Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 27. Ayet

    وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev terâ iż vukifû ‘alâ-nnâri fekâlû yâ leytenâ nuraddu velâ nukeżżibe bi-âyâti rabbinâ ve nekûne mine-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onların ateşin karşısında durdurulup 'Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak' dediklerini bir görsen!

      Onların ateşin karşısında durduruldukları hallerini bir görsen! Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onların ateşin karşısında durdurulduklarını sen göreceksin. İbn Mesûd'un (r.a.) mushafında âyet şöyledir: "Velev terâ iz uridû ale'n-nar" (ولو ترى إذ عرضوا على النار) Onları ateşe arz edildiklerinde bir görsen!" Yine ondan gelen bir rivayette âyet-i kerîme "velev terâ iz vukıfû alâ Rabbihim" (وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِم) yani Onları Rab'leri karşısında durdurulduklarında bir görsen" ve “iz urızû alâ Rabbihim” (إذ عُرِضُوا عَلَى رَبِّهِمْ) yani "Rab'lerine arz edildiklerinde" şeklinde kaydedilmiştir. Şayet İbn Mesûd'dan (r.a.) "vukıfû" (وُقِفُوا) yerine "urizu" (عُرِضُوا) fiili rivayet edilmeseydi bile, "iz vukıfû ale'n-nâri" (إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ) lafzının "inde'n-nâri" (عِنْدَ النَّارِ) veya fi'n-nari (فِي النَّارِ) diye, "ala" (عَلَى) harf-i cerinin "inde" (عِنْدَ) veya "fî" (فِي) harf-i ceri mânasına hamledilmesi gerekirdi, dilde bu türlü kullanımlar caizdir. Fakat İbn Mesûd'dan (r.a.) gelen rivayet bu konuda bizi ikna etmektedir.

      En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerîmenin, "Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir" meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla cümlesi) olması muhtemeldir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Ya Muhammed! Onları ateşin karşısında durduruldukları zaman görseydin, sana söyledikleri "Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değildir" ve "Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir" sözlerine rağmen yine de onlara merhamet ederdin. Buna göre, düşmanının ceza olarak ateşe atıldığını ve orada ebedî kalacağını gören herkesin ona merhamet etmesi ve bulunduğu yerde kalarak ondan intikam almayı istememesi, yapması gereken bir davranıştır. Yahut âyet-i kerîme şöyle yorumlanır: Onların ateşin karşısında durduruldukları sıradaki zillet ve boynu bükük hallerini görseydin, dünyada kibirlenmelerine ve büyüklenmelerine rağmen kendilerine merhamet ederdin. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetine benzemektedir: "O günahkârları Rab'lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen!" Burada Cenâb-ı Hak, dünyada büyüklenen ve diklenen o insanların âhirette zelîl ve boynu bükük halde olacaklarını haber vermektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyette de Cenâb- Hak, dünyada büyüklenen o insanların âhirette nasıl hor ve hakir duruma geleceklerini peygamberine bildirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ateşin karşısında durduruldukları zaman meâlindeki beyan, orada hapsedildikleri zaman anlamına da gelebilir, çünkü durmak anlamına gelen vakf (الوقف) kelimesi, hapsolmak mânasına da gelir; buna göre âyetteki lev vukufe (لو وقف) kelimesi hubise" (حبس) anlamına gelir. O, cehennemin üzerinde durdurulmaz, Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu üzere bilakis içine girer: "Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak". "Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır". Ayette ifade edilen durdurmanın, cehenneme girmeden önce sorguya çekmek için hesap sırasında durdurulmaları anlamına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını".

      Bir görseydin! Yani zillete düşmüş ve boyunları bükülmüş hallerini bir görseydin! Nitekim bir âyet-i kerîmede Allah şöyle buyurmaktadır: "O günahkârları Rab'lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen!" Cenâb-ı Hak burada şayet anlamına gelen "lev" (لو) şart edatının cevabını belirtmemektedir. Düşünmekle veya hatırlamakla cevabı bilinirse, bazan şart edatının cevabı verilmeyebilir. "Bunu işittiğiniz zaman mümin erkekler ve kadınlar olarak birbiriniz hakkında hüsn-i zan besleseydiniz ya!" meâlindeki âyette geçen şart edatı böyledir, yani hüsn-i zan besleyiniz anlamındadır. Yahut "Bunu konuşmak bize yakışmaz deseydiniz ya!" meâlindeki âyette zikredildiği gibi, burada da böyle deyin anlamındadır. "Allah'ın size lütfu ve rahmeti ulaşmasaydı ve Allah tövbeleri devamlı kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı haliniz nice olurdu?" meâlindeki âyet de böyledir. Yukarıdaki âyette geçen "velev terâ" (وَلَوْ تَرَى) bir görseydin ibaresi, muhtemelen büyüklenmelerinden sonra nasıl zillete düştüklerini bir görseydin, hallerine acırdın, onların eziyetlerine sabretmek sana kolay gelirdi ve kendilerine şefkat gösterirdin, demektir. Bir görseydin ibaresi, onlara gelen Allah'ın cezasını ve başlarına inen azabı bir görseydin, bütün güç ve kudretin Allah'a ait olduğunu, fakat Allah'ın, hilmi ve rahmeti ile onlara mühlet ve imkân verdiğini anlardın anlamına da gelebilir. Nitekim bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Keşke zâlimler -azapla yüz yüze geldiklerinde anlayacakları gibi şimdi de bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı!" Açıklamaya çalıştığımız âyetin cevabının, bizzat âyetin içinde geçen tekrar dünyaya dönmek istemeleri, geçmişlerinden pişmanlık duymaları ve daha önce yaptıkları şeylerden dolayı hayıflanmaları olması da muhtemeldir, yani onların bu hallerini görseydin, bunun yeterli bir ceza olduğunu düşünürdün. Çünkü onların başına gelenin, sana yaptıklarından daha büyük olduğunu görürdün. Burada hitabın Resûlullah'a (s.a.) yapılması, her mümeyyiz kişiye ikaz ve her düşünen insana hatırlatma anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek! Buradaki geri gönderilsek sözü ile dünyaya geri gönderilmenin kastedildiği söylenmiştir. Ahiret hayatı başladıktan sonra tekrar dünya diye bir şeyin olması ihtimali bulunmadığından dolayı, bu sözle tekrar imtihana gönderilsek anlamının kastedildiği de söylenmiştir. Ancak bu, düşüncesiz davrandıkları ortaya çıkmış olan o insanların maksadını belirlemek konusunda çok zorlama bir yorumdur, zira onlarda belki böyle bir temyiz gücü bile yoktu. Yahut "onlar gerçekten yalancıdırlar" meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere yalan söyledikleri gibi akılsızca laflar da ediyorlardı.

      Rabb'imizin âyetleri ibaresine Hasan-ı Basrî, Rabbimizin dini anlamını vermiştir. Başkaları da Rabbimizin gönderdiği deliller diye yorumlamışlardır. Âyet-i kerîmede onların işin başında cehâletle değil inatla yalan söylediklerinin itirafı vardır, çünkü onlara mûcizeler getirilmişti ve onlar yine de inatla karşı çıkıyorlardı. Onların inatçı bir millet olduğuna dair daha önce de Allah'tan haber gelmişti. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu: "Sonra onların mazeretleri 'Rabb'imiz olan Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı". Bu, onların kalben de böyle inandıklarını değil, başlarına gelen belalardan kurtulmak için bütün güçlerini kullanarak sözde inatçılığa devam ettiklerini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, muhtemelen Cenâb- Hak bundan dolayı "onlar gerçekten yalancıdırlar" demiştir.

      İman Sadece Tasdikten İbarettir

      Rabbimizin ayetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak! Onlar iki sebepten dolayı imanın tasdik demek olduğunu biliyorlardı. Birincisi, onlar yalanın mukabili olarak imanı koymuşlardı, bu onun tasdik anlamına geldiğini gösterir. İkincisi, onlar "ayetler" lafzını zikretmişlerdi, ayetler ise amel edilmek için değil yalanlamak veya tasdik edilmek içindir. Sonra kaybedileni geri getirmenin imkan dahilinde olduğu şey, tasdiktir. Çünkü tasdik dışındaki bir şeyin kişiye emredildiği düşünülse önceden terk ettiğini gerçekleştirme imkanı olmazdı. Oysa şayet tasdik emredilirse bu önceden yapılan yalanlamadan dolayıdır. Şu da var ki geçmişte olup biten bir olaya iman eden bir kimseye tasdikin emredilmeyeceği konusunda icma edilmiştir. Böylece imanla tasdiki kastettikleri ortaya çıkmıştır. Bu açıklamada imanın tasdikin adı olduğuna dair delil vardır. Öyle ki erbabı olan ve olmayan herkes tek bir şekilde bilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb,imizin ayetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak, derler. Onlar azabı gördüklerinde tekrar dünyaya dönmeyi temenni ederler. Sonra burada iki şeye delil vardır. Birincisi, onlar, başlarına gelen belaların ancak ayetleri yalanlamaları ve imana yanaşmamaları yüzünden geldiğini anlamışlardı; çünkü ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb,imizin ayetlerini yalan saymasak diye hayıflanıyorlardı.

      İkincisi, iman sadece tasdikten ibarettir, başka bir şey değildir; çünkü onlar ancak azabı gördüklerinde feryat etmişler ve tekrar dünyaya dönmeyi mümin olmak için temenni etmişlerdi. Onlar hayır işlerden başka bir şey için sızlanmıyorlardı. İşte bu durum, imanın tasdikten başka bir şey olmadığını gösterir. İman, tekzibin (yalanlama) zıddıdır, tekzib ise tek bir unsurdur, dolayısıyla onun zıddı olan iman da sadece tasdikten ibaret olan tek bir unsurdur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Terâ (ترى)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "r-e-y" harflerinin fiziksel olarak gözle görmek ve zihinsel olarak idrak etmek, bir görüşe varmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" kavramını bağlamsal olarak inceler; bu ayetteki "görsen" (terâ) ifadesinin sıradan bir bakış değil, dehşet verici ve akıl almaz bir manzaraya tanıklık etme, olayın vahametini kalp gözüyle (basiret) tüm çıplaklığıyla kavrama anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin varsayımsal bir şart edatıyla (ve lev / keşke bir görsen) kullanılmasının retorik gücüne dikkat çeker. Hitabın peygambere veya okuyucuya yönelik olmasının, müşriklerin ahiretteki çaresizliğini canlı bir eskatolojik (ahiret eksenli) tablo gibi kurguladığını ve muhatabı bu psikolojik çöküş sahnesine doğrudan şahit (izleyici) kıldığını analiz eder.

        Vukıfû (وقفوا)

        İbn Fâris, "v-k-f" kökünün sözlükte hareketin zıddı olarak durmak, dikilmek, bir yerde sabit kalmak ve alıkonulmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemin edilgen (meçhul) kalıbıyla kullanılmasını (durdurulduklarında / tutulduklarında) teolojik bir zeminde değerlendirir. Bu kullanım, müşriklerin kendi hür iradeleriyle ateşe yaklaşmadıklarını; dünyada iken hiçbir sınır tanımayan, istedikleri gibi hareket eden kibirli aklın, hesap gününde ilahi otorite tarafından zorla derdest edilip cehennemin kıyısına çaresizce mıhlandığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin edilgen yapısının ontolojik çaresizliği vurguladığını belirtir. İnsanın dünyevi otonomisinin (özgürlüğünün) bittiği ve mutlak bir nesneye dönüşerek sadece ilahi gücün sürüklemesine tabi olduğu o kırılma anı, bu kelimenin edilgen formu üzerinden okuyucuya sarsıcı bir şekilde aktarılır.

        En-Nâr (النار)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün etimolojik olarak aydınlık, ısı ve yakıcı ateş anlamlarını taşıdığını, nur (ışık) kelimesiyle aynı kökten gelmesine rağmen nârın yakıcılık ve tahribat vasfıyla öne çıktığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nâr kavramını, ilahi adaletin tecelli ettiği, günahkarları arındıran veya ebediyen cezalandıran ontolojik bir azap boyutu olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ceza semantiğinde bu kelimenin geçirdiği evrimi inceler. Cahiliye Arap toplumunda ateş, hayatta kalmak, yol göstermek veya misafir ağırlamak için kullanılan faydacı ve dünyevi bir unsurken; Kur'an'ın bu kelimeyi alıp, ilahi gazabın cisimleştiği, bilinçli, öfkeli ve mutlak yok edici eskatolojik bir canavara dönüştürdüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin doğrudan "ateşin üzerine" (alen nâr) durdurulmalarının, inkarın soyut bir fikir olmaktan çıkıp, insanın tüm varlığını yutan somut ve yakıcı bir felaketle yüzleşmesi olduğunu bu kelime üzerinden tahlil eder.

        Leytenâ (ليتنا)

        İbn Fâris, kelimenin temelindeki "l-y-t" harflerinin (leyte edatının), gerçekleşmesi imkansız olan veya çok zor olan bir şeyi şiddetle arzu etmek, "keşke" diyerek temennide bulunmak anlamında kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu edatı sıradan bir istek (lealle/umulur ki) kavramından ayırır. Leyte, geri dönüşü olmayan bir kaybın ardından duyulan derin, acı verici ve varoluşsal bir pişmanlığın, çaresiz bir iç çekişin dilsel dışavurumudur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın psikolojik tasvirlerindeki rolünü analiz eder. Ateşin kenarına getirilen müşriklerin ağzından dökülen bu "keşke" nidasının, zamanın geriye döndürülemezliği (okun yaydan çıkması) karşısında insan ruhunun yaşadığı mutlak iflası ve trajediyi resmeden, edebi ve dramatik ağırlığı en yüksek kurgulardan biri olduğunu vurgular.

        Nuraddu (نرد)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "r-d-d" kökünün etimolojik tabanında bir şeyi geldiği yere geri çevirmek, eski haline döndürmek ve reddetmek anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemin meçhul (edilgen) yapısını inceler; "geri döndürülsek" şeklindeki talep, müşriklerin o an kendi başlarına hareket edemeyeceklerini kabul ettiklerini ve dünyevi hayata ancak mutlak bir kudretin müdahalesiyle gönderilebileceklerini itiraf eden sarsıcı bir çaresizlik beyanıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamındaki teolojik ironiye dikkat çeker. Dünyada iken ölümden sonra dirilişi (ahireti) şiddetle "reddeden" aklın, ahiret gerçeğiyle yüzleştiğinde bu sefer varoluşun kurallarını yıkıp dünyaya "geri döndürülmeyi" (reddedilmeyi/nuraddu) talep etmesi, şirkin insan aklında yarattığı kronik tutarsızlığın muazzam bir dilsel yansımasıdır.

        Nükezzibe (نكذب)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün asıl anlamının gerçeğin tam aksini iddia etmek ve yalan söylemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eylemini salt bir dille yalanlama değil, ilahi ayetlere karşı eylemsel, zihinsel ve kurumsal bir reddediş (küfür) olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, cahiliye ve Kur'an bağlamında kelimeyi tahlil eder. Dünyada "tekzib" (yalanlama), müşriklerin sosyal statülerini korumak için peygambere karşı kullandıkları aktif bir kibir ve saldırı silahı iken; ateşin kenarında edilen "bir daha yalanlamasaydık" temennisi, bu kibrin tamamen çöktüğünü ve yalanlamanın haklı hiçbir entelektüel temelinin olmadığının korku yoluyla itiraf edilmesini simgeler.

        Âyâti (آيات)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "âye" sözcüğünün kökünü "e-y-y" harflerine dayandırır; bir şeyin varlığını, yönünü veya hakikatini gösteren açık işaret, iz ve alamet olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramını görünmeyen (gayb) mutlak bir gerçeğe (Allah'a) delalet eden somut göstergeler, vahiyler ve mucizeler olarak felsefi bir boyutta açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Süryanice ve Aramicedeki "âthâ" (mucizevi işaret, ilahi kanıt) sözcüğüyle olan akrabalığına dikkat çeker; kavramın bölgenin monoteistik inanç havzasında kadim bir ilahi iletişim terimi olduğunu teyit eder. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın edebi formu içinde değerlendirir. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, doğadaki nesneleri ve inen vahiyleri sıradan olaylar olmaktan çıkarıp, okunması ve itaat edilmesi gereken mutlak "ilahi metinler/işaretler" olarak kurguladığını; müşriklerin pişmanlığının tam da bu işaretleri okuyamamaktan (semiyotik körlükten) kaynaklandığını ifade eder.

        El-Mü'minîn (المؤمنين)

        İbn Fâris, "e-m-n" kök harflerinin temelinde korkunun, paniğin ve güvensizliğin ortadan kalkarak mutlak bir sükûnete, huzura ve tasdike kavuşmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, mümin kavramını sadece bir bilgiye (ilme) sahip olan değil, bildiği gerçeğe iradesini teslim eden, ona güvenen ve bu güven sayesinde kalbi bir emniyet içinde yaşayan kimse olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ dini polemiklerindeki ağırlığını analiz eder. Kurtuluşun yegane anahtarının etnik köken veya kabile değil, "iman" (tasdik ve güven) olarak belirlenmesinin o dönemin sosyal hiyerarşisini yıkan devrimsel bir adım olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin son temennisi olan "müminlerden olsaydık" ifadesinin taşıdığı ontolojik zaferi değerlendirir. Dünyada iken inananları aşağılayan, onlara işkence eden ve "mümin" kimliğini alt tabakaya ait değersiz bir statü olarak gören müşrik elitlerin, varoluşsal kriz anında en çok arzuladıkları ve gıpta ettikleri tek rütbenin "müminlik" olması, ilahi adaletin ve tevhidin tartışmasız nihai zaferinin bu kelime üzerinden ilanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X