Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 283. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 283. Ayet

    وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in kuntum ‘alâ seferin velem tecidû kâtiben ferihânun makbûda(tun)(s) fe-in emine ba’dukum ba’dan felyu-eddi-lleżî i/tumine emânetehu velyetteki(A)llâhe rabbeh(u)(k) velâ tektumû-şşehâde(te)(c) vemen yektumhâ fe-innehu âśimun kalbuh(u)(k) va(A)llâhu bimâ ta’melûne ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yolculuk halinde olup yazıcı bulamadığınız takdirde borçludan alınacak rehin yeterli olur. Eğer birbirinize güvenip de rehin almıyorsanız, güvenilen kimse emaneti ödesin ve Rabb’i olan Allah’tan korksun. Bir de şahitliği, görüp bildiklerinizi gizlemeyin; onu gizleyen kimse kalbinin günahkar olduğunu unutmamalıdır. Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir.

      Yolculuk halinde olup yazıcı bulamadığınız takdirde borçludan alınacak rehin yeterli olur. Daha önce zikrettiğimiz üzere alışveriş ve ödünç vermede kayıt yapılması ve şahit tutulmasının hikmeti -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- küçük büyük bütün hakların korunması, borçluları inkar etmeye sevk etmemesi ve büsbütün unutmamaları için hatırlatmaya vesile olmasıdır. Rehinleşme de buna benzemektedir: Borç ödemesini ertelemesinler, unutmayıp hafızalarında tutsunlar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ayetin bu kısmında fiilen alınmadığı (kabz) takdirde rehin vermenin caiz olmadığının delili bulunmaktadır, çünkü rehin iki maksada yönelik alınır. Birincisi, rehine konu teşkil eden eşya sahibinden alınıp sağlayacağı bütün menfaatlerden uzak tutulduğu takdirde eşyanın sahibi unutmaz ve borcunu ödeyip iade edilmesini ister. Rehin eşyası sahibinin elinde bulunduğu halde ise onu geri almak için borcunu ödemeye gayret göstermez. Bu sebepledir ki rehin eşyasının mutlaka fiilen alınmış olması gerekir dedik. İkincisi, alacaklının rehin almasının bir amacı da her hangi bir halin vuku bulması durumunda alacağını bu eşyadan sayıştırıp almasıdır, bunu da yapabilmesi için rehin eşyasını elinde bulunması gerekir; yahut da alacaklının miktarından düşürme veya verilememe gibi bir problemle karşılaşmadan süresi bitince hakkını almasına yöneliktir.

      Rehin eşyasının fiilen ele geçirilmemesi halinde işlemin meşruiyet kazanmamasının bir başka yorumu da şöyledir ki rehin eşyası bir belge durumundadır, belgenin alıkonmaksızın ve sağlayacağı faydalara engel olunmaksızın rehin verenin elinde bulunmasının hukuka uygun bir yönü yoktur. Belirttiğimiz üzere insanların birbirinden ödünç talep etmelerinin sebebi ellerinde bir belgenin bulunması hedefine yöneliktir. Söz konusu eşya ancak rehin alanın elinde bulunup asıl sahibinden engellenmesi halinde belge niteliği taşır. Görmez misin ki Kur'an, alışveriş yapan tarafların rehin olmaksızın birbirinden emin olmaları halinde kendisine güvenilen borçluya emaneti yerine getirmeyi emretmiştir. Şayet rehin, sahibinin elinde de bulunması halinde hukuki bir değer taşısaydı rehin hakkında da emanetin yerine getirilmesinden söz edilir ve tefsirini yapmakta olduğumuz ayette görüldüğü üzere rehnin alınmasından bahsedilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu sebepledir ki rehin eşyası alacaklı tarafından alınıp sağlayacağı faydalar sahibinden engellenmedikçe meşru olmaz, biçimindeki kanaatimizi belirtmiş olduk.

      Eğer birbirinize güvenip de rehin almıyorsanız, güvenilen kimse emaneti ödesin. Bu beyanda rehinin tazmini (tazmin) ve rehin eşyasından alacağın tahsiline dair delil bulunmaktadır, çünkü Cenab-ı Hak tarafların birbirinden emin olması halinde rehinsiz yapmayı emretmiş, fakat rehinin bulunması halinde bunu yerine getirmekten bahsetmemiştir. Şayet alacağın tahsil edilmesini rehin içinde bulunuyor kılmasaydı, rehinin mevcut olmadığı konumda belirttiği gibi bunda da yerine getirmekten bahsederdi. Ayetin bu örgüsü rehinin bulunması halinde alacağın ondan tahsil edilmesinin caiz olduğunu, rehinin yok olması halinde alacağın da ortadan kalkacağını göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Eğer birbirinize güvenip de rehin almıyorsanız, güvenilen kimse emaneti ödesin ve Rabb’i olan Allah’tan korksun. Bu ilahi beyanda şirket halinde yapılan işlemlerde de kayıt yapılmasının gerektiğini söyleyenlerin telakkisini destekleyen delil vardır. Bu tür işlemlerde Allah'tan korkma ve emaneti yerine getirme noktasında beraberlik ve ortaklığın bulunduğu kaydedilir, zira iki ortaktan her biri bu prensipler açısından ötekinden emindir. Bu sebepledir ki Allah korkusu ve emanetin yerine getirilmesinden söz edilmiştir, aziz ve celil olan Allah'ın, tefsirini yapmakta olduğumuz ayette bu iki esası belirtilmesi gibi.

      Bir de şahitliği, görüp bildiklerinizi gizlemeyin; onu gizleyen kimse kalbinin günahkar olduğunu unutmamalıdır. Allah Teala ayetin bu kısmında kalbin günahkarlığını hatırlatmıştır; günahın asıl merkezi kalptir, ancak bu merkezden organlara dağılır ve dış alemde görülür, nitekim bir hadiste, “İnsan bedeninde öyle bir et parçası vardır ki o iyi ve doğru bir düzen içinde bulunursa beden de doğru bir düzen içinde olur, o bozuk ve hastalıklı olursa beden de bozulur” buyrulmuştur.

      {İmam Matüridi (r.h.) şöyle dedi:} Ayetin bu kısmında günahların hangi yolla olursa olsun kalbe yöneldiğinin delili bulunmaktadır, bunun içindir ki Allah onu günahkar diye nitelemiştir, şu beyanlarında da olduğu gibi. “Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz, kalplerinizin azmettiği yeminlerden ötürü ise sorumlu tutar”, “Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yoktur, fakat kalplerinizin bile bile yöneldiği şeylerde günah vardır”.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sefer (سَفَرٍ)

        İbn Fâris, s-f-r kökünün bir şeyi açığa çıkarmak, örtüyü kaldırmak ve parlamak anlamlarına geldiğini, yolculuğun da kişinin ahlakını ve karakterini açığa çıkardığı için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kişinin evinden ayrılarak mesafe kat etmesi demek olan bu kelimenin, ayette hukuki işlemleri kayda geçirecek yazıcı veya şahit bulmanın zor olduğu istisnai bir duruma atıf yaptığını ifade eder.

        Kâtib (كَاتِبًا)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün harfleri bir araya dizmek, yazmak ve kaydetmek anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, ayetin bağlamında yolculuk anında borç sözleşmesini resmi veya sivil olarak adil bir şekilde kayda geçirecek kişinin fiziksel yokluğunu ifade ettiğini belirtir.

        Rihân (رِهَانٌ)

        İbn Fâris, r-h-n kökünün bir şeyi sabit kılmak, rehin vermek ve alıkoymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, borca karşılık teminat olarak alınan mal olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, rehin kurumunun, yazılı akdin yapılamadığı yolculuk gibi durumlarda taraflar arasında güveni tesis eden alternatif bir hukuki teminat sistemi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, rehnin sadece güveni sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda iktisadi hayatta borç akışının tıkanmamasını sağlayan pratik bir sosyo-ekonomik araç olduğunu analiz eder.

        Makbûda (مَقْبُوضَةٌ)

        İbn Fâris, k-b-d kökünün bir şeyi avuç içine almak, sıkıca tutmak ve teslim almak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rehnin hukuken geçerli olabilmesi için fiilen teslim alınması, ele geçirilmesi gerektiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu sıfatın, rehnin sadece sözlü bir taahhüt olarak kalamayacağını, alacaklının eline fiilen geçen somut bir fiziki teminat olması gerektiğini değişmez bir hukuki şart olarak ortaya koyduğunu vurgular.

        U'tumine (اؤْتُمِنَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün ruh sükuneti, korkunun yokluğu ve güven içinde olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, birine güvenmek ve onu emin bilmek olan bu edilgen fiilin, rehin veya yazılı belge olmaksızın sadece karşılıklı itimada dayalı borç verme işlemini anlattığını söyler.

        Emânet (أَمَانَتَهُ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünden türeyen kelimenin hıyanetin zıddı olarak kişiye güvenilerek bırakılan şey olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, emanet kavramının İslam ahlakının temel omurgalarından biri olduğunu, hukuki baskı araçlarının (yazı, şahit, rehin) ortadan kalktığı noktada insanın doğrudan içsel ahlakına ve Allah inancına müracaat edildiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, burada emanetin hem borcu hem de iade edilmek üzere bırakılan rehin malı kapsadığını, her iki durumda da karşılıklı güvenin ihlal edilmemesinin kesin bir emir olduğunu belirtir.

        Yu'eddi (يُؤَدِّ)

        İbn Fâris, e-d-y kökünün bir şeyi yerine ulaştırmak, bir yükümlülüğü yerine getirmek ve borcu ödemek anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hakkı sahibine eksiksiz ve zamanında teslim etmek eylemi olduğunu ifade eder.

        Rabbehu (رَبَّهُ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek, malik ve sahip olmak anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, terbiye eden ve aşama aşama kemale erdiren mutlak sahip demek olduğunu, bağlam içinde insanın gizli işlemlerinde dahi gözetleyici olan ilahi otoriteyi ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine işaret ederek "efendi, sahip" anlamından Kur'an'ın bu kelimeyi nasıl derin bir teolojik, ahlaki ve murakabe (gözetim) boyutu kazandırarak yeniden şekillendirdiğini analiz eder.

        Tektumû (تَكْتُمُوا)

        İbn Fâris, k-t-m kökünün bir şeyi kasten gizlemek, örtmek ve sır tutmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bilinen bir gerçeği, özellikle hakkın ortaya çıkmasını sağlayacak olan şahitliği kasten saklamak eylemini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şahitliğin gizlenmesinin salt hukuki bir cürüm olmasının ötesinde, ayetin devamında doğrudan kalbin günahkârlığına bağlanarak İslam ahlakında affedilemez ağır bir sapma olarak tanımlandığını vurgular.

        Şehâdet (الشَّهَادَةَ)

        İbn Fâris, ş-h-d kökünün bir olaya bizzat hazır bulunmak, görmek ve bilineni kesin bir dille beyan etmek anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kesin bilgiye dayalı tanıklığın, adaletin tesisinde hayati öneme sahip olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam toplumunda şahitliğin sadece sosyo-hukuki bir kamusal görev değil, hakkın ortaya çıkması ve adaletin tecellisi için doğrudan Allah'a karşı yerine getirilmesi gereken ontolojik ve dini bir sorumluluk olduğunu analiz eder.

        Âsim (آثِمٌ)

        İbn Fâris, e-s-m kökünün insanı iyilikten alıkoyan şey, gecikmek ve günah anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cezayı gerektiren, kişiyi sevaptan ve haktan alıkoyan kasıtlı ve ağır fiil olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, ism (günah) kavramının Kur'an'ın ahlaki lügatinde basit bir hata veya hukuki ihlalin ötesinde, kişinin varoluşsal olarak ilahi düzenden sapmasını ve derin bir ruhsal kirliliği ifade ettiğini belirtir.

        Kalb (قَلْبُهُ)

        İbn Fâris, k-l-b kökünün bir şeyi çevirmek, döndürmek ve içini dışına çıkarmak anlamına geldiğini, sürekli değişime uğradığı için insanın idrak merkezine bu ismin verildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, insanın anlayan, karar veren ve niyet eden merkezi olduğunu; şahitliği gizleme fiilinin bedensel bir eylemden ziyade doğrudan niyetin ve iç dünyanın yozlaşması olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın tasvirlerinde kalbin sadece biyolojik bir organ değil, ahlaki sorumluluğun ve inancın yegâne karargâhı olduğunu; günahın doğrudan kalbe nispet edilmesinin işlenen cürmün kişinin ontolojik özünü kararttığını gösteren muazzam bir edebi ve ahlaki ağırlık taşıdığını analiz eder.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün bir işi yapmak, çalışmak ve bilinçli eylemde bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir hareketten (fiil) farklı olarak irade ve kasıtla yapılan iş olduğunu; ayette insanın gizli (şahitliği saklama) veya açıkta yaptığı her türlü ahlaki eyleme işaret ettiğini açıklar.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin mahiyetini ve gerçeğini kesin bir işaretle kavramak anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın her şeyi, kalplerin gizlediği niyetler dahil olmak üzere mutlak ve eksiksiz bir şekilde bilmesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, hukuki otoritelerin, yazıcıların veya şahitlerin ulaşamayacağı gizli borç ilişkilerinde veya kasıtlı gizlenen tanıklık durumlarında, Allah'ın bu sıfatının devreye girerek inananlar üzerinde mutlak bir otokontrol ve kusursuz bir ilahi adalet mekanizması oluşturduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X