüzündeki o devasa iyilik havuzundan, kişinin kendi kapasitesi, gücü ve imkanı ölçüsünde sadece "bir miktar/bir parça" (min) eylem ortaya koymasının ilahi rıza ve kurtuluş için yeterli bir ön şart olduğunu sarsılmaz bir merhametle mühürler.
ve huve (وَهُوَ)
Bağlaç olan "vav" (vav-ı haliyye / durum bildiren vav) ile üçüncü tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamiri "huve" (o) kelimesinin birleşimidir. "Oysa o, o (şöyle) bir haldeyken" anlamına gelir.
mu'minun (مُؤْمِنٌ)
hemze-mim-nun (أ م ن) kökünden if'âl babında türeyen, ism-i fâil (özne/sıfat) formunda ve merfu bir kelimedir; önceki kelimeyle birlikte (ve huve mu'minun) eylemin failinin ontolojik "halini" bildiren bir isim cümlesi oluşturur. "İnanmış olarak, güven duyan biri olarak, mümin halinde" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "korkunun ve şüphenin tam zıttı olarak; kalbin mutlak bir sükunete ermesi, sarsılmaz bir güven hissi ve tasdik" olduğunu belirtir.
Bu hal cümlesinin (ve huve mu'minun) amelin teolojik geçerliliği üzerindeki kurucu işlevini analiz eden Dücane Cündioğlu, buradaki muazzam ontolojik ön koşula dikkat çeker. Cündioğlu'na göre yeryüzünde birçok insan faydalı, iyi ve onarıcı işler (sâlihât) yapabilir. Ancak bir eylemi sıradan bir hümanist aktivite olmaktan çıkarıp onu ilahi bir "ibadet ve kurtuluş vesilesi" seviyesine yükselten şey, o eylemi var eden asıl motiftir (niyettir). Ayet, amelin (bedenin) arkasında o eyleme ruhunu üfleyen, onu Yaratıcı'nın rızasına bağlayan o mutlak inanç şuurunun (iman halinin) bulunmasını zorunlu kılar. İmansız bir eylem sadece dünyevi bir refah üretir; ancak "mümin halinde" yapılan eylem ahireti (ebediyeti) inşa eder.
fe lâ (فَلَا)
Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile cinsini nefyeden (mutlak olumsuzluk bildiren) "lâ" edatının birleşimidir. "O halde kesinlikle yoktur, artık asla söz konusu olamaz" anlamına gelir.
kufrâne (كُفْرَانَ)
kef-fe-ra (ك ف ر) kökünden türeyen, nekre formunda bir mastardır. Önündeki mutlak olumsuzluk edatı (lâ) nedeniyle sonu fetha (üstün) ile bitmiştir. "İnkar edilmesi, nankörlükle örtülmesi, yok sayılması, örtbas edilmesi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, onu toprağın veya karanlığın altına gizlemek" olduğunu belirtir. Çiftçiye tohumu toprağa gömdüğü (örttüğü) için dilde "kâfir", zırhını elbisesinin altına gizleyen askere de "mükeffer" denilmesi bundandır. Râgıb el-İsfahânî, "küfrân" kavramının (küfür kelimesinden farklı bir mastar kalıbı olarak), kendisine verilen bir nimetin, hakkın veya emeğin değerini bilmemek, onu nankörce örtbas edip hiçe saymak (şükrün tam zıttı) manasını taşıdığını aktarır.
Bu kelimenin gramatikal yapısıyla (lâ kufrâne) kurduğu o devasa ilahi adalet mühürünü analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), buradaki kategorik retoriğe dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "fe lâ kufrâne" ifadesi sıradan bir "onun ameli inkar edilmez" cümlesi değildir. Arapçadaki bu form (lâ-yı nâfiye cins), ihtimali kökünden kazıyan bir yapıdır. Allah, kendi adalet felsefesini açıklarken; imanla yapılan o küçücük bir iyiliğin (min) bile ilahi makamda asla hasıraltı edilmeyeceğini, üstünün örtülmeyeceğini, unutulup zayi edilmesinin "mutlak surette imkansız" (lâ kufrâne) olduğunu sarsılmaz bir hukuki dille tesciller. İyilik, ilahi hafızada örtülemez (kufrân edilemez) bir ışık hükmündedir.
lisa'yihî (لِسَعْيِهِ)
Aidiyet ve tahsis bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri, sin-ayn-ye (س ع ي) kökünden türeyen "sa'y" (çaba/emek) mastarı ve üçüncü tekil şahıs "-hî" (onun) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Onun bizzat kendi çabası için, onun şahsi emeğine karşı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "yürümek ile koşmak arasında kararlı, hızlı ve maksatlı adımlarla ilerlemek; bir iş için azimle koşturmak" olduğunu belirtir.
Bu kelimenin seçimindeki ontolojik ve ahlaki felsefeyi değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar, "sa'y" (çaba) kavramının Kur'an'ın başarı kriterini nasıl değiştirdiğine dikkat çeker. Aydar'a göre Allah, kulunun ulaştığı nihai "sonuca, zafere veya hasılaya" göre değer biçmez; çünkü sonuç (tevfik) Allah'ın elindedir. Ayet "onun sonucuna nankörlük edilmez" demez; doğrudan "onun sa'yine" (o yolda gösterdiği samimi, ter döktürücü, hızlı ve kararlı çabaya) değer biçer. İnsanın yegane sermayesi, sonucu ne olursa olsun, fıtrat yolunda ortaya koyduğu o azimli "emek" (sa'y) ve koşturmacadır.
ve innâ (وَإِنَّا)
Bağlaç olan "vav", pekiştirme/tahkik bildiren "inne" (şüphesiz ki) edatı ve birinci çoğul şahıs "-nâ" (biz) zamirinin birleşimidir. "Ve şüphesiz Biz, kesinlikle Biz" anlamına gelir.
lehû (لَهُ)
Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ve üçüncü tekil şahıs "-hu" (ona/onun) zamiridir. "Sadece onun lehine, bizzat onun hesabına" anlamına gelir. Bu edat, o kaydedilecek olan emeğin, evrensel boşluğa savrulmadığını; doğrudan doğruya çabayı gösteren o bireyin (men) şahsi dosyasına/hesabına (lehû) tahsis edildiğini gösteren hukuki bir odak noktasıdır.
kâtibûn (كَاتِبُونَ)
kef-te-be (ك ت ب) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda ve cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. Ayette "inne" edatının haberi olarak merfu (vav ile) konumundadır. "Yazanlarız, (eksiksiz) kaydedenleriz, tescil edenleriz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "dağınık parçaları bir araya getirmek, birbirine bağlamak, harfleri ve kelimeleri muntazam bir şekilde birleştirerek (dikiş diker gibi) sabitlemek ve farz kılmak" olduğunu belirtir. Ordu bölüklerine de bir araya geldikleri için "ketebe/ketibe" denilir.
Bu sıfatın Geç Antik Çağ bağlamını ve eskatolojik (ahirete dair) ağırlığını analiz eden Angelika Neuwirth ve Toshihiko Izutsu, buradaki edebi (metaforik) mühüre dikkat çekerler. Neuwirth'e göre Kur'an, Antik Yakın Doğu'nun bürokrasisindeki o şaşmaz "defterdar/katip" figürünü alıp onu muazzam bir kozmik arşivciliğe dönüştürür. Izutsu ise kelimenin fiil (yazarız/nektübü) yerine, isim cümlesi kalıbında (kâtibûn/yazanlarız) gelmesindeki felsefi sürekliliğe (istimrâr) vurgu yapar. İlahi irade, kulun çabasını (sa'y) anlık bir refleksle değil; evrenin silinmez bellek levhalarına kesintisiz bir şekilde "kaydeden mutlak ve şaşmaz bir arşivci" (kâtibûn) statüsündedir. Yeryüzünde gösterilen hiçbir samimi çaba evrensel boşlukta kaybolmaz; hepsi sonsuzluk mahkemesinde sahibinin lehine (lehû) okunmak üzere kozmik bir "yazıyla" tarihe dikilir. Eylem fanidir, kayıt ebedidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla