Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 158. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 158. Ayet

    هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ اَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَۜ يَوْمَ يَأْت۪ي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْساً ا۪يمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ ف۪ٓي ا۪يمَانِهَا خَيْراًۜ قُلِ انْتَظِرُٓوا اِنَّا مُنْتَظِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hel yenzurûne illâ en te/tiyehumu-lmelâ-iketu ev ye/tiye rabbuke ev ye/tiye ba’du âyâti rabbik(e)(k) yevme ye/tî ba’du âyâti rabbike lâ yenfe’u nefsen îmânuhâ lem tekun âmenet min kablu ev kesebet fî îmânihâ ḣayrâ(an)(k) kuli-ntazirû innâ muntazirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (İnanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabb'inin gelmesini ya da Rabb'inden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz.

      (İnanmak için) ille de şunu mu bekliyorlar? Müfessirler bu ibareye, beklemiyorlar diye anlam vermişlerdir. Buradaki "hel" (Ja) sözcüğü, soru ve hayret edatıdır. Ancak müfessirler, ayette cevap sözcüğü yer almadığı için buna cevap anlamı vererek, beklemiyorlar manası verdiler. Nitekim "Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden daha zalim kimdir?" mealindeki ayete, Allah'a yalan iftira edenden daha zalim kimse yoktur, anlamı vermişlerdir. Bu ise, ayetteki sorunun cevabıdır, ancak ayette cevap belirtilmemiş, soruya cevap olarak da onlar kimse yoktur, demişlerdir. Çünkü ayet soru cümlesidir, cevabını da onlar verdiler. Buna göre Onu mu bekliyorlar? "Hel yenzurûne" ifadesi soru cümlesidir, cevabı ayette yer almamaktadır, bunun cevabı da, beklemiyorlar, sözcüğüdür. Tıpkı "Onlar, besbelli ki, kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar!" mealindeki ayet gibi.

      (İnanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabb'inin gelmesini ya da Rabb'inden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayet-i kerime sanki inatçılar, bütün gayretleri karşı çıkmak ve inatla direnmek olan insanlar hakkında gelmiş gibidir. Resulullah'ın (s.a.) o kafirlerden ümidini kesmesi anlamı taşımaktadır. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.) onların iman etmelerini çok arzu ediyor ve onlara karşı büyük bir şefkat besliyordu. Onların iman etmelerini o derece arzu ediyor ve onlara öyle bir şefkat duyuyordu ki, neredeyse üzüntüden kendisini helak edecekti, şu ayette buyurduğu gibi: "Onlar için üzülerek kendini helak etme". "İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!" İşte buna benzer ayetlerde Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber' in (s.a.) artık onların iman edecekleri ve İslam'a girecekleri arzusunu duymaması için, içinde taşıdığı o kafirlerin iman edecekleri ümidini bitirmiştir. Artık onlara üzülüp kendini helak etmemesi, aksine onları düşman görmesi, onlara buğzetmesi, onlar için taşıdığı şefkat duygusunu kalbinden çıkarması, onların düşmanlıklarına hazırlıklı olması ve onlardan uzak durması gerekmektedir. Nitekim Hz. İbrahim de aynı şeyi yapmıştı: "İbrahim onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı". Cenab-ı Hak, Hz. Nuh'a da bunun benzerini söylemişti: "Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Sakın onların yaptıklarına üzülme!" Allah, iman eden kişilerden başkalarının da iman edeceklerine dair Nuh'un (s.a.) içindeki ümidi bitirdiği ve onlara üzülmesini yasakladığı gibi: "Sakın onlar için üzülme!" Ancak Allah'ın, onların iman edeceklerini zikrettiği zaman dilimi müstesnadır, o da meleklerin geldiği ve onlara Allah'ın ayetlerini getirdiği zamandır, nitekim ayette; İlle de kendilerine meleklerin gelmesini mi bekliyorlar? buyurmaktadır. Bazıları şöyle dedi: Meleklerin gelmesi ibaresinden maksat, melekler lanet okuyarak ve kızgın bir şekilde onların ruhlarını almaya geldikleri zamandır, işte o insanlar ancak o zaman iman ederler, demektir. Bazıları da İlle de kendilerine meleklerin gelmesi mealindeki beyanın kıyamet günü anlamına geldiğini söyler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Melekleri görecekleri gün, işte o zaman, günahlara boğulmuş olanlar için hiçbir iyi haber olmayacak ve onlar (meleklere), 'Her şeyden mahrum olduk!' diyecekler".

      Veya Rabb'inin gelmesini bekliyorlar mealindeki cümlede sanki "emir" kelimesi gizlenmiş gibidir, sanki Allah şöyle buyurmuştur: Veya Rabb'inin emrinin gelmesini bekliyorlar. Nitekim Nahl suresinde aynen bu şekildedir: "Yahut Rabb'inin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar?" Sonra bu ayetteki "emr" kelimesinden maksat, Allah'ın azabıdır, nitekim Cenab-ı Hak, "Emrimiz gelince" yani azabımız gelince buyurmaktadır. Buna göre bu ayette geçen Allah'ın emri, Allahın azabı demektir. Tehdit anlamında Allah'a nispet edilenler konusunda kural şudur: Bununla Allah'ın zatı kastedilmez, ancak O'nun intikamı, azabı ve cezası kastedilir. Nitekim Cenab-ı Hak, "Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor" buyurmakta, ancak bununla kendi zatını değil, cezasını ve azabını kastetmektedir. Başka bir ayette "Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse" buyurmakta, bu sözle de kendi zatına kavuşmayı kastetmemektedir. Diğer bir ayette "Sonunda dönüş Allah'adır" buyurmakta, bir ayette de "Bütün işler Allah'a dönecektir!" buyurmaktadır. Bu anlamda gelen ayetlerin hiçbirinde Allah kendi zatını kastetmemekte, fakat azabını ve cezasını kastetmektedir. Yahut şöyle söyleriz: Allah'a nispet edilen ve yüceltme anlamı kastedilen her şey ile o günün büyüklüğü yahut Allah'ın azabının ve cezasının büyüklüğü kastedilir.

      Ya da Rabb'inden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Buradaki bazı işaretler lafzı ile Cenab-ı Hakk'ın aşağıdaki ayetlerde ifade buyurduğu şeylerin kastedilmiş olması muhtemeldir: "Dehşetli cezamızı gördüklerinde, 'Allah'ın birliğine inandık' derler". "Felaketi vadilerine yönelmiş, ufku kaplayan bir bulut olarak görünce ... " "Birisi, hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi". Buna benzer ayetlere göre; onlar azabı gözleriyle gördüklerinde iman ederler, ancak o vakit iman etmek kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Burada müfessirlerin söyledikleri şeyin kastedilmiş olması da muhtemeldir, buna göre maksat güneşin batıdan doğması, Deccal'ın zuhuru ve Dabbe'nin ortaya çıkmasıdır. Bu konuda Resulullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Üç şey ortaya çıktığı zaman, daha önce iman etmemiş olanın veya imanında bir hayır kazanmayanın o sırada iman etmesi kendisine fayda vermez: Deccal, Dabbe, ve güneşin batıdan doğması". Ebu Hureyre (r.a.) şöyle dedi: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: "Şu altı şey gelmeden önce (salih) amellere devam edin: Güneş battığı yerden doğmadan veya duman olayından veya Deccal'dan veya Dabbe'den veya herhangi birinize gelen hususi emirden veya umumi emirden önce". Herhangi birinize gelen hususi emirden maksat, insanın kendi ölümüdür. Umumi emir ile de kıyametin kopması kastedilmiştir. İbn Mesud (r.a.), tövbe, güneş batıdan doğuncaya kadar geçerlidir, dedi ve sonra şunu ekledi: Yaşadığınız her yıl, bir öncekinden daha kötüdür. Buna benzer başka rivayetler de vardır. Eğer bu rivayetler sabit ise, bunlara güvenilmesi gerekir. Hz. Aişe (r.a.) de şöyle dedi: (Kıyametin) ilk alameti ortaya çıktığında kalemler atılır, hafaza melekleri hapsedilir ve bedenler amellere şahit olurlar.

      İmanın Geçersiz Oluşu

      Daha önce inanmamış kimseye, o gün iman etmesi fayda sağlamaz. Cenab-ı Hak, öyle bir zamanda iman etmenin kimseye fayda getirmeyeceğini haber vermektedir. Çünkü [birincisi] bu, insanın kendi seçimi ile yaptığı hakiki bir iman değildir, o ancak azabı ve belayı defetme imanıdır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Dehşetli cezamızı gördüklerinde, 'Allanın birliğine inandık' derler". Başka bir ayette de şöyle buyurur: "Onlar geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar". Cenab-ı Hak burada, onlara tekrar dünyaya gönderilseler bile yine peygamberleri yalanlamak ve Allah'ı inkar etmek adetlerine döneceklerini haber ermektedir. Dolayısıyla bu, o sırada onların iman etmelerinin, azabı ve belayı def etme imanı ve bir korku imanı olduğuna işaret eder. Bu aynen şu ayet-i kerimede ifade buyurulan Firavunun imanına benzemektedir: "Firavun boğulmak üzereyken şöyle dedi: Elhak inandım ki, İsrailoğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O'na teslim edenlerden biriyim". Ancak o vakitteki imanı kendisine hiçbir fayda vermemişti, çünkü o şahsi iradesi ve tercihiyle yaptığı hakiki iman değil, kendini helak olmaktan kurtarma imanıydı. İkincisi, boğulma anı azabın inme anıdır, sözünün istidlali bilgiye dayalı bir söz olması için duyu ötesine duyusal alemle delil getirmeye güç yetiremez. Çünkü "iman ettim" sözü kalbinde benimsediği bir bilgiden değil sadece dilinden çıkmaktadır, dolayısıyla yukarıda da söylediğimiz gibi o vakitteki imanı ona fayda getirmez. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kötülükleri yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında 'Ben şimdi tövbe ettim' diyenlerle kafir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur". Çünkü o, azabı ve cezayı defetme imanıdır. [Üçüncüsü] . yahut o vakitteki imanının, içtihat ile ulaştığı bir iman olması için o anda içtihat etmeye güç yetiremez. Bundan dolayı belirttiğimiz gerçekleşmiştir. [Dördüncüsü] . veyahut güneşin batıdan doğması, Deccal'ın ve Dabbe'nin ortaya çıkması ve belirtilen diğer şiddet, bela ve azap çeşitlerinin görülmesi ve bunların insanı Allah'a iman etmeye mecbur bırakması halindeki iman da muteber değildir, çünkü o irade ve kendi tercihi olan iman değil, mecburi imandır. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen, güneşin batıdan doğmasından, Deccal'ın ve Dabbe'nin ortaya çıkmasından sonra yapılan tövbelerin kabul edilmeyeceğine dair olan haberler, ondan sonra yapılan itaatlerden sevap kazanılamayacağı anlamına da geliyor gibidir. Ancak insanlar iman ve itaate davet edildiklerinde, sonra onlar da bu davete uyduklarında onların bu tutumlarının kabul edilmemesi uzak bir ihtimaldir. Fakat sözünü ettiğimiz sebeplerden dolayı onların sevap alamamaları, inkar etmeleri ve ilahi nimetlere nankörlük etmeleri sebebiyle de ceza görmeleri ihtimal dahilindedir. Çünkü sevap vermeyi gerekli görmek, lütuf ve ihsan ifadesidir. Hikmette ise, itaatlere sevap vermekle lütfu terk etmek demektir. Çünkü sevap, Cenab-ı Hak'tan gelen nimetlere karşı O'na şükretmenin karşılığıdır, inkarı cezalandırmak ise hikmetin gereğidir, bundan dolayı mesele bizim dediğimiz gibidir. Ebu Hanife'nin (r.a.) şu sözü de bu anlamı teyit etmektedir: Cinler itaat ettiklerinde kendilerine sevap verilmez, çünkü sevabın gerekli olmasının yolu lütuftur, onlar için ayetlerde böyle bir şey belirtilmemiştir. Ancak onlar küfredip günah işledikleri takdirde, yukarıda nitelediğimiz anlamda kendilerine ceza verilir. Bunları en iyi Allah bilir.

      Binaenaleyh, Daha önce inanmamış kimseye, azabı, şiddeti ve ilahi mucizeleri gördüğü zaman iman etmesi fayda sağlamaz.

      İmansızın Yaptığı İyiliklerin Kendisine Faydası Yoktur

      Yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, yani bu iyilik ona fayda sağlamaz, ancak inancı sayesinde iyilik yapmışsa faydasını görür. İman etmediği halde bir iyilik yapmışsa onun faydası yoktur. Azabı ve ilahi alametleri gördüğü zaman iman etmesinin faydası olmadığı gibi, iman etmeden önce yapmış olduğu iyiliğin de faydası olmaz. Denildi ki: Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz, mealindeki ayet, imanını asla irtidat etmeyeceği ve dininden dönmeyeceği kararı ile yapmayan kişinin İman etmesi fayda sağlamaz demektir. Şöyle de denilmiştir: Daha önce inanmamış kimseye, iman etmesi fayda sağlamaz mealindeki beyan, iman etmiş olması ona fayda sağlamaz demektir. Yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye mealindeki cümle de, o tasdikinde Allah'a tazim ve O'nun şanını yüceltme elde etmeyen kişiye imanı fayda vermez, ancak bunlara sahip olursa fayda verir, demektir. Çünkü her nevi tasdik, Allah'ı tazim ve O'nun şanını yüceltmek anlamına gelmez. Nihayet şöyle de söylenmiştir: Yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye mealindeki beyan, ilahi mucizeleri gözleriyle görmeden tasdik etmesine bağlı olarak hayır işlemeyen kişiye fayda vermez anlamına gelir.

      De ki: Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz. Bu cümle tehdit anlamına gelir, yani belirttiğimiz o üç şeyden birini bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz. Başka bir ayette de Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "De ki: Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte beklemekteyim!" Yahut, azabı Bekleyin, biz de sizinle birlikte onu Beklemekteyiz.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yenzurûne (يَنْظُرُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "n-z-r" kökünün sözlükte gözle bakmak, görmek ve bir şeyin olmasını beklemek, gözetlemek (intizar) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin buradaki kullanımını sıradan bir "bakma" fiilinden ayırır; ona göre bu, başa gelmesi kesin olan ontolojik bir sonu veya dehşet verici bir kırılmayı çaresizlik içinde "bekleme" psikolojisidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Onlar sadece (...) bekliyorlar" (hel yenzurûne) kurgusundaki o ezici teolojik alayı tahlil eder. Müşriklerin, peygamberin sunduğu o rasyonel argümanlara ve ayetlere inanmak için illa da melekleri veya Tanrı'nın bizzat kendisini "görmeyi" talep etmelerinin; hakikati aramaktan ziyade kaba, inatçı ve materyalist bir kibrin ürünü olduğunu, ilahi hitabın da "Öyleyse o kıyamet dehşetini bekleyin" diyerek tartışmayı kestiğini vurgular.

        El-Melâiketü (الْمَلَائِكَةُ)

        İbn Fâris, kelimenin asıl kökünün haber/mesaj anlamına gelen "l-e-k" (elûke) veya mülk/güç anlamına gelen "m-l-k" kökünden türediğini; Allah'ın emirlerini taşıyan güç sahibi elçilere bu ismin verildiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek; Aramice ve İbranicedeki "mal'akh" (ulak/haberci) sözcüğüyle ortak olan bu monoteistik kavramın, Geç Antik Çağ'da ilahi nizamın yeryüzündeki metafiziksel ve fiziksel uygulayıcıları (göksel ordu) anlamına geldiğini filolojik olarak tespit eder. Angelika Neuwirth, müşriklerin "meleklerin gelmesini" beklemelerini dönemin dini polemikleri ekseninde okur. Pagan aklının, ilahi otoriteyi ancak göksel varlıkların yeryüzüne inip şov yaptığı mitolojik bir tiyatro olarak hayal ettiğini; Kur'an'ın ise meleklerin ancak "hesabı kapatmak ve can almak" (azap/kıyamet) üzere o son an'da ineceklerini belirterek bu mitolojik fanteziyi dehşetli bir eskatolojik tehdide dönüştürdüğünü aktarır.

        Ye'tiye (يَأْتِيَ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte gelmek, vasıl olmak, bir emrin veya durumun ortaya çıkması anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Yahut Rabbinin gelmesi" (ev ye'tiye rabbüke) ifadesindeki o devasa kelamî ve ontolojik vurguyu değerlendirir. Buradaki "gelme" eyleminin Yaratıcı için fiziksel bir mekan değişimi (hareket) olmadığını; ilahi adalet ve azabın artık geri dönülemez bir şekilde varlık sahasına inmesi, imtihan süresinin dolması ve O'nun mutlak egemenliğinin her türlü illüzyonu yırtarak "apaçık tecelli etmesi" (zuhuru) olduğunu tahlil eder.

        Ba'du (بَعْضُ)

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün temelinde bir bütünü parçalamak ve bir şeyin sadece bir kısmı/parçası anlamlarının yattığını aktarır.

        Âyâti (آيَاتِ)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "âye" sözcüğünün türediği "e-y-y" kökünün sözlükte şüpheyi gideren kesin kanıt, açık işaret, iz ve alamet anlamlarına geldiğini tespit eder. Toshihiko Izutsu, "Rabbinin bazı ayetleri/işaretleri geldiği gün" kurgusunu Kur'an'ın bilgi felsefesi (epistemoloji) üzerinden inceler. İmtihan dünyasının (gaybın) temel özelliğinin hakikatin "gizli ve seçilebilir" olması olduğunu; o son günde gelecek olan bu "bazı ayetlerin" (kozmik kıyamet alametlerinin), doğanın o örtücü perdesini yırtıp hakikati reddedilemez, kör edici ve dehşet verici bir "zorunlu bilgiye" dönüştüren ontolojik kırılmalar olduğunu detaylandırır.

        Yenfe'u (يَنْفَعُ)

        İbn Fâris, "n-f-a" kökünün sözlükte zarar kelimesinin mutlak zıddı olarak fayda vermek, yarar sağlamak ve bir sıkıntıyı defetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "menfaat" eylemini eskatolojik bir boyutta ele alarak; kıyamet sahnesinde insana fayda verecek tek şeyin, onun ruhunu o mutlak yıkımdan koruyacak varoluşsal "kurtuluş/selamet" olduğunu açıklar.

        Nefsen (نَفْسًا)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün sözlükte ruh, can, kan ve insanın kendi hakikati/zatı anlamlarına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Hiçbir nefse/cana fayda vermez" (lâ yenfe'u nefsen) ifadesindeki o yapayalnız bırakılışı psikolojik ve sosyolojik bir boyutta analiz eder. Dünyadaki kabilevi güçlerin, ataların veya kalabalıkların o "son kırılma anında" tamamen silineceğini; insanın kozmik dehşet karşısında sadece kendi "nefsi" (bireysel bilinci ve sorumluluğu) ile çırılçıplak, kimsesiz ve mutlak bir varoluşsal tecrit içinde kalacağını resmeden sarsıcı bir tahlil olduğunu vurgular.

        Îmânühâ (إِيمَانُهَا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün sözlükte korkunun zıddı olarak güven duymak, emin olmak ve kalbin tasdik etmesi anlamlarına geldiğini tespit eder. Gabriel Said Reynolds, o günkü imanın neden faydasız olacağını teolojik bir zeminde okur. İmanın (inancın) ahlaki değerinin ve felsefi büyüklüğünün; insanın o hakikati görmediği halde kendi hür iradesiyle, rasyonel bir okumayla ve "gayba" (görünmeyene) güvenerek o seçimi yapmasından kaynaklandığını; gökyüzünün yarıldığı ve azabın gözle görüldüğü o an'da inanmanın bir "iman/seçim" değil, sadece dehşet kaynaklı fizyolojik bir "teslimiyet/çaresizlik" (zorunluluk) olduğunu, dolayısıyla ilahi sistemde hiçbir ontolojik değer taşımadığını ifade eder.

        Kablu (قَبْلُ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sözlükte yönelmek, ön taraf ve zaman olarak "önceden/daha önce" anlamlarına geldiğini belirtir. İlahi mahkemenin zaman algısındaki o keskin sınırı (imtihanın bitiş düdüğünü) ifade eden mutlak bir zaman zarfıdır.

        Kesebet (كَسَبَتْ)

        İbn Fâris, "k-s-b" kökünün sözlükte bir şeyi elde etmek için bilerek çaba harcamak, çalışmak, kazanmak ve toplamak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "kesb" eylemini sıradan bir maddi kazançtan ayırır; ona göre bu, insanın ahlaki eylemleriyle kendi ruhuna (nefsine) işlediği, onun ontolojik yapısını değiştiren varoluşsal kazanımlardır (sevap/günah). Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Yahut imanında bir hayır kazanmamış (kesbetmemiş) ise" (ev kesebet fî îmânihâ hayran) kurgusunun taşıdığı devasa ahlak felsefesini değerlendirir. Kur'an'ın burada imanı sadece soyut bir "dil ikrarı" (ben inandım demek) olarak kabul etmediğini; inancın, ancak yeryüzünde bir adalet, iyilik ve eylem (hayır kesbetme) ürettiği sürece gerçek ve kurtarıcı bir "iman" sayılacağını bildiren eşsiz bir ampirik (pratik) teoloji anayasası olduğunu aktarır.

        Hayran (خَيْرًا)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün sözlükte seçmek, faydalı olan, üstünlük ve şerrin (kötülüğün) mutlak zıddı olan evrensel iyilik anlamlarına geldiğini tespit eder.

        İntezirû (انْتَظِرُوا)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünden türeyen bu eylemin, bir sonu "beklemek" anlamına geldiğini belirtir. Patricia Crone, ayetin "De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de bekleyenleriz" (kul intezirû innâ müntezirûn) şeklindeki o meydan okuyan kapanışını (fasıla) psikolojik ve stratejik bir boyutta okur. Sürekli argüman üreten, mazeret uyduran ve "Melekler gelsin" diye direten o şımarık pagan kibrine karşı; peygamberin tartışmayı mutlak surette kesmesini sağlayan, "Artık kelimeler bitti, kozmik sonu/azabı bekleyin" diyerek inisiyatifi ve üstünlüğü o sahte aristokrasiden çekip alan sarsılmaz bir felsefi rest ve teolojik özgüven ilanı olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X