Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 282. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 282. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـٔاًۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهاً اَوْ ضَع۪يفاً اَوْ لَا يَسْتَط۪يعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواۜ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغ۪يراً اَوْ كَب۪يراً اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَه۪يدٌۜ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû iżâ tedâyentum bideynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(u)(c) velyektub beynekum kâtibun bil’adl(i)(c) velâ ye/be kâtibun en yektube kemâ ‘allemehu(A)llâh(u)(c) felyektub velyumlili-lleżî ‘aleyhi-lhakku velyetteki(A)llâhe rabbehu velâ yebḣas minhu şey-â(en)(c) fe-in kâne-lleżî ‘aleyhi-lhakku sefîhen ev da’îfen ev lâ yestatî’u en yumille huve felyumlil veliyyuhu bil’adl(i)(c) vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum(s) fe-in lem yekûnâ raculeyni feraculun vemraetâni mimmen terdavne mine-şşuhedâ-i en tedille ihdâhumâ fetużekkira ihdâhume-l-uḣrâ(c) velâ ye/be-şşuhedâu iżâ mâ du’û(c) velâ tes-emû en tektubûhu saġîran ev kebîran ilâ ecelih(i)(c) żâlikum aksetu ‘inda(A)llâhi veakvemu lişşehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû(s) illâ en tekûne ticâraten hâdiraten tudîrûnehâ beynekum feleyse ‘aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ(k) ve eşhidû iżâ tebâya’tum(c) velâ yudârra kâtibun velâ şehîd(un)(c) ve-in tef’alû fe-innehu fusûkun bikum(k) vettekû(A)llâh(e)(s) veyu’allimukumu(A)llâh(u)(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süreye bağlı olarak borçlandığınız zaman onu yazın. Bir yazıcı aranızdaki borçlanmayı tarafsız olarak kaydetsin. Hiçbir yazıcı Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmamalı, her şeyi aynen yazıya geçirmelidir. Borçlanan kimse de akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah'tan korksun da borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Şayet borçlunun akli veya bedeni bir zaafı bulunur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmiyorsa menfaatini korumakla yükümlü bulunan kimse adil bir şekilde yazdırsın. İçinizden iki erkek şahit tutun. Eğer iki erkek bulunamazsa doğruluklarından emin olacağınız şahitlerden bir erkek ile -birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması için- iki kadın şahit olsun. Şahitler çağrıldıklarında bildiklerini söylemekten kaçınmasın. Küçük olsun büyük olsun her şeyi vadesiyle birlikte yazmaktan geri kalmayın. Böyle yapmanız Allah nezdinde adalete daha uygun, ispatlamak için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize daha elverişlidir. Ancak aranızda yaptığınız peşin ticaret müstesna, bu durumda onu kayda geçirmemenizden dolayı size yüklenecek bir vebal yoktur. Alış veriş yaptığınızda da şahit tutun. Ancak yazana da şahitlik edene de asla zarar verilmemelidir. Böyle bir şey yapacak olursanız şüphe yok ki bu sizin için itaatsizlik manasına gelir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun gerekli olan şeyleri size öğrettiğinin bilincinde olun. Allah her şeyi bütün yönleriyle bilendir.

      Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süreye bağlı olarak borç alıp verdiğiniz zaman. Bu ayette, sonradan teslim edilecek bir malı peşin parayla satın alma (selem) işleminin meşru olduğuna dair delil bulunmaktadır, borç alıp verdiğiniz zaman mealindeki beyandan anlaşılacağı üzere. Çünkü, "müdayene" kavramı iki kişinin gerçekleştirdiği işi gösterir, bu ise selem işleminin kendisidir, zira selem iki taraf arasında bir borçlanma durumudur. İbn Abbas'tan rivayet edilen açıklama da bu esas üzerine oturmaktadır: "Ödenmesi gereklilik arzeden selem işleminin, Allah'ın Kur'an-ı Kerim'inde meşru kıldığı hususlardan biri olduğuna şahadet ederim". İbn Abbas bu sözünün ardından tefsirini yapmakta olduğumuz ayeti okumuştur. Hz. Peygamber'den (s.a.) karşılıklı borçlanma şeklindeki alışverişi yasakladığına dair nakledilen haber ise malın, fiilen teslim alınmaması şekline aittir. Bun delili de taraflardan birinin, alışverişin konusunu teşkil eden malı fiilen aldığı (kabz) takdirde karşılıklı borçlanmanın meşruiyetidir.

      Diğer bir grup alim ise borç alıp verdiğiniz zaman mealindeki beyanın ayni (mal) bir şeyi borçlanma mukabilinde belirlenmiş bir süreye bağlı olarak satmaktan ibarettir, şeklinde kanaat belirtmiştir. Satanla satın alana 'mütebaiayn' denildiği gibi bu alışverişe de karşılıklı borçlanma "tedayün" denilmiştir; çünkü tasvir edilen alışverişte taraflardan her biri bir yönüyle satıcı, bir yönüyle de alıcı durumundadır, "müdayene" ve "tedayün" de aynı anlama gelir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Belirlenmiş bir süreye bağlı olarak. İnsanlar nezdinde para peşin mal veresiye (islaf, İslam, sellem) biçiminde yaygınlaşan alışveriş türünde yaygın uygulama süre belirlemesinin ihmal edilmemesi şeklindedir, binaenaleyh selem alışverişinde süre belirlemesi örf açısından şart olup fiilen bunun yapılmaması şartı, sonucu değiştirmez. Zaten satıcı malı ileride temin edeceği için şu anda teslim edememektedir, kendisini selem alışverişi yapmaya sevk eden şey şu andaki ihtiyacıdır, o ileriye matuf akdi yaparken malı ikinci bir vakitte teslim etmeyi göz önünde bulundurur, zira böylesinin malı o sırada mevcut olsaydı başka bir işleme muhtaç olmazdı. Ne var ki ileriye matuf belli bir zamana bağlı olarak malını satar ve ihtiyacını görür ve büyük bir sıkıntıya maruz kalmaz. Sonuç olarak selem alışverişinde süre belirlemesi yapılmasa da örf açısından yapılmış gibi olur. Şu halde süre belirlemesinin kasten yapılmaması durumunda alışveriş hükümsüz olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu beyan da aynı esasa dayanmaktadır: "Selem alışverişi yapan kimse bilinen ölçü ve tartı çerçevesinde ve belirlenmiş süre içinde yapsın".

      Aziz ve celil olan Allah, onu yazın, buyurmak suretiyle borçlanma yoluyla yapılan alışverişin kaydedilmesini emretmiştir. Bunun sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır ki satıcı bedelini almak suretiyle ihtiyacını yerine getirmiş, öbürü ise mala ulaşamamıştır. Muhtemeldir ki bu durum, satıcıyı, alıcının hakkını inkar etmeye sevk eder. Aziz ve celil olan Allah hakkın inkar edilmemesi için alışverişin kayda geçirilmesini emretmiştir, zira satıcı, alışverişin kayda geçirilip şahitlerle de pekiştirildiğini hatırlayınca inkar yoluna sapmaktan vazgeçer. Bu husus, "Sizin için kısasta hayat vardır" mealindeki ilahi beyanda yaptığımız yoruma benzemektedir. Şöyle ki, kişi kendisinin kısas yoluyla öldürüleceğini düşününce başkasını öldürmeye girişmez. Üzerinde durduğumuz meselede de satıcı, akdin borç olarak üzerine kaydedildiğini düşününce inkar etmesi halinde, yalancılığının ortaya çıkmasından ve insanlara karşı mahcup olmaktan endişe ederek vazgeçer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Buna mukabil peşin alışverişte durum farklıdır, çünkü iki taraftan her biri diğerine paralel olarak amacına ulaşmaktadır. Binaenaleyh bu durumda herhangi bir şeyi inkar etmenin anlamı yoktur. Bunun içindir ki peşin alışverişte kayıt altına alınma emredilmemiş, borçlanma yoluyla olan durumda ise gerekli görülmüştür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Borçlanma yoluyla yapılan alışverişin başka bir yönü de bulunmaktadır. Şöyle ki, borçlu yapılan akdi unuttuğundan onu inkar eder, yahut da bir kısmını unutur, bir kısmını hatırlayabilir, bunun için Cenab-ı Hak kayıt altına alınmasını emretmiştir, ta ki kaydın bulunmaması sebebiyle başkasının hakkı zayi olmasın. Fakat peşin alışverişte böyle bir şey söz konusu değildir, bu sebeple iki tür alışveriş ayrı ayrı konuma sahip olmuştur.

      İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Unutma çekişmeyi, çekişme de ayrılığı doğurur, bunda ise huzurun bozulması söz konusudur. Bu sebeple Allah kötü sonucun def edilmesi, hakkın yerine getirilmesi ve çekişmelerin ortadan kaldırılması hikmetine bağlı olarak kayıt altına alınmasını emretmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Borçlanma yoluyla yapılan akdin kayda alınışının dini-hukuki konumu hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları bunun gerekli ve lüzumlu (farz) olduğunu söylemiş ve bunun için ancak aranızda yaptığınız peşin ticaret müstesna, bu durumda onu kayda geçirmemenizden dolayı size yüklenecek bir vebal yoktur mealindeki beyanla istidlalde bulunmuştur. Çünkü ayetin bu kısmı peşin alışverişte vebal olmadığını haber vermiştir, borçlanma yoluyla yapılan alışverişte kayıt altına alınma vacib olmasaydı peşin olanından vebalin kaldırılmasının bir anlamı kalmazdı; şu halde kaydın borçlanma türünde gerekli olduğu ortaya çıkmıştır ki peşinde vebalin kaldırılmış olması bunu gösterir. Bize gelince, sözü edilen kayıt farz değildir, çünkü aziz ve celil olan Allah, "Yolculuk halinde olup yazıcı bulamadığınız takdirde borçludan alınacak rehin yeterli olur" diye buyurmuş ve devamını şöyle belirtmiştir: "Eğer birbirinize güvenip de rehin almıyorsanız, güvenilen kimse Rabb'i olan Allah'tan korksun ve emaneti ödesin". Cenab-ı Hak bu ayette kayıt yerine rehin almayı belirtmiş, sonra da birbirlerine güvenmeleri halinde rehnin de alınamayacağını söylemiştir. Şimdi borçluya güvenmesi halinde kayıt yerine konulabilecek rehin almayı terk etmesi kişi için mümkün olunca yine güvenmesi halinde yazmayı terk etmesi de imkan dahiline girer. Zira bir şeyin aslı, farz olma özelliği taşıyorsa güven niteliğine dayanılarak onun bedelini terk etmek ihtimal dahilinde bulunmaz. Ancak bunun yapılmasının caiz oluşu kayıt altına alma fiilinin farz ve lazım olmadığı ortaya çıkar. Nihal gerçeği bilen Allah'tır.

      Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Borçlanma türü alışverişinde akdin kayıt altına alınmasının farz olmaması ihtimal dahilinde görünmemektedir, çünkü bu işlemden sağlanabilecek en önemli şey hakkın korunmasıdır; alacağını biraz önce temas edildiği şekilde duyduğu güvene dayanarak rehinsiz bırakması mümkün olan birinin onu kayıt altına alma yoluyla korumayı da terk etme serbestliğine sahiptir.

      Şu da var ki, bahis konusu edilen kayıt herhangi bir akit veya akdin bozulması konusunda değildir ki vacibtir veya ihtiyaridir diye kendisinden söz edilsin, kayıt sadece hak sahibi için ihtiyatlı bir tedbirdir, istediği takdirde onu terk etmesi de normaldir. Nihal gerçeği bilen Allah'tır.

      Bir yazıcı aranızdaki borçlanmayı tarafsız olarak kaydetsin. Şöyle ki, yazıcı güvenilen biri konumunda olup emanet edilen şeyin gereğini yerine getirmeli, kendisine söylenene ilave veya eksiltme yapmayarak iyi niyet ve emanet şuuru içinde hareket etmelidir. Zaten iki kişi arasında hakem tayin edilen herkese düşen görev adalet, iyi niyet ve emanet duygusu içinde hükmetmektir, şu ayet-i kerimelerde belirtildiği üzere: "İnsanlar arasında hüküm vereceğiniz zaman adaletle davranmanızı emreder"; "içinizden adalet sahibi iki kişi buna hükmeder"; "İçinizden adalet sahibi kişiyi şahit tutun".

      Hiçbir yazıcı Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmamalı, her şeyi aynen yazıya geçirmelidir. Bazıları şöyle bir açıklama yapmıştır: İslamiyet'in ilk dönemlerinde yazı yazanların sayısı azdı, bu sebeple yazmaktan kaçınmaları yasaklanmıştır, çünkü bu durumda insanların meşru hukukunun ortadan kalkıp yok olması söz konusuydu. Bu gün ise yazmaktan vazgeçmede bir sakınca bulunmamaktadır. Çünkü ihtiyaç sahibi ücret karşılığında yazacak kimseleri bulabilir ve sonuç olarak hakkı zayi olmaz. Ayetin bu kısmı diğer bir yoruma da açıktır. Şöyle ki, hiçbir yazıcı yazmaktan kaçınmasın demek hiçbir yazıcı akdi kayda alacağı sırada adaletle yazmaktan vazgeçmesin, yani kişinin yazmama hakkı varsa da yazdığı takdir de mutlaka adaletle davranmalıdır. Nihal gerçeği bilen Allah'tır.

      Allah'ın kendisine öğrettiği gibi: Ayetin bu kısmı Mütezile'nin çelişkisini ortaya koymaktadır. Zira onlar Allah öğretmese de insan yazar demekte, aziz ve celil olan Allah ise kendisinin öğretmesi suretiyle yazabileceğini haber vermektedir. Şayet Allah'ın öğretmesi sadece öğrenme sebeplerini lütfetme manasına gelseydi, "Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik" mealindeki beyanının anlamı kalmazdı, çünkü yazı yazma sebepleri zaten Resulullah'a verilmişti. Ayetin bu kısmında yer alan "adl" kelimesi yerinde değindiğimiz üzere tarafların anlaştığı miktara ilave ve eksiltme yapmamaktır. Adlin temel anlamı her şeyi yerli yerine koymaktan ibarettir.

      Borçlanan kimse de akdi yazdırsın. Yani üzerindeki borcunu. Rabb'i olan Allah'tan korksun da borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Yani katibe borcundan daha az bir kayıt koydurmasın ve ondan hiç bir şey eksiltmesin. Bu ilahi beyanda karşılıklı borçlanma alışverişinde asıl söz sahibi borçlunun olduğuna dair işaret vardır, zira Cenab-ı Hak alacaklının hakkından daha az yazdıran borçluya yönelik uyarı yapmıştır.

      Şayet borçlunun akli veya bedeni bir zaafı bulunur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmiyorsa menfaatini korumakla yükümlü bulunan kimse adil bir şekilde yazdırsın. Bazıları burada sayılan insan tiplerinin hepsinin aynı olduğunu ileri sürmüştür: "Sefih", zayıf ve yazdırmaya gücü yetmeyen kimsedir. Diğerleri ise farklı olduklarını belirtmiştir. Şöyle ki, sefih çocuk demek olup onun adına velisi yazdırır, zayıf yazdırmaya gücü yetmeyen hastadır. Yazdırmaya gücü yetmeyen ise yazdırmasını bilmeyen cahil kimsedir.

      Ayetin bu kısmında yer alan veli kavramına gelince, bazıları velinin hak sahibi yani alacaklı olduğunu söylemiştir. Bu kimse borçlunun huzurunda adalet çerçevesinde alacağını yazdırır, ta ki yazıcı alacağına ilave de bulunmasın, şayet ilave veya eksiltme yapacak olursa hak sahibi müdahale eder. Diğerleri ise veli çocuğun vasisi yahut da neseb yoluyla yakınıdır, demişlerdir.

      Hacir (hacr, malında tasarrufta bulunmaktan alı konma) meselesine gelince, Ebû Hanife hacrin kişiyi akit yapmaktan engellemediğini söylemiş, Muhammed b. Hasan [eş-Şeybani] ise hacir altına alınan (mahcur) kişinin yapacağı akitlerin caiz olmadığını, bu tür işlemleri velisinin üstlenmesi gerektiğini belirtmiş ve şu beyanın zahiri anlamıyla istidlalde bulunmuştur: Şayet borçlunun akli veya bedeni bir zaafı bulunur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmiyorsa menfaatini korumakla yükümlü bulunan kimse adil bir şekilde yazdırsın. Ona göre Allah yazdırma yetkisini hacir altına alınan kişiye (mahcur) değil velisine tanımıştır, şayet mahcurun yazdırma yetkisi bulunsaydı bunun başkasına verilmesinin anlamı kalmazdı, demek ki caiz değildir. Ebu Hanife'ye gelince, o borçlandığınız zaman mealindeki beyana dayanarak bunu caiz görmüştür. Görüldüğü üzere ayet borçlanmaya imkan tanımıştır, bu husus hacrin akde ve borçlanmaya engel teşkil etmediğini kanıtlamaktadır. Bir de akli zaafı bulunan (sefih) kimse sahip olduğu velayet hak ve iznini hükümdardan değil Allah Teala'dan elde etmiştir, velayet hakkını hükümdardan almayan kimsenin onun tarafından hacredilmesi meşru değildir.

      İçinizden iki erkek şahit tutun. Allah alışverişin işlerlik kazanması için şahit tutmayı şart koşmamıştır. Şu halde buradaki ilahi beyan ayetin baş kısmında geçen "onu yazın" mealindeki "fektebuh" ifadesi ile bağlantılı kılınmıştır. Aziz ve celil olan Allah'ın alışveriş ve borçlanma işlemlerinde şahitlerin bulundurulmasını daha önce belirttiğimiz gerekçeden ötürü emretmiştir, şöyle ki, şahitlerin ve kayıt altına alınmanın terk edilmesi borçluyu inkara ve üzerindeki hakkın bulunmayışı iddiasına sevk edebilir. Buna mukabil şahit ve bir kayıt bulunduğu takdirde yalancılığı ortaya çıkma endişesinden ötürü inkar etmekten çekinir. Şahit bulundurma karşılıklı borçlanma işleminde şart kılınmamıştır, çünkü ayette şahit getirme emri borçlanma ve alışverişten sonra belirtmiştir. Kayıt altına alma da şahit bulundurma gibi olup yukarıda da değindiğimiz üzere insanın yaratılışında unutkanlık ve hata özellikleri bulunmaktadır. Cenab-ı Hak kişinin unutmaması yahut da inkar yoluna sapmaması için şahit getirmeyi ve kayıt altına almayı emretmiştir.

      Nikah sırasında şahit bulundurma ise bizzat nikah akdi içinde yer alır, bunun delili, "Nikah ancak şahitler huzurunda akdedilir" anlamındaki hadistir. Bu sebepledir ki şahit nikah akdinde şart koşulmuş fakat alışverişte koşulmamıştır. Diğer bir husus da şudur ki nikah akdinde şahitlik eşlerden zina isnadını yok eder, hazan nikahın ilk dönemlerinde böyle bir belgelendirmeye ihtiyaç duyulabilir. Alışverişteki şahitlik ise satan ile satın alan arasında ortaya çıkabilecek anlaşmazlığa yönelik olabilir, çünkü kişi herhangi bir akit ve alışveriş olmadan malını başkasına verebilirse de bir kadının nikah akdi olmaksızın kadınlığını erkeğe vermesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da nikahta şahitlerin hazır tutulması şart olmuş, fakat alışverişte olmamıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İçinizden iki erkek şahit tutun. Eğer iki erkek bulunamazsa doğruluklarından emin olacağınız şahitlerden bir erkek ile iki kadın şahit olsun. Ayetin bu kısmında tek şahit ve yemin ile işlemin geçerliliğine hükmedenin Kitab'ın zahirine muhalif olarak davrandığının delili bulunmamaktadır, böylesi Sünnet'e de muhalefet etmektedir. Şöyle ki, Cenab-ı Hakk'ın şahit tutun mealindeki beyanı fiilen şahitlik yaptırmak değil, bunun için hazır bulundurmak demektir, çünkü ayette [eğer iki erkek bulunamazsa ... diye l söz konusu edilen acizlik fiilen şahitlik etmekte değil hazır bulundurmakta ortaya çıkar. Şayet kişinin yemin etmesi kafi gelseydi Allah şahit olacak iki kadını evlerindeki mahfuz konumlardan çıkarıp gerekli yere gelmelerini emretmezdi. Bir de ayet-i kerime vuku bulacak alışverişlerdeki kazai konumu, ayrıca taraflar arasında ortaya çıkan ve yargı yoluyla çözülebilen hükümlerini bahis konusu etmiştir. Anlaşmazlıkları kaza yoluyla gidermeyi tek şahit ve yemine bağlayan kimse, hükümleri ve delilleri belirleme yetkisine sahip bulunan Allah Teala'nın tayin buyurduğunun hilafına hareket etmiş olur, halbuki Cenab-ı Hak, "Kendi hükmüne kimseyi ortak etmez" buyurmuştur.

      Tek şahit ve yeminle hüküm veren kimsenin Sünnet'e muhalefet etmesine gelince, burada söz konusu olan Hz. Peygamber'in, "İspat davacıya, yemin ise davalıya aittir" mealindeki hadisidir. Kişi tek şahit getirdiği takdirde kanıtsız bir davacı olma konumundan kurtulamaz ve davalının yemin etmekten ibaret bulunan alanına giremez. Durum böyle olunca -ki Peygamber (s.a.) yemini, davacının değil davalının delili olarak belirlemiştir- işte bundan dolayıdır ki böyle bir anlayışın Kitab'ın ve Sünnet'in zahirine muhalif olduğunu söyledik. Bir de Allah Teala, zaruret halinde iki kadını -ki o erkek şahidin bulunmayışıdır- bir erkeğin yerine koymuştur. Şayet tek şahit ve yemin ile hüküm vermek mümkün olsaydı kadınların şahitlik görevini ifa etmek için evlerinden çıkıp kadı ve sultanların kapılarına gitmesine ihtiyaç duyulmazdı. Aslında böyle bir davranışta bulunanların korunmuşluğunun ihlal edilmesi, mahfuz kalması gereken özelliklerinin dışa açılması, bunun yanında dürüst (adil) olup olmadıklarını belirlemek için kadıların, haklarında ve hallerinde fazlaca araştırma yapıp tanıma külfetine katlanması da bahis konusudur. Bütün bunlardan dolayı tek şahit ve yeminle hüküm vermenin kökten yanlış olduğu anlaşılmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Eğer denilirse ki: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden tek şahit ve yeminle hüküm verdiği rivayet edilmiştir.

      Buna şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber'in hangi konuda, mal mı, onun dışındaki bir hususta mı hüküm verdiği rivayet edilmemiştir. Onun hangi konuda hüküm verdiği bilinseydi biz de aynı şeyle hükmederdik. Ashab-ı kiram'ın Resul-i Ekrem'in tek şahit ve yemin ile dokunulmazlık güvencesi hakkında hüküm verdiğini belirtmiştir. Biz de bu güvenceye ait bazı hususlarda adil olduğu takdirde tek şahitle hüküm veririz. Yemin unsuruna gelince o, ihtiyatlı davranılması gereken bir husustur. Tek şahit bir yabancı kimseyi güvence altına aldığına tanıklık etmesi halinde kabul edilmeyip o kişi köle statüsüne geçirilir. Mal konusunda ise ihtiyatlı davranmak ve bütün yönlerden şüpheyi izale eden kesin delil bulunmadan hüküm vermemek gerekir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Kadınların şahitliği gerek mal gerekse diğer konularda meşrudur, ancak sadece hadler (miktarları Allah tarafından belirlenmiş cezalar) hariç, bunlarda kabul edilmeye layık değildir. Sözü edilen şahitliğin hadler dışında kabul edilmesi şuna dayanmaktadır ki Allah borçlanma işlemini zikretmiş ve bunun için süre belirlenmesini de emretmiştir, süre mal değildir. Bunun yanında O, iki kadının şahitliğini malla ilgili olmayan borçlanma ve borçlanmanın süresi konusunda caiz kılmıştır. Bu husus onların şahitliğinin caiz oluşunun sadece mali konularla sınırlı olmadığını göstermektedir, zira onların şahitliği süre belirlemesi gibi mali olmayan hususlarda da kabul görmüştür. Şu halde kadınların şahitliğinin meşruiyeti mala yönelik olmasından ötürü değildir. Onların hadler konusunda şahit olamayışlarının sebebine gelince, belirtilmelidir ki kadınların şahitliği erkeklerin şahitliğinin yerini tutması (bedel) esasına bağlı kılınarak meşru görülmüştür; hadler konusunda bedel işlemleri kabul görmemiştir. Bunlar vekalet ve kefalet gibi hususlara benzemez. Buna bağlı olarak kadınların şahitliği bedel konumu yoluyla meşruiyet kazandığından hadler alanında kabule edilmeye layık görülmemiştir. Diğer bir hususta kadınlar yaratılıştan yanılma, gaflet etme, akıl ve dini yükümlülük eksikliği gibi özellikler taşır; Hz. Peygamber'in (s.a.), "Onlar aklı ve dini yükümlülüğü az ve eksik olan kimselerdir" mealindeki beyanı bunun delilin teşkil etmektedir. Durum böyle olunca sözü edilen husus hadler konusunda şüphe doğurmuştur, oysa ki hadler şüpheden arındırılması gereken önemli konulardan biridir, bundan dolayı hadlerde kadınların şahitliği kabul edilmemektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bir de kadınların şahitliği gizlemek değil herkese bildirip ilan edilecek konularda belirtilmiştir, şu halde onların tanıklığı bu özelliğin arandığı yerde kabule edilmeye layık olur. Hadler ve onlar münasebetiyle gündeme gelen diğer konuların gizli tutulması ve örtülmesi uygun olan hususlardır. İşte bundan dolayıdır ki onların şahitliğinin nikah, boşama ve köle azat etme konularında meşru olduğunu belirttik, bunlardan nikah, "Nikahı açıkça ilan ediniz" mealindeki hadiste de görüldüğü üzere herkese duyurulması arzu edilen bir akittir. Bu sebeple de kadınların şahadeti kabul edilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Göz önünde bulundurulması gereken diğer bir husus ta şudur ki bu meselede karşı görüşü benimseyen muhalif, kadınların tek başına tanıklığını hadler ve kısas hariç her yerde caiz görmüştür, bundan dolayı son iki konuda erkeklerin şahitliğini geçerli kabul etmiştir. Bir de onların şahitliği ilke olarak hayatı kolaylaştırma ve işlem alanlarını genişletme (tevsi') yöntemiyle caiz görülmüştür. Belirtilmelidir ki sözü edilen tanıklığın işlem alanlarını genişletmenin bahis konusu edildiği yerde reddedilip, daraltılmanın gündeme getirildiği yerde kabul edilmesi isabetli olmaz. Şahitlik açısından evlenme ve boşanma daha geniş bir daire çizer ve dolayısıyla kabul edilmesi açısından daha avantajlı bir konum arzeder.

      İçinizden iki erkek şahit tutun. Eğer iki erkek bulunamazsa bir erkek ile iki kadın şahit olsun. Biri derse ki: İki erkeğin bulunması halinde iki kadının şahit tutulması nasıl caiz olmuştur? Buna şöyle cevap verilir: Bu husus -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- iki erkeği şahitlikte bulunmak üzere hakimin karşısında hazır tutmayı emretme anlamına gelmekte olup fiilen buna şahitlik etmelerinin emredilmesi konumunda değildir. Bu sebepledir ki aziz ve celil olan Allah eğer iki erkek bulunamazsa bir erkek ile iki kadın diye buyurmuştur; yani kadınlar şahitlik görevi ifa etmek için hakimlerin kapılarında ve meclislerinde bulunmakla yükümlü tutulamaz, ancak erkek şahitler bulmaktan aciz kalındığı durum hariç, çünkü kadınları bu işle yükümlü tutmakta onların mahrem olmayan korunmuşluğunu ihlal etme ve örtülmesi gereken yönlerinin dışa vurulması gibi sakıncalar bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkinci olarak Allah iki kadından söz etmiş ve onları hazır bulunamayan bir erkeğin yerine denk tutmuştur. İki kadının yerini tuttuğu söz konusu erkek mevcut olmayıp daima yok durumundadır, şu anlamda ki hak sahibinin alacağı için -bulabilse- birden fazla ve değişik şahitler getirmesi mümkündür. Bundan dolayıdır ki ayet metninde, "iki erkek" belirtilmişse de realitede bunlar mevcut olmadığından kadınların şahitliği kabul edilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Eğer denilirse ki: Daha fazlası veya tek kişi değil de iki erkeğin belirtilmesindeki hikmet nedir?

      Buna şöyle cevap verilir: Birkaç hikmeti bahis konusudur. Birincisi, Allah Teala gündeme gelen konuların önemi ve insanlar arasındaki konumlarına göre sayı belirtmiştir. Problem büyük ve dehşet verici ise ancak dört kişinin şahitliği kabul edilebilir, mesela zina gibi. Kur'an-ı Kerim'deki, "Mümin kadınlara zina isnadında bulunup dört şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun ve onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin, onlar yoldan çıkmış kimselerdir" mealindeki ilahi beyan bunu kanıtlamaktadır. Mesele insanlar nezdinde basit ve önemsiz ise hür olsun, köle olsun bir kişinin tanıklığı kabul edilir, birinin evine girmek için izin istenmesi vb. hususlarda olduğu gibi. Mal ve diğer konular bu iki uç arasında orta yerde bulunur, buna bağlı olarak da orta derecede bir sayı kabul edilir, bunun altına bulunan durumlar meşru (geçerli) görülmez. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi, (diğeri) denilmiştir ki Cenab-ı Hak karşılıklı borçlanma işleminde zikrettiği sayıyı kulluk statüsünde tutmuş olup meselenin kendisinde bulunan bir özellikten ötürü değil, fakat nakli ve sem'i sebepledir. Böyle olunca da hikmetinin peşine düşülmez.

      Üçüncüsü, tek adamın şahitliği hukuki işlerde yalnız başına kabul görmemiştir, çünkü bu tanıklığı ile menfaat temin etmesi imkan dahilindedir. Zira tek başına verdiği haberi kabul gören kimse mazhar olduğu bu konumdan ötürü zevk duyar. Bu noktadan hareketle adalet niteliği taşısa da davacının iddiası geçerli görülmemiştir, çünkü böylesi, onaylanması ve sözünün benimsenmesi suretiyle menfaat temin edebilir. Buna mukabil şahitler iki kişi olunca her birinin duyacağı zevk ve elde edeceği fayda diğerinin tutumuna bağlıdır, bu durumda şahitlik yan etki ve menfaatlerden arınmış durumda bulunduğu için kabul edilmeye layık görülmüştür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Dördüncüsü, insan yaratılıştan yanılma ve gaflet etme özelliklerine sahip kılınmıştır. Şahit tek başına olunca unutmuş olmasından endişe edilir, bu sebeple Allah ikincisinin kendisine eklenmesini emretmiştir ki bunlardan her biri unuttuğu takdirde diğeri hatırlatsın. Nitekim eğer iki erkek bulunamazsa doğruluklarından emin olacağınız şahitlerden bir erkek ile -birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması için- iki kadın şahit olsun mealindeki beyan bu esasa dayanır, zira değindiğimiz üzere kadınlar fazlaca yanılma ve gaflet etme özelliğine yaratılıştan sahip kılındıkları için Allah Teala kadın şahide ikincisinin eklenmesini emretmiştir, unutup gaflet ettiği takdirde kendisine hatırlatsın diye.

      İçinizden iki erkek şahit tutun. Bu ilahi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüş olup [Hanefi] alimlerimiz şöyle demiştir: Buradaki hitap [içinizden iki erkek] köleler ve kafirler hariç tutularak sadece hür insanlara yöneliktir. Kafirlerin hariç tutulması, ayetin başlangıcında yer alan Ey iman edenler! Borç alıp verdiğiniz zaman mealindeki beyanla müminlere hitap edilmesinden ötürüdür. Tartışmakta olduğumuz kısımda yer alan hitabın kime ait olduğu başlangıçtaki hitaptan ortaya çıkmaktadır, bundan dolayıdır ki kafirlerin müslümanlar aleyhine yapacağı tanıklık kabul edilmemiştir. Kölelere gelince, onlar birkaç sebeple sözü edilen hitap çerçevesine girememiştir. Birincisi biraz önce değindiğimiz üzere ilahi hitabın zahirinin kölelere değil, hür insanlara yönelmiş olmasıdır, zira köleler borçlanma ve alışveriş yapma hakkına sahip değildir, şahitlik hitabı da buna bağlıdır. Eğer denilirse ki: Köleler alışveriş ve borçlanma hakkına sahip değil midir? Buna şöyle cevap verilir: Kendi başlarına değil, efendilerinin izni ve görevlendirmeleriyle sahip olurlar, bu kadarlık bir borçlanma vb. işlemlere kafirler de yetkilidir, fakat bunların şahitliği kabul edilmemiş ve ilahi hitabın kapsamına girememiştir, köleler de bunlar gibidir.

      İkincisi, aziz ve celil olan Allah şahitler çağrıldıklarında bildiklerini söylemekten kaçınmasın diye buyurmuştur. Ne var ki köleler efendilerinin mülkiyet hakkı sebebiyle çağrıldıkları her şeye icabet etme yetkisine sahip değillerdir. Buna bağlı olarak efendilerinin konumu karşısında şahitlik görevine olumlu cevap vermeleri mümkün olmayabilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Üçüncüsü, Allah Teala şahitliği eğer iki erkek bulunamazsa bir erkek ile iki kadın diye buyurmak suretiyle, miras gibi taksime tabi tutmuştur. Miras hakkında da, "erkeğe iki kadının payı vardır" demiştir. Mirasta kölelere pay ayrılmadığı gibi şahitlikte de kendilerine rol verilmemiştir.

      Dördüncüsü, şahitlikler velayet ve mülkiyet hakkını başkasına vermek (temlik) konumunda bulunur, bilindiği üzere kölenin, başkasının üzerine ne velayet ne de temlik hakkı vardır, şahitlik de bunun gibidir. Çünkü şahitlikte de hakimin velayeti ve kararlaştırdığı hükmü kayda geçirip temlik ediş vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu esasa bağlı olarak kafirlerin müslümanlar aleyhine şahitliği geçersiz görülmüştür, çünkü onların müminler üzerinde herhangi bir velayet hakkı bulunmamaktadır.

      Beşincisi, şahitler iki durum arasında yer alırlar: Doğru söyledikleri kabul edilerek tanıklıklarının yürütülmesi veya yalan söyledikleri kanaatine varılarak tazminat ödemeleri. Kölelere gelince tanıklıklarında yalan söyledikleri kanaatine varıldığı takdirde tazminat ödeyemezler, çünkü şahitteki tazminat kendinde bir şeyler ödeme kategorisinde bulunup bunun karşılığında belli bir bedel bulunmamaktadır. Şu halde zatı itibariyle ödeme yapılacak zümreden sayılmayan köle şahitlik yapacaklar arasında yer alamaz; bu husus kölelerin şahitlik yapabilecek gruptan olmadığını ortaya çıkarmıştır.

      Dile getirilen bakış açısına dayanarak dürüst olmayan ve iftira sebebiyle cezaya çarptırılan kimselerin nikah şahidi olabileceğini, dolayısıyla evlenme konusunda tanıklık yapma konumuna sahip bulunduklarını söyledik, çünkü bunların her ikisi de tazminat ehlindendir. Ancak yalancılıkları sebebiyle hukukun diğer alanlarındaki şahitlikleri kabul edilmemiştir. Köleye gelince -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- biraz önce anlattığımız özellik sebebiyle hiçbir şekilde şahitlik yapmaya ehil değildir. Aslında mantık açısından kölelerin de tanıklıklarının meşru görülmesi gerekir, çünkü şahitlik ilahi haklardan biridir, bunun delili, "Şahitliği Allah için yapın"; "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kimseler olun" mealindeki beyanlardır. Şimdi, şahitlik ilahi haklardan olunca -ki hukukullahta kölelerle hür kimseler arasında fark yoktur- kölelerin de tanıklıklarının meşru görülmesi gerekir. Ancak biraz önce sözünü ettiğimiz hususlar sebebiyle kabul edilmemiştir. Nihal gerçeği bilen Allah'tır.

      Eğer iki erkek bulunamazsa doğruluklarından emin olacağınız şahitlerden bir erkek ile, birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması için, iki kadın şahit olsun. Daha önce zikrettiğimiz üzere kadınlar yaratılıştan fazlaca yanılma ve hata etme özeliklerine sahip bulunduklarından kadın şahide ikincisi de eklenmiştir ki unuttuğu takdirde diğeri hatırlatsın. Ayetin bu kısmında erkek şahidin tanıklığa konu teşkil eden unsuru unutması halinde, hatırlatılıp da hafızası tazelenirse şahitlikte bulunabilir. Hatırlatılmasına rağmen hafızasını tazeleyemeyen kimsenin tanıklık yapması ise dine uygun değildir. Çünkü ayette "birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması için" buyrulmuş, fakat birinin diğerine haber vermesi denilmemiştir.

      Emin ve razı olacağınız şahitlerden. Bu ilahi beyanda müslümanların içinde kendilerinden emin ve razı olunmayanların, ayrıca dürüst olma (adaletli olma) niteliği taşıyanların yanı sıra taşımayanların da bulunduğunun delili yer almaktadır. Bu hususun diğer bir kanıtı da, "İçinizden dürüst olan iki kişiyi şahit tutun" mealindeki beyandır. Şayet müslümanların içinde kendisinden emin olunanın yanında emin olunmayanlar da bulunmasaydı "İçinizden iki erkeği şahit tutun" diye buyurur, tanıklık için dürüstlük ve rızayı şart koşmazdı. Bu husus Mütezile'ye ait görüşün karşısında kesin bir delil teşkil eder, çünkü onlar müslümanın dürüst olmaması ve kendisinden emin bulunulmaması mümkün değildir, demektedir. Halbuki andığımız ayette bizim kanaatimiz doğrultusunda delil bulunmaktadır.

      Emin ve razı olacağınız şahitlerden. Bu beyanda şahitlerin davalı aleyhinde kendisine gerekli olan bir vecibeye yönelik tanıklıkta bulunup, davalı tarafından da emin kimseler telakki edildiğinde onun davacının hakkını eda etmesinin gerekli hale geldiğinin delili bulunmaktadır, çünkü daha önce anlattığımız üzere içinizden iki erkek şahit tutun mealindeki beyanda şahitleri hakimin huzurunda hazır bulundurma emredilir. Durum böyle olunca ayetin bu kısmı bizar önce söylediğimiz hükmün delilini teşkil eder. Nihal gerçeği bilen Allah'tır.

      Şahitler çağrıldıklarında imtina etmesinler. Ayetin bu kısmı hakkında farklı görüşler iler sürülmüştür. Denildi ki şahitler hakimin huzurunda hazır bulunmak için çağrıldıklarında bundan çekinmesinler. Yine denildi ki şahitler tanıklığı yapmak için çağrıldıklarında bundan kaçınmasınlar. Bu ikinci anlayış daha uygun görülmektedir, çünkü şahitlerin, "davalıyı yanımıza getir de hakkında tanıklıkta bulunalım, biz onun bulunduğu yere gitmeyiz" deme hakkı vardır. Ancak onların bu sözü şahitliği yapmak için söyleyemezler, çünkü eda sadece hakimin huzurunda olur, bu sebeple ikinci yaklaşım tercih edilmeye layık görülmüştür; "Şahitliği gizlemeyin" mealindeki beyan da bunu desteklemektedir; hak sahibi olaya tanık olan kimselerden başka şahitlik yapacak birini bulamaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Küçük olsun büyük olsun her şeyi vadesiyle birlikte yazmaktan geri kalmayın. Bu ilahi beyanda, giysi alışverişi konusunda selem (para peşin, mal veresiye) yönteminin meşru olduğunun delili bulunmaktadır, çünkü ölçü ve tartıya girmeyen bir şey hakkında "küçük ve büyük" ifadesi kullanılmaz, küçük veya büyük olarak da yazılamaz, bu husus ancak sayıya giren [ve metre ile belirlenen] şeyler için ifade edilir.

      Böyle yapmanız Allah nezdinde adalete daha uygun. Yani Allah katında daha adil. İspatlamak için daha sağlam. Yani sağlam delil çerçevesinde.

      Ve şüpheye düşmemenize daha elverişlidir. Yani sizi yadırgamaya, tartışmaya ve nihayet akdi feshetmeye sevkeden zan ve şüphelerin kaldırılmasına daha elverişlidir. Bu hikmet sebebiyledir ki aziz ve celil olan Allah borçlanma akdinin kayda geçirilmesini ve şahit tutulmasını emretmiş, küçük ve büyük her şeyi hatırlatmıştır, ta ki taraflar arasında sonuçta tartışma ve yadırgamalar meydana gelip hakimi akdin feshine karar vermeye sevketmesin. Bu noktadan hareketle borçlanma akdinde, sonu, akdin feshine hükmetmeye kadar varan tartışmaların meydana gelmemesi için süre belirlemesi şart haline gelmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ancak peşin ticaret müstesna. Aziz ve celil olan Allah kayıt tutulması, şahit bulundurulması, rehin alınması gibi hususların terk edilmesi çerçevesinde peşin ticareti istisna etmiştir. Bunum hikmeti yukarıda da belirttiğimiz üzere borçların ve ödünçlerin unutulması ve taraflarca birbirine karıştırılmasıdır. Bu sebeple Cenab-ı Hak borç ve ödünç ilişkilerinde kayıt altına alınmasını ve şahit bulundurulmasını emretmiştir, ancak peşin ticaretlerde durum bunun gibi değildir. Nitekim insanlar arasında yaygınlaşan gelenek de buna paralellik arzeder. Şöyle ki, taraflar borçlanma alışverişleri ile ödünç vermede kayıt yapmayı ve şahit tutmayı tercih ederken aralarında cereyan eden peşin alışverişlerde bu yola gitmemektedir. Çünkü vadelide ve ödünç vermelerde meydana gelmesinden endişe edilen hususlar peşin alışverişte bahis konusu değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Aranızda yaptığınız ticaret [müstesna], bu durumda onu kayda geçirmemenizden dolayı size yüklenecek bir vebal yoktur. Birinin elinden diğerinin eline, diye buyuruyor. Bu beyan alışveriş konusu malın aynı mecliste alınmasının gerektiğini göstermektedir.

      Alış veriş yaptığınızda da şahit tutun. Aziz ve celil olan Allah peşin ticarette de şahit tutmayı emretmiş, fakat kayıt altına alınmasını emretmemiştir, borçlanma alışverişinde ise hem kaydı hem de şahit bulundurmayı emretmiştir. Cenab-ı Hakk'ın, borca dayalı alışverişte kayıt altına almayı emredişi çeşitli hakların korunması, az veya çok her detayın belirlenmesi amacına yöneliktir. Şahitlerin hazır bulundurulması emri ise bağlayıcı nitelikte olmayan bir taleptir, rehin alınmasını emretmesi ise borcun ödenmesine yönelik bir buyruktur. Rehin, kayıt altına alınma ve şahit bulundurma bütün bunlar borçluyu inkardan alı koymayı hedefler, unutma ve gaflet halinde ise hatırlatır. Bu işlemlerin tamamı taraflar arasında sonradan meydana gelebilecek tartışmaların bertaraf edilmesi içindir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ancak yazana da şahitlik edene de asla zarar verilmemelidir. Bu beyana dair farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları yazana ve şahitlik edene zarar verilmemesi demek kişinin -başkasını bulduğu halde- bunların sorumlu tutulup, "şunu benim için yaz, şu konuda şahidim ol" demesidir diye yorumlamışlardır. Diğerleri ise şöyle demiştir: Yazıcı hak sahibine zarar verip de fazla veya eksik yazmak suretiyle gereksiz kayıt koymamalıdır; şahit de mevcut olan hakka bir şey eklememeli, ondan bir şey eksiltmemeli ve tanıklığı gizlememelidir. Bu ikinci yorum ilahi iradeye daha yakın görünmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Eğer denilirse ki: Anlam senin söylediğine yönelik ise yani yazıcı ekleme ve eksiltme yapmamalıdır şeklinde ise neden ötre harekesi ile "la yudarre" dememiştir?

      Buna şöyle cevap verilir: Burada yer alan kelime aslında "la yudariruhu" şeklinde olup "ralardan" biri atılmış ve buna kılavuzluk etmesi için ra harfi üstün harekeli kalmıştır, çünkü iki harfi iç içe koyma işlemi böyle gerçekleşmektedir. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir. Ayette söz konusu edilen zarar verme, hak sahibinin -başkasını bulabildiği halde- şahide, ''Allah sana şahitliğe çağrıldığında bundan kaçınmamasını emretmiştir" demesidir, kişi bu yolla şahide zarar vermiş olur.

      Böyle bir şey yapacak olursanız. Yani zarar verecek olursanız. Şüphe yok ki bu sizin için itaatsizlik anlamına gelir. Ayetin bu kısmı biraz önce belirttiğimiz üzere ilahi yasağın ekleme, çıkarma, tahrif ve gizlemeye yönelik olduğu şeklindeki yoruma delil teşkil etmektedir, çünkü bu fillerin işlenmesinde emrin dışına çıkış bahis konusudur. 'Fısk' emirden çıkmak demektir, "Rabbinin emrinden çıktı" beyanında olduğu gibi.

      Allah'a karşı gelmekten sakının. Ekleme çıkarma yapma ve şahitliği gizlemek suretiyle zarar verme konusunda. Ve O'nun gerekli olan şeyleri size öğrettiğinin bilincinde olun. Hikmeti, edebi, helal olan ve olmayanı. Ayetin bu kısmı Mütezile'ye karşı delil teşkil etmektedir. Allah her şeyi bütün yönleriyle bilendir, bu bir tehdit ifadesidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tedâyentum (تَدَايَنْتُمْ)

        İbn Fâris, d-y-n kökünün itaat, karşılık verme ve borçlanma anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tarafların birbirine borç vermesi, karşılıklı borç ilişkisine girmesi demek olduğunu söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müdaeyene (borçlanma) eyleminin karşılıklı yapısını ve ayette hukuki bir işlem tesisini, tarafları bağlayan bir akdi ifade ettiğini vurgular.

        Deyn (دَيْنٍ)

        İbn Fâris, d-y-n kökünün kişinin üzerinde yükümlülük olan ve zamanı geldiğinde ödenmesi gereken malı anlattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın vadeli ve zimmette sabit olan her türlü borç için kullanıldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine (Aramice ve Süryanicedeki "yargı, yasa, din" anlamlarına) değinir, ancak Kur'an'da spesifik olarak ekonomik borç anlamında Araplaşmış kullanımına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, İslam'ın sosyal ahlakında borcun ciddiyetini, kişinin mali ve uhrevi sorumluluğunu temsil eden anahtar kavramlardan biri olduğunu belirtir.

        Ecel (أَجَلٍ)

        İbn Fâris, e-c-l kökünün bir şeyin belirlenmiş süresi, zamanı ve nihai vakti anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, borcun ödenmesi veya bir eylemin tamamlanması için tayin edilen zaman dilimi olduğunu söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, borç akitlerinde vadenin belirsizliğini ortadan kaldıran ve ihtilafları önleyen kesin zaman sınırını ifade ettiğini vurgular.

        Musemmâ (مُسَمًّى)

        İbn Fâris, s-m-y kökünün bir şeye isim vermek, onu belirgin kılmak ve yükseltmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ismi konulmuş, sınırları ve mahiyeti net bir şekilde ifade edilmiş, taraflarca bilinen zamanı anlattığını açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, borç akdindeki vadenin kapalı veya yoruma açık bırakılamayacağını, "adının konması" gerektiğini belirterek bu kelimenin taraflara hukuki güvence sağladığını ifade eder.

        Uktubû (اكْتُبُوا)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün bir araya getirmek, dikiş dikmek ve harfleri bir araya dizerek yazmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sözleşmenin kalıcı hale getirilmesi ve inkarın önlenmesi için kaydedilmesi eylemi olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Kuzey Sami dillerinden, özellikle Aramicedeki k-t-b kökünden Arapçaya geçmiş eski bir kültürel alıntı olduğunu, yazının hukuki tescil için kullanımının İslam öncesi ticaret ağlarında da bilindiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu açık emrin, borç ilişkilerinde yazılı belgeleme zorunluluğunu (veya kuvvetli tavsiyesini) getirerek sözlü kültürden yazılı hukuk kültürüne geçişteki temel devrimlerden birini temsil ettiğini analiz eder.

        Kâtib (كَاتِبٌ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünden türeyen bu kelimenin yazıyı yazan, metni kaydeden kişi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, adaleti gözeterek sözleşmeyi tarafsızca kayda geçiren resmi veya sivil görevliyi ifade ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ bağlamında, okuma yazma bilen bir katibin sadece bir yazıcı değil, aynı zamanda hukuki güvencenin sağlanmasındaki kurumsal ve güvenilir rolüne dikkat çeker.

        Adl (الْعَدْلِ)

        İbn Fâris, a-d-l kökünün iki şeyin arasını eşitlemek, dengelemek ve eğriliği düzeltmek anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, hakkaniyet ve insaf; ne eksik ne fazla, tam kararında olan durum demek olduğunu; katibin hiçbir tarafa meyletmeden sözleşmeyi yazması gerektiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, adaletin Kur'an'ın merkezi ahlaki kavramlarından biri olduğunu, burada salt soyut bir değerden ziyade pratik bir hukuki işlemde toplumsal düzenin ve güvenin temeli olarak işlev gördüğünü analiz eder.

        Yumlil (يُمْلِلِ)

        İbn Fâris, m-l-l kökünün bir şeyi dikte ettirmek, yazdırılacak metni söylemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imla ettirmek demek olan kelimenin, borçlunun kendi aleyhine olan borcu kendi diliyle açıkça söyleyip yazdırmasını anlattığını söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, borcun miktarını ve vadesini bizzat borçlunun ikrar etmesinin (imla), özgür irade beyanı olduğunu ve sonradan yapılabilecek her türlü inkar ve itirazın önüne geçtiğini vurgular.

        Sefîh (سَفِيهًا)

        İbn Fâris, s-f-h kökünün hafiflik, eksiklik ve akıl zayıflığı anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, malını harcamada aklı ermeyen, idaresiz, savurgan veya zihinsel olgunluğa erişmemiş kişi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hukuki ehliyetin kısıtlanması bağlamında, kendi ekonomik kararlarını rasyonel bir şekilde alamayacak durumdaki dezavantajlı bireylerin korunmasını ve sömürülmesini engelleyen bir sosyo-hukuki terim olduğunu analiz eder.

        Daîf (ضَعِيفًا)

        İbn Fâris, d-a-f kökünün güçsüzlük, bedensel veya zihinsel zafiyet anlamına geldiğini, kuvvetin zıddı olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, yaş küçüklüğü, ihtiyarlık veya hastalık sebebiyle zayıf düşmüş, kendi işini yürütebilecek fiziksel veya mental dirence sahip olmayan kişiyi ifade ettiğini belirtir.

        Veli (وَلِيُّهُ)

        İbn Fâris, v-l-y kökünün yakınlık, peş peşe gelme, yardım etme ve birinin işini üstlenme anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, birinin işini omuzlayan, onu koruyup gözeten temsilcisi, vasisi olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, borçlanma eyleminde ehliyeti bulunmayan sefih veya zayıf kişilerin yerine irade beyanında bulunarak haklarını koruyan yasal temsilci kurumunu ifade ettiğini açıklar.

        Şehîdeyn (شَهِيدَيْنِ)

        İbn Fâris, ş-h-d kökünün bir şeye bizzat hazır bulunmak, görmek ve bildiğini kesin bir dille aktarmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gözlemine ve bilgisine dayanarak hakkı ispat eden, olaya tanıklık eden kişi olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, şahitliğin, İslam'ın adalet mekanizmasında objektif gerçeğin tespiti ve hakkın zayi olmaması için hayati bir epistemolojik ve ahlaki sorumluluk olduğunu vurgular.

        İmraeteyn (امْرَأَتَانِ)

        İbn Fâris, m-r-e kökünün insan, kişi anlamına geldiğini, müennes formunun kadın için kullanıldığını söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki şahitlik nispetinin kadının ontolojik veya zihinsel bir eksikliğinden değil, o dönemin ticari ve sosyolojik şartlarıyla doğrudan bağlantılı pratik bir güvence mekanizması olmasından kaynaklandığını, kadının finansal tecrübe alanına uzaklığına işaret ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dönemin ataerkil Arap toplumunda kadının genellikle ticari hayattan ve hukuki akitlerden uzak olması hasebiyle, muhtemel bir tecrübesizlik veya baskı altında kalma ihtimaline karşı alınmış sosyo-hukuki bir tedbir olduğunu belirtir.

        Tedılle (تَضِلَّ)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün yoldan çıkmak, kaybolmak, şaşırmak veya unutmak anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin zihinden silinmesi, konuyu unutmak veya karmaşık bir olay örgüsünde yanılmak olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kadının şahitlikte yanılması veya unutması ihtimalinin, genel bir hafıza zayıflığından değil, meseleye olan yabancılık, ticari terminolojiye aşina olmama ve ilgisizlikten kaynaklanabilecek durumsal bir zihin kaymasına atıf yaptığını ifade eder.

        Tüzekkire (تُذَكِّرَ)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün bir şeyi akılda tutmak, hatırlamak ve dile getirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, unutulan veya yanılmaya düşülen bir hususu zihne geri çağırmak, diğer şahidin olayı eksiksiz hatırlatıp hafızayı tazelemesi eylemini ifade ettiğini açıklar.

        Kist (أَقْسَطُ)

        İbn Fâris, k-s-t kökünün adaleti yerine getirmek ve payda eşitliği sağlamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi mizanda en adil, en dürüst ve hakkaniyete en uygun olan yöntem demek olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramın İslam sosyal ahlakının temel taşlarından birini oluşturduğunu, borcun yazılı olarak kayıt altına alınmasının Allah katında adaleti tecelli ettiren en üstün ve şaşmaz eylem olduğunu analiz eder.

        Ednâ (أَدْنَىٰ)

        İbn Fâris, d-n-v kökünün bir şeye çok yakın olmak anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, şüpheye düşmemeye, ihtilafları engellemeye ve adaleti sağlamaya en elverişli, hedefe en yakın olan yöntem olduğunu belirtir.

        Ticâret (تِجَارَةً)

        İbn Fâris, t-c-r kökünün mal alıp satmak ve kâr amacıyla yapılan düzenli muamele anlamına geldiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice kökenli antik ticaret ağlarından Arapçaya geçmiş olma ihtimalini değerlendirir ve Kur'an'ın bu terimi iktisadi hayatta nasıl merkezi bir yere konumlandırdığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, vadeli borçlardan farklı olarak, elden ele ve peşin (hâdırat) yapılan ticari işlemlerde yazma zorunluluğunun kaldırılarak piyasadaki günlük ekonomik akışta kolaylık sağlandığını vurgular.

        Fusûk (فُسُوقٌ)

        İbn Fâris, f-s-k kökünün bir şeyin kabuğundan çıkması, itaatten ayrılmak ve sınırı aşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, katibe veya şahide baskı yapmak, onlara zarar vermek veya onların gerçeği saptırması gibi hak yoldan sapma eylemlerini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki lügatinde bu kavramın, Allah'ın belirlediği sözleşme ve adalet sınırlarından dışarı taşmanın, ahlaki yozlaşmanın ve toplumsal düzeni bozmanın net bir ifadesi olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X