Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 6. Ayet

    تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَ اللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ يُؤْمِنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tilke âyâtu(A)llâhi netlûhâ ‘aleyke bilhakk(i)(s) febi-eyyi hadîśin ba’da(A)llâhi ve âyâtihi yu/minûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İşte şunlar, sana gerçekten okuduğumuz âyetlerdir. Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra (buna değil de) hangi habere inanacaklar?”

      İşte şunlar, sana gerçekten okuduğumuz âyetlerdir. Burada işte bunlar mânasına gelen işaret ismi, daha önce geçen âyetlere işaret etmektedir. Sana gerçekten okuduğumuz âyetlerdir. Onlar Allah tarafından gelmiştir, beşerin idraki ondaki hikmeti anlamaktan aciz olduğu için insanlar onların Allah’tan geldiğini bilirler.

      Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra (buna değil de) hangi habere inanacaklar? Bu İlâhî beyan iki mânaya gelir. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer onlar herhangi bir sözü kabul edeceklerse, Allah Teâlâ’nın sözünden daha doğru ve daha gerçek olan bir söz yoktur. Çünkü o âyetler, insanların benzerini söylemekten aciz kaldıkları mûcizelerdir. İkincisi, şayet onlar söylenen bir sözü asla kabul etmeyeceklerse, bu onların beyinsiz olduklarını gösterir, yorgunlukları onlara yeter. Doğru yola ulaştıran sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âyâtihi (آياته)

        İbn Fâris, kelimenin kökünün "e-y-y" harflerinden oluştuğunu ve gizli veya algılanamayan bir şeye delalet eden, akıl sahibini hakikate yönlendiren açık, zahiri işaret ve nişan anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu ayetin bağlamında kelimenin kullanımına dikkat çekerek; "ayetler" ifadesinin hem surenin başından beri zikredilen kozmik, meteorolojik ve biyolojik delilleri hem de Allah tarafından peyderpey okunan Kur'an cümlelerini (metinsel ayetleri) tek bir anlamsal potada erittiğini, varlık kitabındaki işaretlerle vahiy kitabındaki işaretlerin aynı kaynaktan geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, "ayet" kavramının bu özel cümlede, soyut ve uzak bir Tanrı tasavvurunu yıkarak Allah'ın varlığını evrene ve metne nakşedilmiş göstergeler (semiyotik kanıtlar) dizgesi olarak sunduğunu, Allah'a iman ile O'nun somut işaretlerine iman etmenin birbirinden ayrılamaz bir ontolojik bütünlük oluşturduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ibaredeki "Allah ve O'nun ayetleri" şeklindeki atfın, müşrik zihnini sadece teorik bir yaratıcı inancına değil, o yaratıcının hayata müdahale eden somut, akledilebilir ve gözlemlenebilir delillerine odaklanmaya mecbur bıraktığını, inkarın önündeki tüm mantıksal kaçış yollarını kapattığını vurgular.

        Netlûhâ (نتلوها)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "t-l-v" olarak belirler ve temel anlamının bir şeyin diğerini peş peşe takip etmesi, izinden gitmesi ve ardınca sıralanması olduğunu ifade eder; okuma eyleminin de harflerin, kelimelerin ve anlamların birbirini düzenli bir zincir halinde takip etmesi sebebiyle bu kökten türediğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "tilâvet" kavramının sıradan, mekanik bir okuma eylemi (kıraat) olmadığını, özellikle ilahi ve kutsal metinlerin huşu, tefekkür, derin manayı anlama ve o manaya tabi olma kastıyla peş peşe okunmasını ifade ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, bu kelimenin edebi ve tarihsel bağlamını inceleyerek, vahyin Mekke döneminde sadece sessizce okunan yazılı bir metin değil, cemaat önünde icra edilen performatif ve litürjik bir hitap (recitation) olduğunu, "onu sana okuyoruz" ifadesinin vahyin durağan değil, anlık, işitsel ve ilahi bir iletişim süreci olduğunu vurguladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki kullanımının, Hz. Peygamber'in okuduğu vahyi kendi zihninden üretmediğine, bizzat Allah tarafından kendisine düzenli bir süreç içinde aktarılan ilahi bir metni muhataplarına ilettiğine dair müşriklere yönelik kesin bir teolojik savunma sunduğunu ifade eder.

        El-Hakk (الحق)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "h-k-k" olarak ele alır ve bir şeyin sabit, değişmez, sarsılmaz olması, yıkılmaması ve nesnel gerçeğe tam anlamıyla mutabık düşmesi anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'ın "hak ile" (bil-hakk) okunmasının, bu metnin içinde hiçbir batıl, hurafe, yalan veya abes barındırmadığı, baştan sona mutlak bir hikmet, amaç ve gerçeklikle indirildiği anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, anlambilimsel olarak "hak" kavramının Kur'an'da "batıl" (boş, asılsız, mitolojik yalan) kavramının zıddı olarak ontolojik bir ağırlık taşıdığını, ilahi vahyin hem ahlaki bir doğruyu hem de evrenin ardındaki mutlak, sarsılmaz nesnel ve kozmik gerçekliği bizzat temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ayetteki "bil-hakk" vurgusunun, okunan ayetlerin rastgele, keyfi veya şairane hezeyanlar olmadığını, varoluşun yasalarıyla birebir örtüşen, aklın ve kalbin onaylamak zorunda kaldığı varoluşsal bir kesinlik ve ciddiyet taşıdığını vurgular.

        Hadîs (حديث)

        İbn Fâris, kelimenin "h-d-s" kökünden türediğini ve temel anlamının yokken sonradan var olma, yenilik ve bir şeyin taze olması durumu olduğunu belirtir; konuşulan sözün ve anlatılan hikayenin de o an zihinde üretilip ortaya çıkması sebebiyle bu isimle anıldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insanın anlattığı, aktardığı veya duyduğu her türlü söz, haber ve anlatıya "hadîs" dendiğini, bu ayette ise müşriklerin Kur'an'ın hakikati karşısında tutundukları asılsız efsanelere, mitolojilere ve atalarından miras kalan anlatılara işaret edildiğini söyler. Gabriel Said Reynolds, kelimenin bu bağlamdaki kullanımının Kur'an'ın kendi kendini konumlandırma stratejisinin bir parçası olduğunu; Kur'an'ın kendisini mutlak ve en güzel söz (hadis) olarak merkeze yerleştirerek, Geç Antik Çağ'da Arap toplumunda dolaşımda olan diğer tüm dini ve kültürel anlatıların otoritesini sorguladığını ve hükümsüz kıldığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki "Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?" şeklindeki istifham-ı inkari (kınayıcı soru) üslubunun, ilahi kelamın mükemmelliği karşısında insanoğlunun başka herhangi bir anlatıya, ideolojiye veya habere sığınmasının anlamsızlığını ve mantıksızlığını vurgulayan çarpıcı bir retorik olduğunu savunur.

        Yü'minûn (يؤمنون)

        İbn Fâris, kelimenin "e-m-n" kökünden geldiğini ve kalbin sükunet bulması, yalanlanma ve aldatılma korkusunun ortadan kalkarak mutlak bir güvenin, tasdikin tesis edilmesi anlamını taşıdığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu ayetin semantik bağlamında iman etme eyleminin, sunulan sarsılmaz gerçeklik (hak) ve ilahi kelam (hadis) karşısında insanın zihinsel ve ruhsal bir teslimiyet göstererek, kendi varoluşsal güvenliğini bu ilahi kelama bağlaması anlamına geldiğini inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin fiil formatında (inanırlar/inanacaklar) ve hayret ifade eden bir soru cümlesi içinde kullanılmasının, müşriklerin psikolojik direncine ve algı körlüğüne yönelik ağır bir ironi barındırdığını; evrendeki ve vahydeki bunca açık, apaçık kanıta rağmen zihinlerini hakikate kapatanların, inanç ihtiyaçlarını sahte ve asılsız sözlerle (batıl hadislerle) tatmin etmeye çalışmalarındaki derin çelişkiyi yüzlerine vurduğunu tefsir eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X