وَاِذَا جَٓاءَكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۙ اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 54. Ayet
Daralt
X
-
Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size! Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı. Gerçek şu ki, sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da ardından tövbe edip kendisini düzeltirse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size! Bu ilâhî beyan, önceki âyette geçen kovma meâlindeki ifadenin özellikle meclisten uzaklaştırma anlamını değil, hemen her konuyu kapsadığına işaret eder; güler yüzü, tatlı sözü ve her şeyi. Çünkü Cenâb-ı Hak, De ki: Selâm size! buyurmaktadır.
Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı. Bazıları şöyle dediler: Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı meâlindeki beyanla selâm vererek söze başlamayı kastetmektedir, bundan dolayı kendine merhamet etmeyi yazmıştır. Bazıları da şöyle söylediler: Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı meâlindeki cümle, ilk hatalarında onları hemen sorguya çekme, kendilerine belli bir zamana kadar süre ver ve tövbe ederek o hatadan kurtulmalarına fırsat tanı anlamındadır. İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edilen şu söz de bu anlamdadır: Allah kuluna tövbe kapısını ölüm anına kadar açık tutar.
Gerçek şu ki, sizden kim bilmeyerek bir kötülük yaparsa... Buradaki ilk kelime "inneh" (إِنَّهُ) diye elif esreli ve "enneh" (أَنَّهُ) diye elif üstünlü olarak da okunmuştur. Kesre olarak okuyan, cümleyi mübteda olarak başlatmış olur. Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da ardından tövbe edip kendisini düzeltirse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Yani bilmeyerek bir kötülük yapan herkes, sonra bundan tövbe eder ve kendisini düzeltirse, Allah onun yaptığı hatayı bağışlayacaktır. Ayeti üstünlü okuyanlar da daha önce geçen Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı meâlindeki âyete atfetmiş olurlar. Yani Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı ki, sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da ardından tövbe edip kendisini düzeltirse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Sonra Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı meâlindeki âyetin, Allah yaratılanların birbirlerine merhamet etmelerini yazdı, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Fakat az önce söylediğimiz gibi kendine rahmeti yazdı, yani tövbe edene rahmet edeceğini ve onu bağışlayacağını kendine vacip kıldı anlamına da gelebilir.
Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yaparsa... Bu cümlenin kâfirler hakkında olması mümkündür, kâfir tövbe ederse Allah onun küfür ve şirk halinde iken yaptıklarını bağışlar. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur: "Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler". Başka bir âyette de şöyle buyurur: "Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır". Ayet-i kerîmenin müminler hakkında gelmiş olması da mümkündür. Sonra, insan bir şeyi bilmeyerek yapmasa dahi Cenâb-ı Hak bilmeyerek bir şey yaparsa buyurdu, çünkü her ne kadar onu bilmeyerek yapmadı ise de yaptığı şey cehâlet ürünüdür. Fiillerde unutmak ve hata etmek konusunda söylenen şey de böyledir; kâfır her ne kadar unutarak ve hata ederek yapmamış olsa da onun yaptığı iş unutan ve hata eden insanın fiilidir. Aksi halde gerçek anlamda unutmak ve hata etmek söz konusu olsaydı, sorguyaçekilmezdi. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Yanıldığınız hususta size günah yoktur" buyurmaktadır. Fakat söylediğimiz gibi yapılan şey her ne kadar unutan ve hata edenin işi olmasa da, yine unutma ve hata ürünü bir fiildir. Buna göre insan cahil olmasa bile yaptığı iş cehâlet ürünü bir şeydir, cehâletle yapılmasa da fiil bilgisizlik ürünüdür. Müminin işlemiş olduğu bütün kötülükler cehâlet ürünüdür; çünkü mümin onu ya şehevî arzularının baskısı ile yapmış, ya da Allah'ın affına, cömertliğine ve keremine güvenerek yapmıştır veyahut da sonunda tövbe ederim ve bir daha yapmamaya azmederim niyetiyle yapmıştır. Müminin yaptığı kötülükler, bu üç sınıftan birine girer. Ancak o kasıtlı olarak kötülük yapmaz.
Yorumu Yorumla
-
Câeke (جاءك)
İbn Fâris, kelimenin türediği "c-y-e" kökünün sözlükte bir yere varmak, ulaşmak ve gelmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî'" (gelme) eylemini "ityân" (gelme) fiilinden ince bir anlamsal farkla ayırır; ona göre bu kelime, sıradan bir fiziksel yer değiştirmeden ziyade, etkisi daha ağır, kasıtlı ve muhatap üzerinde iz bırakan ontolojik bir yönelişi ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bağlamında bu "gelme" fiilinin taşıdığı sosyolojik ve psikolojik değeri tahlil eder. Önceki ayetlerde Mekkeli aristokratların kibirle dışladığı ve peygamberin meclisinden kovulmalarını istediği o zayıf müminlerin, her şeye rağmen peygambere "gelmeleri"; onların hakikate olan sarsılmaz aidiyetlerini ve statüko karşısında ilahi vahye sığınma iradelerini gösteren bilinçli bir eylemselliktir.
Selâmün (سلام)
İbn Fâris, "s-l-m" kökünün etimolojik tabanında her türlü bedensel ve ruhsal hastalıktan, tehlikeden, noksanlıktan uzak olmak, güven ve barış içinde bulunmak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, selam kavramını mutlak bir ontolojik emniyet durumu olarak tanımlar; insanın hem iç dünyasında çatışmalardan kurtulup sükûnete ermesi hem de dışarıdan gelebilecek kötülüklere karşı ilahi bir koruma kalkanı altına girmesidir. Toshihiko Izutsu, kelimenin cahiliye dönemindeki sıradan bir karşılama/esenlik dileği (seküler bir selamlama) formundan, Kur'an semantiğinde nasıl devrimsel bir kavrama dönüştüğünü inceler. Peygamberin, toplumun alt tabakası sayılan bu müminlere "Selam size" diyerek hitap etmesi, kabilevi hiyerarşiyi paramparça eden, onlara yaratıcı katındaki o yüksek değerlerini ve mutlak dokunulmazlıklarını (emniyetlerini) ilan eden muazzam bir teolojik eşitlik beyanıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu hitabın psikolojik onarıcılığına dikkat çeker; elitler tarafından hor görülen kalplerin, bizzat ilahi emirle peygamberin ağzından çıkan bu "barış ve değer" sözcüğüyle nasıl şereflendirildiğini ve sosyolojik olarak tahkim edildiğini vurgular.
Ketebe (كتب)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün asıl anlamının dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, harfleri birbirine bağlamak (yazmak), dikmek ve kesin bir hüküm olarak bağlamak olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "kitabet" eylemini mecazi bir zeminde değerlendirir; eylemin Allah'a nispet edildiğinde, bunun fiziksel bir yazma değil, geri döndürülemez, şaşmaz ve mutlak bir yasa (hüküm/farziyet) koyma anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Kendi üzerine yazdı/farz kıldı" (ketebe alâ nefsihî) formülünün teolojik sarsıcılığını tahlil eder. Mutlak egemen ve hiçbir otoriteye hesap vermeyen yaratıcının, bizzat kendi zatını (nefsini) bir yasayla bağlaması felsefi bir paradoks gibi görünse de; bu ifade, ilahi iradenin kör bir despotizm olmadığını, evrendeki yegane anayasanın ve en üstün ilkenin "merhamet" olduğunu ilan eden eşsiz bir kelam (teoloji) manifestosudur.
Er-Rahmete (الرحمة)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "r-h-m" harflerinin sözlükte acımak, şefkat göstermek, yufka yüreklilik ve aynı zamanda annenin rahmine (koruyucu/besleyici yatağa) işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramını insan ve Allah ekseninde ayırır; insanda bu duygu psikolojik bir acıma ve zayıflık (rikkat) iken, Allah'a atfedildiğinde acizlikten tamamen münezzeh, saf bir iyilik, mutlak lütuf ve kulların ihtiyaçlarını karşılayan evrensel bir inayet (yardım) sistemidir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki izini sürerek, Süryanice ve Aramicede (r-h-m) şefkat ve sevgi anlamlarında yoğun olarak kullanıldığını; bu kavramın bölgenin monoteistik inanç havzasında "ilahi sevgi ve koruyuculuğu" tanımlayan en köklü ve ortak teolojik terimlerden biri olduğunu kanıtlarıyla sunar. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın paganist korku kültürü üzerinden okur. Dönemin tanrılarının kaprisli, öfkeli ve cezalandırıcı doğasına karşı; Kur'an'ın yaratıcısını ontolojik olarak "merhameti kendi üzerine yazmış" bir otorite olarak sunmasının, dönemin din felsefesinde yarattığı aydınlanmayı ve sarsılmaz güven duygusunu ifade eder.
Sûen (سوءا)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün temelinde insanın ruhuna, bedenine veya onuruna zarar veren, onu üzen, kötü, çirkin ve hoşa gitmeyen her türlü hal ve eylem anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kavramını felsefi olarak insanın hem dünyada hem de ahirette fıtratına aykırı düştüğü için acı çekmesine sebep olan günah, hata ve ahlaki çirkinlik olarak tanımlar. Patricia Crone, kelimeyi sosyal bağlamda değerlendirerek, bunun sadece bireysel bir hata değil; toplumsal güveni sarsan, ilahi yasanın ahengini bozan ve varoluşsal bir hasar üreten her türlü yıkıcı eylemi (kötülüğü) kapsadığını belirtir.
Cehâletin (بجهالة)
İbn Fâris, kelimenin türediği "c-h-l" kökünün bilginin zıddı olarak bilgisizlik, hafiflik, ölçüsüzlük ve aklın rasyonel sınırlarından taşmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, cehalet kavramını salt akademik bir bilgisizlikten (okuma yazma bilmemekten) ayırır; asıl cehalet, kişinin bilmesi gereken ahlaki bir gerçeğe aykırı davranması, dürtülerine yenik düşerek iradesini kaybetmesi ve nefsinin esiri olmasıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın günah ve ahlak felsefesinde bu zarfın (bicehâletin / cehaletle) taşıdığı hayati ayrıma dikkat çeker. İnsanın günah işlemesi "kasıtlı, kibirli ve ideolojik bir inat" (cühûd/inad) değil de; anlık bir duygu patlaması, beşeri bir zaaf, nefsani bir zayıflık ve "hilm" (akli denge) kaybı sonucu gerçekleşmişse, bu "cehaletle" yapılmış sayılır ve merhamet kapsamına girer. Günahın ontolojik doğasındaki bu niyet okuması, Kur'an'ın insan doğasına (beşeriyete) bakışındaki muazzam esnekliği gösterir.
Tâbe (تاب)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün etimolojik tabanında geri dönmek, rücu etmek ve kişinin saptığı yoldan asıl merkezine yönelmesi anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, tövbe eylemini sadece dille söylenen bir özür değil; günahın çirkinliğini idrak edip onu terk etmek, yapılan hatadan dolayı derin bir felsefi pişmanlık (nedamet) duymak ve aynı eyleme dönmemeye yönelik kesin bir irade göstermek olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin teolojik ve psikolojik boyutunu tahlil eder. Tövbe, insanın işlediği kötülük (sû') sebebiyle kirlenen ve varoluşsal yörüngesinden çıkan ruhunun, sarsıcı bir içsel uyanışla rotasını yeniden ilahi merkeze (fıtrata) çevirdiği mutlak bir "ontolojik U-dönüşüdür".
Asleha (أصلح)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün asıl anlamının fesadın (bozulmanın ve çürümenin) zıddı olarak bir şeyi onarmak, düzeltmek, dengesine kavuşturmak ve faydalı bir hale getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ıslah" eylemini, tövbe sürecinin zorunlu ve pratik tamamlayıcısı olarak açıklar; bozulanı tamir etmek, verilen zararı telafi etmek ve ahlaki eylemlerle yeni bir düzen inşa etmektir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette "tövbe etti" (tâbe) fiilinin hemen ardından "ve ıslah etti/düzeltti" (ve asleha) fiilinin gelmesindeki pedagojik zorunluluğu inceler. Tövbe insanın kendi iç dünyasında (psikolojisinde) gerçekleşen soyut bir nedamet iken; ıslah, bu pişmanlığın dış dünyaya, sosyal ilişkilere ve eylemlere yansıyan somut faturasıdır. Pratik bir telafi (ıslah) üretmeyen soyut bir tövbenin, ilahi merhameti harekete geçirmeyeceğini bu iki eylemin birleşik yapısı üzerinden vurgular.
Ğafûrun (غفور)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün temelinde bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, onu kirden ve zarardan koruyan bir kılıfa sokmak (savaşta başı koruyan miğfere "miğfer" denmesi bu köktendir) anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kavramını, Allah'ın kulunun günahlarını sadece affetmesi değil, o günahların ruhsal kirini, utancını ve dünyadaki/ahiretteki rezilliğini adeta bir örtüyle kapatarak kulu onurlandırması ve koruması olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin mübalağa (abartı/süreklilik) bildiren formunda (Ğafûr) kullanılmasını değerlendirir. İnsanın zaaflarla dolu doğasının sürekli günah üretebilme potansiyeline karşı; yaratıcının örtücülüğünün ve affediciliğinin (mağfiretinin) bir defaya mahsus değil, sonsuz, kesintisiz ve her türlü hatayı kapsayacak kadar geniş bir tolerans sınırı olduğunu tahlil eder.
Rahîm (رحيم)
İbn Fâris, yine "r-h-m" kökünden türeyen bu ismin, şefkat, lütuf ve merhamet eyleminin sürekliliğini ve fiiliyatını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rahman ve Rahîm isimleri arasındaki klasik teolojik ayrımı yapar; Rahman, dünyada inanan inanmayan tüm varlıklara yönelik ontolojik ve genel bir var etme/rızıklandırma lütfu iken; Rahîm, iradesini iyi yönde kullanan, tövbe eden ve ıslah olan müminlere yönelik özel, koruyucu, ahirete uzanan ve şefkat barındıran aktif bir merhamet tecellisidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "merhameti kendi üzerine yazdı" cümlesiyle başlayıp, "şüphesiz O, Ğafûr ve Rahîm'dir" (fe ennehû ğafûrun rahîm) şeklinde bitmesinin oluşturduğu kusursuz retorik sarmalı (leff ü neşr) tahlil eder. Baştaki ilkenin (merhamet anayasasının), insanın hata yapıp telafi ettiği (tövbe-ıslah) pratik süreçten geçerek, ayetin sonunda Allah'ın zatındaki eylemsel isimlerle (örtücü ve özel merhamet edici) somutlaştığını ve insanın ontolojik korkularını mutlak bir güvene dönüştürdüğünü vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla