اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ سَوَٓاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Câsiye Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: casiye suresi 21. ayet, kötü hüküm, iman edenler, casiye 21, eşitlik iddiası, casiye suresi, kötülük işleyenler, hüküm, hikmet, hesap, ölüm, amel, salih, iman, güven
-
“Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!”
Bazı müfessirler şöyle dediler: Kâfirlerden bir grup dediler ki: Muhammed’in cennetteki sevap ve nimetler hakkında söyledikleri doğru ise vallahi biz buna onlardan daha lâyık durumdayız. Zaten dünya nimetlerine ve lezzetlerine de onlardan daha lâyık bulunmaktayız. Yahut onlara verilenlerden daha üstünü mutlaka bizlere verilecek ve dünyada onlardan üstün tutulduğumuz gibi âhirette de mutlaka üstün tutulacağız diyorlardı. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, onların bu sözleri üzerine şöyle buyurdu: Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Ancak bize göre bu yorum zayıftır, çünkü bu âyetin, müfessirlerin belirttiği o sözün cevabı olması uygun değildir. Zira onlar şunu söylemişlerdi: Âhiretteki nimetlere ve lezzetlere bizler onlardan daha lâyık durumdayız, nitekim bizler dünyada onlardan daha lâyık bir konumdayız, dünyada üstün tutulduğumuz gibi âhirette de mutlaka üstün tutulacağız. Yoksa onları, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Bu İlâhî kelâm, onların bu sözlerinin cevabı olmaz. Onlar sadece, biz onlardan daha evlâyız, dünyada onlara üstün tutulduğumuz gibi âhirette de üstün tutulacağız, demişlerdi. Onlar âhirette müminlerle eşit durumda olacaklarını değil, müminlerden üstün tutulacaklarını zannediyorlardı. Bu durumda Allah, onların eşit olacaklarını zannettiklerini nasıl söyleyebilir? Aziz ve Celil olan Allah’ın verdiği haberler, asla gerçeğe muhalif olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre âyet-i kerîme, ancak ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler hakkındadır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Yani mesele eğer onların, ölümden sonra dirilme yoktur, haşir-neşir yoktur diye zannettikleri gibi olsaydı, kötülüğe, yani şirke gömülüp kalanların ölümleri ve yaşamları, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi olurdu. Çünkü onların hepsi, bu dünyada, dünyanın lezzetlerinde, nimetlerinde, zorluklarında ve acılarında eşit durumdadırlar. Hikmet ve akıl ise, onlardan her birinin ayırtedilmesini, her birinin ait olduğu yere konulmasını, kötülük yapanın lâyık olduğu cezayı görmesini, iyilik yapanın da iyiliğine uygun olan mükâfatı almasını gerektirir. Cenâb-ı Hak bu dünyada onları eşit tuttuğuna göre, herkese lâyık olduğu cezayı ve mükâfatı vermek için onların tefrik edileceği ve ayırtedileceği başka bir âlem vardır demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, şu İlâhî beyanda ifade edilen husustur: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”. Eğer o kâfirlerin zannettiği gibi ölümden sonra dirilmek olmasaydı, haşir neşir olmasaydı, Cenâb-ı Hak ifade buyurduğu üzere göğü, yeri ve ikisi arasındakileri, onların zannettiği gibi boş yere yaratmış olurdu. Şu âyet-i kerîme de aynı mânayı teyit etmektedir: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”. Eğer Allah’ın huzuruna gidilmeyecek olsaydı, o zaman gökler ve yer boş yere yaratılmış olurdu. En doğrusunu Allah bilir. Açıklamaya çalıştığımız âyetin bu şekilde anlaşılması daha doğru ve daha uygundur. Allah’ın bu mânaya gelen başka âyetleri de vardır: “De ki: Hiç kör ile gören bir olur mu?”, “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu?”. Yani bunlar eşit değildirler. Eğer onların zannettiği gibi ölümden sonra dirilmek ve haşir neşir olmasaydı, bu dünyadan başka bir hayat olmasaydı, her iki kesim eşit olurdu. Nitekim bu dünyada her iki kesim Allah tarafından eşit kılınmıştır. Hikmet ve akıl ise onların birbirinden ayrıştırılmasını ve ayırtedilmesini gerektirmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın dost ile düşmanı eşit tutması caiz değildir, bu dünyada ise onlar eşit konumdadırlar. Buradan anlaşılmaktadır ki. onların eşit tutulmaması, başka bir âlemde gerçekleşecektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Cenâb-ı Hakk’ın bu dünyada insanlara vermiş olduğu sağlık konusunda görüş farklılığına düştüler. Mutezilenin çoğunluğuna göre Allah Teâlâ bu dünyada mümin olsun kâfir olsun herkese ancak dinde onun için en uygun olan şeyi verir. Sonra onların İddiasına göre âhirette Allah’ın affı onlara uygulanmaz. Çünkü onlar şöyle diyorlar: İnsanlar sevabı ve cenneti Allah’ın rahmeti ile değil, ancak kendi amelleriyle hak ederler. Allah Teâlâ kötülük yapanı affettiği zaman, o bunu hak etmiş miydi, yoksa Allah lütfedip mi onu bağışladı bilinmez. Bize göre ise Cenâb-ı Hakk’ın kullarına verdiği şeyleri, ancak kendisinin lütfu, ihsanı ve rahmeti sayesinde vermiştir. Böylece insanlar da Allah’ın lütfunu, ihsanım ve affediciliğini anlamış olurlar. Hocalarımızın çoğunluğu şöyle der; Allah Teâlâ’nın dünyada kâfire verdiği nimetlerin hepsi onun için şerdir, tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi; “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor”, “Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar”. Buna benzer âyetlerde Cenâb-ı Hak, onlara vermiş olduğu nimetlerin kendileri için hayır olmadığını, müminlere verdiği nimetlerin ise onlar için hayır olduğunu haber vermektedir. Bize göre bu görüş mutlak olarak doğru değildir, ancak Allah’ın muradına muvafık düşen hayır, O’nun desteğinden mahrum olan da şerdir, Mûtezile’nin söylediği gibi insanlar için en uygun (aslah) olanı gözetmek Allah için şart değildir. Ancak Allah İnsanlar için lütfunun ve ihsanının gereğini yaptığı gibi hikmete ve adalete uygun olanı da yapar. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
İbn Kuteybe, kötülüğe gömülüp kalanlar sözüne, kötülük kazananlar mânasını verdi. Av köpeklerine de cevârih (ava giden hayvan) denilir.
Yorumu Yorumla
-
Hasibe (حَسِبَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "h-s-b" kökünden türediğini, saymak, hesap etmek, sanmak ve bir şeyi yeterli görmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "husbân" veya "hisâb" eyleminin kesin bir bilgiye (yakîn) değil, tahmine ve zanna dayalı bir varsayım olduğunu; bu ayette inkarcıların kendi kurdukları mantıksız eskatolojik (ahiret eksenli) denklemi ve asılsız zannı ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye aklının olayları değerlendirirken salt maddi ve dünyevi bir "hesap" (calculus) üzerinden hareket ettiğini, ayetteki bu eylemin, onların ilahi adaletin ahlaki matematiğini kavrayamayan sığ zihniyetlerini ve kaba varsayımlarını ifşa ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımının, Mekkeli müşriklerin dünyadaki asil ve zengin statülerinin ölümden sonra da (eğer bir ahiret varsa) aynen devam edeceğine dair geliştirdikleri kibirli ve temelsiz inancı sorgulayan sarsıcı bir retorik (istifham-ı inkari) barındırdığını vurgular.
İcterahû (اجْتَرَحُوا)
İbn Fâris, kelimenin "c-r-h" kökünden geldiğini, temel anlamının kesmek, yarmak, bedende yara açmak olduğunu; avlanan ve rızık kazandıran yırtıcı hayvanlara (cevârih) da bu ismin verildiğini, zamanla "çalışıp kazanmak, suç işlemek" manasına evrildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ictirâh" eyleminin insanın bilerek ve isteyerek kötülük ve günah kazanması olduğunu, bu fiilin kökündeki "yara açma" (cerh) manasından hareketle, işlenen her günahın aslında insanın kendi dininde, ruhunda ve varoluşunda açtığı onulmaz bir yara olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin fiziksel bir şiddet eyleminden (yaralama) ahlaki bir sapmaya (günah kazanma) doğru yaşadığı bu anlamsal genişlemeye dikkat çekerek; kötülük üretenlerin aslında çevrelerinden ziyade kendi ontolojik bütünlüklerini parçaladıklarını, eylemin bu derin trajediyi yansıttığını tefsir eder.
Es-Seyyiât (السَّيِّئَاتِ)
İbn Fâris, bu kelimenin "s-v-e" kökünden türediğini ve asıl anlamının çirkinlik, kötülük, insana üzüntü ve keder veren her türlü olumsuz durum olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kelimesinin çoğulu olan bu lafzın, "hasene" (iyilik/güzellik) kavramının zıddı olarak ilahi yasalara aykırı, akla ve fıtrata çirkin gelen, sahibini dünyada ve ahirette felakete sürükleyen aktif kötülükleri kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde bu kavramın ontolojik bir ağırlığı olduğunu; seyyiatın sadece hukuki bir ihlal veya basit bir hata değil, evrendeki ilahi düzeni (kozmosu) bozan, ahlaki bir çirkinlik ve varoluşsal bir deformasyon olduğunu analiz eder.
Sevâen (سَوَاءً)
İbn Fâris, kelimenin "s-v-y" kökünden geldiğini, eşitlik, denklik, düzlük ve iki şeyin değer veya konum bakımından birbirinin aynısı olması anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "müsâvât" (eşitlik) kavramının bu ayette, iyilik yapanlarla kötülük yapanların ontolojik ve eskatolojik akıbetlerinin asla bir tutulamayacağını vurgulamak için kullanıldığını, zıtların eşitlenmesinin akla aykırı olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel olarak kelimenin meful-i mutlak (veya hal) konumunda bulunarak cümleye kattığı "tam bir eşitlik, farksızlık" vurgusunun, müşriklerin ilahi adaleti hiçe sayan çarpık eşitlik algısını ironik bir biçimde sahneye koyduğunu ve ardından gelecek ilahi itirazın şiddetini artırdığını savunur.
Mahyâhüm (مَحْيَاهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin "h-y-y" kökünden türediğini, ölümün (mevt) zıddı olarak dirilik, hareket, büyüme ve canlılık enerjisi anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın insanın dünyadaki biyolojik yaşantısını, bu süre zarfındaki hallerini, eylemlerini ve varoluş sürecini kapsayan bir ism-i zaman veya ism-i mekan olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimenin müşriklerin algısındaki tek ve nihai gerçekliği (dünya hayatını) temsil ettiğini, onların iyilik ve kötülüğü sadece bu dünyevi yaşamın (mahyâ) sınırları ve maddi başarıları içinde değerlendirme sığlığına Kur'ani bir eleştiri getirildiğini tefsir eder.
Memâtühüm (مَمَاتُهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin "m-v-t" kökünden geldiğini, canlılığın, hareketin ve büyümenin sona ermesi, sükûnet ve ölüm hali anlamlarına geldiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle tüm Sami dillerinde (Süryanice "mawtâ", İbranice "mavet") ölüm kavramını karşılayan ortak ve kadim bir kök olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, hayatın zıddı olan bu kavramın, sadece biyolojik bir sonu değil, ahiret sürecine geçiş eşiğini ve ölüm sonrası durumu da kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi dönemde (cahiliye) "memât" mefhumunun mutlak yok oluş, hiçlik ve karanlık (dehr) olarak algılandığını; ancak Kur'an'ın "mahyâ" ve "memât" kelimelerini bir araya getirerek onları mutlak ilahi yargının birbirine bağlı iki evresi (ahlaki hesabın görüleceği ontolojik aşamalar) olarak yeniden inşa ettiğini analiz eder.
Sâe (سَاءَ)
İbn Fâris, kelimenin "s-v-e" kökünden türediğini, çirkin olmak, kötü olmak ve hoşa gitmeyen durum anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin Kur'an'da genellikle bir durumu, inancı veya eylemi şiddetle kınamak, onun mutlak kötülüğünü ilan etmek için "yergi fiili" (fi'l-i zem) olarak kullanıldığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamını incelerken; müşriklerin inanç ve eşitlik algılarına yönelik bu retorik ünlemin, sadece bir durum tespiti olmadığını, ilahi bir iğrenme, öfke ve bu çarpık mantığın estetik çirkinliğine duyulan mutlak tepkiyi yansıtan çarpıcı bir belağat formu olduğunu analiz eder.
Yahkümûn (يَحْكُمُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "h-k-m" kökünden geldiğini, temel anlamının engellemek, bir şeyi düzeltmek, sağlamlaştırmak ve iki şey arasında kesin bir yargıya/karara varmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" eyleminin bir konuda adaletle karar vermek olduğunu, ancak burada müşriklerin kendi zanlarına (hasibe) dayanarak ilahi adalet aleyhine verdikleri haksız, mantıksız ve geçersiz zihinsel yargıyı ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "hüküm" yetkisinin mutlak olarak Allah'a ait olduğunu; insanın ilahi vahyi (şeriatı) dışlayarak iyi ile kötü, hayat ile ölüm hakkında kendi başına yasalar koymaya, nihai kararlar (hükümler) üretmeye kalkışmasının kibrin zirvesi olduğunu ve bu hastalıklı otonomi iddiasının "ne kötü bir hüküm" olarak mahkûm edildiğini inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin muzari (geniş/şimdiki zaman) yapısına dikkat çekerek, bu çarpık değer yargısı ve zihniyetin geçmişte kalmış bir olay değil, hakikati inkar eden insan aklının her dönemde üretmeye devam ettiği sürekli bir akıl tutulması hali olduğunu tefsir eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla