وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
Onlardan seni Kur'ân okurken dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mûcizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde, 'Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir' diyerek seninle tartışırlar.
Onlardan seni Kur'ân okurken dinleyenler de vardır. Cenâb- Hakk'ın kâfirler sana geldiklerinde, seninle tartışırlar meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi, onlar Kur'ân'ı Hz. Peygamber'le (s.a.) tartışmak için dinliyorlardı. Bu âyet, onların Resûlullah (s.a.) ile mücadele etmek ve ona düşmanlık amacıyla Kur'ân'ı dinlediklerine delildir. Bazı rivayetlerde şöyle hikâye edilmektedir: Resûllerin ve nebîlerin getirdikleri haberler konusunda insanlar üç sınıfa ayrılır: Bazısı toplu olmak ve çok görünmek için, bazısı gördükleri hataları ve dil sürçmelerini almak için, bazısı da sadece hakkı almak ve diğer şeyleri terk etmek için dinlemeye gider. Ama bu âyette sözü edilenler, husumet ve mücadele niyetiyle Hz. Peygamber'i (s.a.) dinlemeye gidiyorlar, bunu da onun sözlerini anlamak ve kendi adamlarını haberdar etmek ve böylece halkının ona uymalarını engellemek için yapıyorlardı. İkinci bir grup da kendilerinin ilim adamı oldukları, delillerle konuştukları ve bu delillere dayanarak insanların ona uymalarına mani olmak için ne söylediğini anlamak amacıyla dinliyorlardı.
Onların münafıklardan bir grup olması da ihtimal dâhilindedir, çünkü onlar Resûlullah'a (s.a.) uyduklarını söylüyor, onun yanında görünüyor, ama ona karşı olma niyetlerini içlerinde gizliyorlardı. Burada müşriklerin, yani onların reislerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir, onlar dinledikleri şeylerle ilgili olarak kendisiyle tartışmak üzere Resûlullah'ı (s.a.) dinlemeye gidiyorlardı.
Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik. Cenâb-ı Hak burada onların kalplerinin üstüne örtüler çektiğini, kulaklarına da ağırlık verdiğini haber vermektedir. "onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir" meâlindeki âyette de her ne kadar gerçekte onlar sağır, dilsiz ve kör değil iseler ve kendilerinde âyette sayılan kusurlar yok ise de, bunlardan faydalanmadıkları için onları işitme, konuşma ve görme özelliklerinden soyutlamaktadır. Cenâb-ı Hak, kulakta, gözde ve akılda yaratmış olduğu özelliklerden istifade etmedikleri için onları bu uzuvlardan yoksun saymaktadır
İnsana Ait Fiillerin Yaratılması
Sonra kalplerinin üstüne örtüler çektik meâlindeki âyette Cenâb-ı Hak, onlardaki küfür fiilini yaratmayı veya kalplerindeki karanlığı, yani küfür karanlığını yaratmayı kendi zâtına nispet etmektedir; küfür karanlığı her şeyi örtmekte ve perdelemekte, iman nuru ise her şeyi aydınlatmaktadır. Bir fiilin Allah'a nispet edilmesinde mutlaka şu iki şeyden biri vardır: Ya onlardaki küfür fiilini yaratmış olduğunu ifade etmektedir, buna göre âyet insanların fiillerini Allah'ın yarattığına işaret eder; yahut da onların kalplerinde küfür karanlığını yarattığını ifade etmektedir. Buna göre âyet Mûtezile'nin kullara ait fiilleri Allah'ın yarattığını inkâr etmelerini reddetmektedir.
Kulaklarına da ağırlık verdik. Burada geçen vakr kelimesinin ağır işitmek mânasına geldiği söylenmiştir. "Vakiret üzünüh" denilince, sağır oldu, ağır işitiyor demek istediği anlaşılır. "Vikr" ise ağırlık demektir. Ebû Avsece şöyle dedi: "Vakr" kelimesi kemikteki yarık anlamına da gelir.
Onlar her türlü mûcizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Burada her mûcize diye tercüme edilen külle âyetin ifadesi Allah'ın birliğine, rablığına ve insanları ölümden sonra diriltmeye kadir olduğuna dair mûcize ile Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletine ve nübüvvetine işaret eden mûcize anlamına da gelebilir. Bunun, müşriklerin Hz. Peygamber'den (s.a.) istemiş oldukları her türlü mûcize anlamına gelmesi de muhtemeldir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Onların senden istemiş oldukları her türlü mûcizeyi getirsen dahi, yine de sana asla inanmayacaklar. Nitekim onlar "Bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi?" diyorlar, bunun gibi başka mûcizeler istiyorlardı. Cenâb-ı Hak da buna karşı şöyle söylüyor: Şayet onların senden istemiş oldukları mûcizeleri getirsen bile yine de sana inanmayacaklar ve seni tasdik etmeyecekler.
Hatta o kâfirler sana geldiklerinde, 'Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir' derler. Bazıları buna eskilerin uydurmaları anlamını vermiştir. "Ustûre" kitap demektir. Onlar inatçılıklarından böyle söylüyorlardı. Çünkü onun hak olduğunu ve beşer kelâmı olmadığını biliyorlardı, zira onun bir benzerini meydana getirmekten âciz kalmışlardı. Şayet onların sözlerine karşı iftira atılıyor idiyse, onun bir benzerini yapmaya güçleri yetmeliydi. Zira onlara "Eğer iddianızda doğru iseniz, o zaman onun benzeri bir sûre de siz getirin bakalım" diye meydan okunmuştu. Onun bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarını görünce de insan sözü olmadığını ve semavî bir kitap olduğunu da anlamış olmalıdırlar.
Yorumu Yorumla
-
Yestemi'u (يستمع)
İbn Fâris, kelimenin kökü olan "s-m-a" harflerinin fiziksel olarak bir sesi işitmek anlamına geldiğini, ancak "istima" formunun (ifte'ale babı) eyleme kasıt, yönelim ve çaba kattığını belirtir. Yani bu fiil, tesadüfi bir duyuş değil, kulak kabartarak bilinçli bir dinleme eylemidir. Râgıb el-İsfahânî, dinleme (istima) ile anlama arasındaki psikolojik kopukluğa dikkat çeker. Müşriklerin peygamberi dinlediklerini, ancak bu dinlemenin hakikati bulmak için değil, açık aramak, alay etmek veya karşı argüman üretmek maksadıyla yapılmış ön yargılı bir eylem olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin taşıdığı niyet problemini cahiliye zihniyeti üzerinden tahlil eder. Kur'an'ın karşısındaki inkar cephesinin vahye tamamen kapalı olmadığını, aksine onu çok yakından ve organize bir şekilde dinlediklerini (istihbarat faaliyeti gibi), ancak ahlaki bir teslimiyet niyeti taşımadıkları için bu dinlemenin onlara hiçbir varoluşsal fayda sağlamadığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geniş/şimdiki zaman kipiyle (muzari) kullanılmasının, müşriklerin vahyi dinleme ve onu boşa çıkarma çabalarının anlık bir refleks değil, sürekli, sistematik ve kurumsal bir eylem planı olduğunu gösterdiğini analiz eder.
Kulûb (قلوب)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "k-l-b" harflerinin bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına çıkarmak ve halden hale girmek anlamlarına geldiğini tespit eder. İnsanın iç dünyasına "kalb" denmesinin sebebi de niyetlerin, düşüncelerin ve duyguların sürekli değişmesi, dalgalanmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, kalb kavramını salt biyolojik bir kan pompalama organından ayırarak, onun Kur'an semantiğinde aklın, kavrayışın, imanın ve inkarın merkezi olan idrak ve karar mercii olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın antropolojisinde kalbin rolünü incelerken, insanın tüm ahlaki seçimlerinin ve varoluşsal yöneliminin bu merkezden doğduğunu; dolayısıyla inkarın da zihinsel bir hata olmaktan ziyade "kalbi" (derin varoluşsal) bir hastalık ve yön sapması olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette idrak engeli olarak doğrudan "kalplerin" zikredilmesinin ontolojik ağırlığını değerlendirir. Müşriklerin fiziksel duyularında (kulaklarında veya gözlerinde) bir sorun olmamasına rağmen, hakikati işleyen asıl işlemcinin (kalbin) devre dışı kalmasının, insanın hakikat karşısındaki en trajik çöküşü olduğunu tahlil eder.
Ekinneh (أكنة)
İbn Fâris, kelimenin türediği "k-n-n" kökünün temelinde bir şeyi gizlemek, örtmek, muhafaza etmek ve kapalı bir kılıfa koymak anlamlarının yattığını aktarır. Tekili olan "kinân", okların konulduğu sadak veya bir şeyi ışıktan koruyan kılıf demektir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi epistemolojik bir bariyer olarak yorumlar. Kalplerin üzerindeki "ekinneh" (kılıflar/örtüler), ilahi mesajın idrak merkezine ulaşmasını engelleyen kalın ön yargılar, kabilevi taassuplar ve kibir duvarlarıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın tasvir gücündeki edebi işlevini analiz eder. Soyut bir kavram olan "anlayışsızlığın", kalbin üzerine sımsıkı geçirilmiş ve kilitlenmiş somut, kalın kılıflar (ekinneh) metaforuyla anlatılmasının, inkarcı zihniyetin hakikate karşı ne kadar geçirimsiz ve kapalı olduğunu gösteren muazzam bir psikolojik tablo olduğunu vurgular.
Yefkahûhü (يفقهوه)
İbn Fâris, "f-k-h" kökünün sözlükte bir şeyin içyüzünü bilmek, derince anlamak ve yarmak, açmak (özellikle bir konunun kapalı yönlerini açığa çıkarmak) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fıkh" kavramını sıradan bir bilme (ilm) eyleminden titizlikle ayırır. Ona göre fıkh, zahiri (görünen) bir bilgiden yola çıkarak batıni (gizli/derin) olan asıl anlama ulaşmak, sözün arkasındaki ilahi kastı kavramaktır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette kalplerin üzerine kılıflar çekilmesinin doğrudan bu eyleme (fıkh etmemeleri/derinlemesine anlamamaları) bağlanmasını teolojik bir zeminde değerlendirir. Müşriklerin duydukları Arapça kelimelerin sözlük anlamlarını gayet iyi bildiklerini, ancak metnin taşıdığı ahlaki ve ontolojik ağırlığı idrak etme (fıkh) melekelerinin kendi inatları sebebiyle kilitlendiğini bu kelime üzerinden analiz eder.
Vakran (وقرا)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "v-k-r" harflerinin temelinde ağır olmak, yerinden kalkamayacak kadar bir yükün altında ezilmek ve sağırlaştıran ağırlık anlamlarının bulunduğunu kaydeder (örneğin taş yüküne vikr denir). Râgıb el-İsfahânî, vakr kavramını kulağa giren ses dalgalarının idrake ulaşmasını engelleyen ağır bir tıkaç, mecazi bir sağırlık ve duyarlılık kaybı olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içindeki sosyo-psikolojik boyutuna dikkat çeker. Kulaklardaki bu "ağırlığın" fizyolojik bir hastalık değil; statükoyu kaybetme korkusu, ataların dinine olan dogmatik bağlılık ve hakikati duyduğunda yaşanacak konfor kaybının insan psikolojisinde yarattığı o ağır direnç ve duyarsızlaşma hali olduğunu ifade eder.
Yücâdilûneke (يجادلونك)
İbn Fâris, "c-d-l" kökünün etimolojik tabanında bir ipi sımsıkı bükmek, örmek ve birini sert bir zemine çarpmak/düşürmek anlamlarının yattığını tespit eder. Buradan hareketle "cidal", muhatabı fikren yere sermek, kelimeleri bükerek onu köşeye sıkıştırmak için yapılan şiddetli ve inatçı tartışmadır. Râgıb el-İsfahânî, cidal kavramını hakikati aramak (münazara) eyleminden ayırır; ona göre cidal, doğruyu bulmak için değil, tamamen batılı savunmak, rakibi alt etmek ve kibrini tatmin etmek amacıyla yapılan düşmanca bir diyalektik savaştır. Toshihiko Izutsu, Mekke döneminin gerilimli atmosferinde bu kelimenin taşıdığı polemik gücünü inceler. Müşriklerin ilahi mesaj karşısında entelektüel bir çaresizliğe düştüklerini, bu zayıflıklarını örtmek için de sürekli demagojiye, kelime oyunlarına ve saldırgan tartışmalara (cidal) başvurduklarını aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin (müfâ'ale babında) işteş (karşılıklı) bir kalıpla kullanılmasının, peygamberin karşılaştığı direncin pasif bir ilgisizlik değil, son derece aktif, yorucu ve yıpratıcı bir psikolojik savaş olduğunu gösterdiğini analiz eder.
Esâtîru (أساطير)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "üstûre" sözcüğünün "s-t-r" (satır satır yazmak, dizmek) kökünden geldiğini, yazılı metinler ve eskilerin kaleme aldığı hikayeler anlamına dayandığını belirtir. El-Cevâlîkî, bu kelimenin saf Arapça kökenli olmayıp, yabancı bir dilden Arapçaya adapte edilmiş olabileceği ihtimaline dikkat çeker. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine yaptığı derinlemesine analizde, bu sözcüğün doğrudan Yunanca "historia" (tarih, hikaye) veya Süryanice "shṭar" (yazılı belge, kayıt) kelimesinden türediğini ve İslam öncesi dönemde Hristiyan ve Yahudi kültürleriyle olan temaslar sonucunda Arapçaya yerleştiğini kanıtlarıyla sunar. Theodor Nöldeke, bu tezi destekleyerek, kelimenin bölgedeki edebi ve dini metinleri tanımlamak için kullanılan ortak bir terimden evrildiğini aktarır. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın polemik literatürü bağlamında okur. Müşriklerin Kur'an'ı "eskilerin esâtîri/masalları" olarak etiketlemeleri, vahyin ilahi kaynağını reddederek onu sadece Yahudi-Hristiyan kültüründen veya antik medeniyetlerden kopyalanmış, ahlaki bir bağlayıcılığı olmayan sıradan bir "yazılı edebiyat/folklor" seviyesine indirgeme çabasıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki retorik işlevine eğilir. Müşriklerin kendi kurguladıkları inanç sisteminin anlamsızlığını gizlemek için, Kur'an'ın getirdiği sarsıcı tarihsel yasaları ve eskatolojik (ahiret) gerçekleri "mitoloji/masal" (esâtîr) kelimesiyle ambalajlayarak itibarsızlaştırmaya çalışmalarının, hakikat karşısında iflas eden aklın başvurduğu en tipik savunma mekanizması olduğunu bu kavram üzerinden tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla