Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Cin Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Cin Sûresi, 13. Ayet

    وَاَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدٰٓى اٰمَنَّا بِه۪ۜ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّه۪ فَلَا يَخَافُ بَخْساً وَلَا رَهَقاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ennâ lemmâ semi’nâ-lhudâ âmennâ bih(i)(s) femen yu/min birabbihi felâ yeḣâfu baḣsen velâ rahekâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ve biz doğru yol rehberini dinler dinlemez ona iman ettik; Rabb'ine iman eden kimse artık ne ziyandan ne de azıp sapmaktan korkar"

      Ve biz doğru yol rehberini dinler dinlemez ona iman ettik. Âyet metninde geçen “hüdâ” (الْهُدَى) “hakka çağrı” anlamına gelir. Kelimenin “hakka davet edildiğimiz kitap” anlamında olması da muhtemeldir. Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: “Biz hakka davet edildiğimiz Kuranı dinler dinlemez ona iman ettik”. Kur anın hakka davet ettiğini Allah Teâlâ’nın şu beyanında görmek mümkündür: “Gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden”. Yani ona davet eden. Yüce Allah, bu sûrenin başında da “Doğru yolu gösteren” diye bir beyanda bulunmuştur. Bu âyette geçen “hüdâ” kelimesinin “doğru yolu bulma” anlamında olması da mümkündür. Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: “Biz hidâyet kılavuzunu duyunca onun yoluna girdik”. Ebû Bekir el-Esam, cinlerin hidâyeti duyup da iman edinceye kadar kâfir olduklarını zannetmiş, “Cinler bundan önce hidâyet üzere olsalardı daha önce iman etmiş olurlardı ve bu durumda da daha önceden mümin oldukları için ona iman ettik’ demelerinin bir anlamı olmazdı” demiştir. Ancak sözü edilen delillerle cinlerin kâfir oldukları ispat edilmiş olmaz. Zira daha önceden mümin olmaları ve hidâyet rehberini duyunca daha önceki mücmel imanları dolayısıyla bu hidâyet rehberine de iman etmiş olmaları mümkündür. Şu mânadaki İlâhî beyanlara bakınca söylediklerimiz açık seçik anlaşılır: “İman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir”, “imanlarına iman katsınlar diye”. Netice olarak bu beyana, cinler daha önce mümin değillerdi de şimdi iman ettiler anlamında değil aksine önceki icmali imanları üzerine imanları artmış ve pekişmiştir mânasındadır. Yüce Allah’ın “Bizi dosdoğru yola ilet” meâlindeki beyanı da böyledir. Örnek verdiğimiz âyette de bu duayı yapanlar, aslında doğru yola iletilmişlerdi, fakat bu dua ile bize genel olarak hidâyet ettikten sonra doğru yola işaret ederek ve onu belirginleştirerek bizi o yola ilet demek istiyorlar. Cinlerin duydukları hidâyet davetinden dolayı iman etmeleri daha önce iman etmiş olmaları ile çelişmez. Aksine bundan önce de mümin olmaları ve sonra da Allah Teâlâ katından kendilerine gelen her kitaba iman etmiş olmaları mümkündür. Kendilerine sonradan gelenlere iman etmeleri, bundan önce müslüman olmadıklarını göstermez. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’ın Müminleri Ziyana Sokmayacağı ve Azıp Saptırmayacağı

      Rabb’ine îman eden kimse artık ne ziyandan ne de azıp sapmaktan korkar. Mûtezile mezhebini hariç tutarsak gerek cinlerden ve gerekse insanlardan hiçbir mümin Allah Teâlâ’nın kendisini ziyana uğratacağından ve saptıracağından korkmaz. Mûtezile mezhebi mensupları ise korkarlar. Çünkü onlar büyük günah işleyenlerin iman dairesinden çıktıklarını söylemezler, sonra da onların cehennemde ebedî olarak kalacaklarını savunurlar. Cehennemde ebedî olarak kalmakta ziyan ve sapma korkusu vardır. Hatta onda ziyandan daha fazlası bir korku vardır. Zira âyette yer alan “bahs” (بَخْسًا) “eksiklik” demektir. Ebedî kalmakta ise imanın faydası ile daha önce işledikleri salih amellerin menfaatinin gitmesi söz konusudur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Rabb’imiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma”. Mûtezile mensuplarına göre Allah Teâlâ onları yanılmaları ve unutmalarından ötürü cezalandırırsa zâlim olur. Bir başka âyetin meâli şöyledir: “Rabb’imiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma”. Mûtezile âlimleri, Cenâb-ı Hak onları doğru yola eriştirdikten sonra kalplerini saptırırsa bunun Onun tarafından yapılmış bir zulüm ve bir haksızlık olacağını ve onların, sonsuza kadar Rab’lerinin zulmüne mâruz kalma korkusu içinde kalacaklarını iddia ederler. Biz ise Allah Teâlâ onları unutma ve yanılmalarından dolayı cezalandırırsa bunun adalet, affederse bir lütuf ve bir nimet verme olacağını söylüyoruz. Yüce Allah’a bize adaleti ile muamele etmemesi için dua edip yakarıyoruz; adaleti ile muamele ederse helâk oluruz. Bu yüzden lütfu ve nimeti ile muamele etmesi için dua edip yakarıyoruz. Mûtezile’ye göre büyük günah işleyen bir kimsenin iyi amelleri kabul edilmez, böylece o kişi Allah’ın düşmanı haline gelir ve ebedî olarak cehennemde kalır. Halbuki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok İd Allah zerre kadar haksızlık etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir”. Kat kat karşılık verilmeye en lâyık olan iyilik ise Allah’a imandır. Dolayısıyla büyük günah işleyen kimsenin cehennemde ebedî kalması ve iman menfaatinin kendisinden giderilmesi söz konusu değildir. Allah Teâlâ, zâlimlerin söyledikleri yanlışlardan münezzehtir ve çok yücedir.

      Âyette geçen “bahsen velâ rahekâ” (بَخْسًا وَلَا رَهَقًا) kelimelerinin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birinci ihtimale göre “bahs” noksan demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Onun iyiliklerinden eksiltilmez”. “Rahak” ise “zulüm” demektir. Yüce Allah’ın “O” başkasının işlediği kötülükler üzerine yüklenmek süreliyle “ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar” meâlindeki beyanı da buna benzer. İkinci ihtimale göre “felâ ychâfu bahsen”, tövbe ettiği zaman iyilikleri kabul edilmeyecek diye korkmaz, “ve lâ rahekâ” ise yaptığı iyiliklerden herhangi birini lehine kaydetmeyerek haksızlık etmez demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Semi’nâ (سَمِعْنَا)

        İbn Fâris, s-m-a (se-me-a) kökünün temel işlevinin sesleri algılama ve kulağa gelen titreşimleri fark etme üzerine kurulu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki işitme eyleminin sadece fizyolojik bir duyum değil, aynı zamanda kalbin kabulüne ve zihnin idrakine yol açan bir anlama süreci olduğunu, dolayısıyla hidayet mesajının cinler tarafından tam bir kavrayışla karşılandığını vurgular. Toshihiko Izutsu, cinlerin bu ifadesinin ilahi mesajla kurulan ilk ve en hayati bilişsel teması temsil ettiğini, Kur'an semantiğinde bu tür bir "işitme"nin doğrudan bir eylem ve iman kararı doğurduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada pasif bir duyumdan ziyade, mesajın içeriğine yönelik bilinçli bir yönelimi ve bu yönelimin sonucunda gerçekleşen hidayet buluşmasını nitelediğini ifade eder.

        El-Hudâ (الْهُدَىٰ)

        İbn Fâris, h-d-y (he-de-ye) kökünün birine lütufla yol göstermek, rehberlik etmek ve onu hedefine ulaştırmak anlamlarına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada "Kur'an" kelimesi yerine kullanılmasının, onun mutlak bir hidayet rehberi olma vasfını öne çıkardığını, cinlerin Kur'an'ı duyduklarında onu doğrudan doğruya "yol gösterici" olarak isimlendirdiklerini belirtir. Toshihiko Izutsu, hidayet kavramının Kur'an'ın etik ve teolojik yapısında insanın ontolojik yönelimini belirleyen en merkezi terim olduğunu ve cinlerin bu kavramı kullanarak duydukları mesajın mahiyetini tanımladıklarını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, el-Hudâ ifadesinin burada belirli (marife) olarak gelmesinin, cinlerin zihnindeki o beklenen ve biricik kurtuluş yolunu temsil ettiğini vurgular.

        Âmennâ (آمَنَّا)

        İbn Fâris, e-m-n (e-me-ne) kökünün temelinde güven, korkunun zıttı olan emniyet ve bir şeyi gönül huzuruyla tasdik etmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki imanın içsel bir huzurla birleşen sarsılmaz bir kabulü ifade ettiğini, cinlerin hidayeti duyar duymaz bu güven alanına dahil olduklarını belirtir. Toshihiko Izutsu, iman kelimesinin bu bağlamda bir "bağlanma" (commitment) olduğunu ve cinlerin bu kararlılıkla eski, temelsiz inançlarından tamamen koptuklarını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin geçmiş zaman (mâzi) kipiyle kullanılmasının, hidayetle buluşma ve iman etme arasındaki sürenin kısalığına, imanın hiç tereddüt edilmeden anında gerçekleştiğine işaret ettiğini ifade eder.

        Yu’min (يُؤْمِنُ)

        İbn Fâris, e-m-n (e-me-ne) kökünün aynı zamanda bir emaneti koruma ve birine tam anlamıyla güvenme bilinci taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, iman etmenin statik bir durumdan ziyade sürekli bir eylem ve hal olduğunu, ayetteki geniş zaman (muzari) formunun ise imanın devamlılığına ve her kim bu emniyet dairesine girmeyi seçerse onun bu ilahi koruma altına alınacağına dair evrensel bir yasayı ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir şart cümlesinin parçası olarak, imanın sonucunda elde edilecek olan psikolojik ve ontolojik güvenliğin ön koşulunu temsil ettiğini analiz eder.

        Rabbihi (رَبِّهِ)

        İbn Fâris, r-b-b (re-be-be) kökünün malik, efendi, bir şeyi ıslah eden ve koruyan anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rab kelimesinin bir şeyi aşama aşama kemale erdiren ve onu her türlü tehlikeden muhafaza eden "terbiye edici" vasfının burada cinlerin Allah ile kurduğu yeni ve samimi aidiyet bağını nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerindeki "yüce efendi" anlamının Kur'an'da şefkatli bir yaratıcı ve yönetici vasfıyla birleştiğini savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu terimin seçilmesinin, imanın sadece bir düşünceyi kabul etmek değil, aynı zamanda mutlak bir otoriteye teslimiyet ve o otoritenin sınırsız himayesine girmek olduğunu vurguladığını analiz eder.

        Yehâfu (يَخَافُ)

        İbn Fâris, h-v-f (he-ve-fe) kökünün bir zarar ihtimaline veya hoşlanılmayan bir duruma karşı duyulan endişe ve korku manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, havf kavramının gelecekteki bir sıkıntıdan korunma refleksi olduğunu, ayette ise iman eden kişinin bu temel varoluşsal kaygıdan ilahi güvenceyle kurtulacağına işaret edildiğini söyler. Toshihiko Izutsu, iman ve korku arasındaki semantik ilişkiyi incelerken, gerçek imanın varlığı (ve cini) mahlukattan gelen her türlü korkudan azade kılıp sadece ilahi haşyete yönelttiğini, bu durumun kişiye dünyevi bir cesaret ve huzur verdiğini analiz eder.

        Bahsen (بَخْسًا)

        İbn Fâris, b-h-s (be-ha-se) kökünün bir şeyi noksanlaştırmak, eksiltmek ve hakkını tam olarak vermemek aslına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bahs kelimesinin özellikle bir karşılığın veya ödülün haksız bir müdahaleyle azaltılması anlamına geldiğini, ayette ise iman edenlerin emeklerinin asla zayi edilmeyeceği ve karşılıklarının niceliksel olarak eksiltilmeyeceği yönündeki ilahi garantiyi temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada ahiretteki ödülün azalması veya yapılan iyiliklerin görmezden gelinmesi korkusunu ortadan kaldırdığını, adaletin tam tecelli edeceğine dair bir vurgu barındırdığını analiz eder.

        Rehekâ (رَهَقًا)

        İbn Fâris, r-h-k (re-he-ke) kökünün bir şeyi bütünüyle kuşatmak, örtmek ve birine haksızlık ederek üzerine ağır yük yüklemek anlamlarına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, rehek kavramının kişiyi bunaltan, onurunu zedeleyen ve onu günaha veya derin bir ruhsal sıkıntıya sokan baskı manasına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu terimin kişinin üzerine çöken ağır bir zulüm, rezillik veya aşağılanma halini ifade ettiğini, ayette ise müminin ne bir eksikliğe (bahs) ne de bu tür bir niteliksel haksızlığa/aşağılanmaya maruz kalmayacağının altının çizildiğini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, rehek kelimesinin burada özellikle insanın veya cinin psikolojik dünyasına yapılan bir haksızlığı ve ruhsal baskıyı temsil ettiğini, imanla gelen mutlak emniyetin bu tür bir zulmü tamamen dışladığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X