اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 277. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: namaz, kurtuluş, bakara suresi 277. ayet, bakara suresi, bakara 277, zekat, iman, salih amel, rab, salat, dua, destek, amel, salih, ecir, güven
-
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin "e-m-n" kökünden geldiğini ve temelinde korkunun zıddı olan mutlak güven, emniyet, huzur ve tasdik etme anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kişinin bir hakikati kalbiyle onaylaması ve bu onay sayesinde ruhsal bir sükûnete, şüpheden uzak bir güven hissine kavuşması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Cahiliye dönemindeki kabileler arası "eman" (güvenlik/koruma) antlaşmalarından alınarak Kur'an tarafından derin ontolojik bir boyuta taşındığını; insanın evrendeki mutlak yalnızlık ve korku hissine karşı, doğrudan ilahi otoriteye sığınarak elde ettiği sarsılmaz ve metafiziksel bir güven ilişkisine dönüştürüldüğünü tahlil eder.
Amilû (عَمِلُوا)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün bedensel veya zihinsel bir çaba sarf ederek, belirli bir amaca yönelik iş üretmek anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini rastgele veya bilinçsizce yapılan hareketlerden (fiil) ayırarak, onun mutlak surette akıl, kasıt ve irade barındıran bilinçli eylemler için kullanıldığını belirtir; ayetin bağlamında imanın sadece zihinsel bir tasdik olarak kalmayıp, dış dünyada niyet yüklü somut eylemlere dönüştürülmesini ifade ettiğini vurgular.
Sâlihât (الصَّالِحَاتِ)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün bozulma, çürüme ve yıkımın (fesad) tam zıddı olarak bir şeyi onarmak, düzeltmek, yararlı ve sağlam hale getirmek anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sâlihât kavramının bireyin ruh dünyasında ve toplum düzeninde dengeyi, uyumu ve iyiliği sağlayan her türlü erdemli eylemi kapsadığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin ayetteki yerinin önceki faiz (riba) ayetleriyle oluşturduğu zıtlığa dikkat çekerek; faizin toplumsal yapıyı çürüten ve bozan (müfsid) bir eylem olmasına karşılık, imanla desteklenen "sâlihât"ın sömürünün açtığı yaraları saran, gelir adaletini sağlayan ve toplumu yeniden onaran yapıcı bir eylem bütünü olarak konumlandırıldığını analiz eder.
Ekâmû (وَأَقَامُوا)
İbn Fâris, fiilin "k-v-m" kökünden türediğini ve bir şeyi ayağa kaldırmak, dikmek, doğrultmak ve eğrilmesine izin vermeden sarsılmaz bir şekilde ayakta tutmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin namaz (salât) ile birlikte kullanıldığında, ibadeti sadece şeklen yerine getirmeyi değil, onun hakkını vererek, huşu içinde ve hayatın merkezine yerleştirerek "ikame etmeyi" (sürekli kılmayı) ifade ettiğini kaydeder.
Salât (الصَّلَاةَ)
İbn Fâris, "s-l-v" kökünün temelinde dua etmek, yönelmek ve bağ kurmak anlamlarının yattığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak doğrudan Arapça olmadığını, Hristiyan ve Yahudi litürjisinde çok köklü bir yeri olan, Aramice ve Süryanicedeki "ṣlôtâ" (ayinsel dua, tapınma) kelimesinden dini bir terim olarak Arapçaya ve Kur'an'a geçtiğini savunur. Christoph Luxenberg de bu görüşü destekleyerek kelimenin Süryani-Arami kilise geleneğindeki ritüel okumalara dayandığını iddia eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak Cahiliye'nin bireysel ve bencil yakarış kültürünü yıktığını; salâtı, Allah'a duyulan mutlak teslimiyetin disiplinli, bedensel ve ritüelistik bir formda her gün yeniden üretilen kurumsal bir ibadetine dönüştürdüğünü vurgular.
Âtevü (وَآتَوُا)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün if'âl formunda (îtâ) kullanılmasıyla bir malı, hakkı veya nimeti başkasına kendi iradesiyle ulaştırmak, teslim etmek ve bahşetmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin sıradan bir "verme" (i'tâ) işleminden ziyade, üzerinde hak iddia edilen veya farz kılınan bir yükümlülüğü tam zamanında ve eksiksiz olarak hak sahibine (fakire) ulaştırma ciddiyetini taşıdığını açıklar.
Zekât (الزَّكَاةَ)
İbn Fâris, "z-k-v" kökünün temel anlamının artmak, çoğalmak, bereketlenmek ve manevi kirlerden arınarak temizlenmek olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, zekatın hem malın miktarındaki gizli ilahi artışı hem de mal sahibinin nefsindeki cimrilik ve bencillik kirlerinden arınma sürecini ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Aramice ve Süryanicedeki "zâkûtâ" (saflık, liyakat, haklılık ve sadaka) kavramına dayandığını, dini bir terim (almsgiving) olarak Kur'an terminolojisine yerleştiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki kelime diyalektiğine işaret ederek; ekonomik bağlamda malı eksilten bir eylemin (zekât) etimolojik olarak "artış/büyüme" anlamına gelmesinin, bir önceki ayetteki malı zahiren artıran ama gerçekte yok eden (yemhaku) "faiz" (riba) ile muazzam bir teolojik ve ekonomik tezat oluşturduğunu, zekatın gerçek büyümenin ta kendisi olduğunu analiz eder.
Ecr (أَجْرُهُمْ)
İbn Fâris, "e-c-r" kökünün yapılan bir iş veya katlanılan bir fedakârlık karşılığında hak edilen bedel, ücret ve mükâfat anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ecrin dünyevi bir ödeme değil, faizden kaçınıp sâlih amel işleyenlerin ilahi adaletin bir yansıması olarak ahirette alacakları eksiksiz uhrevi karşılık olduğunu ifade eder.
Rabb (رَبِّهِمْ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün bir şeyi efendisi olarak sahiplenmek, onu ıslah etmek, koruyup gözetmek ve kemale erdirene kadar terbiye etmek anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayette ecrin (ödülün) verileceği makamı nitelediğini, "ücretlerin Rablerinin katında" olmasının, inananların amellerinin merhametli ve adil bir koruyucu tarafından zayi edilmeden büyütüldüğünü gösterdiğini vurgular.
Havf (خَوْفٌ)
İbn Fâris, "h-v-f" kökünün, gelecekte başa gelmesi muhtemel olan bir kötülük veya ekonomik bir zarardan dolayı duyulan endişe, ürperti ve kalp huzursuzluğu anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, korkunun insanın savunmacı doğasını ifade ettiğini, ancak iman edip zekat verenlerin geleceklerine dair (fakirlik veya ahiret azabı) her türlü kaygıdan emin kılındıklarını kaydeder.
Yahzenûn (يَحْزَنُونَ)
İbn Fâris, "h-z-n" kökünün yürünmesi zor, engebeli arazi anlamına geldiğini; bu zorluğun insan psikolojisinde, geçmişe dair yaşanan kayıplar ve keder hissi olarak karşılık bulduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Bakara Sûresi'nin infak ve faiz diyalektiğini zirveye taşıyan bu ayetin sonunda yer alan "havf" ve "hüzün" kelimelerinin, Kur'an'ın psikolojik inşa sürecini tamamladığını vurgular; faizci kazanç hırsı ve fakirlik korkusuyla (havf) psikolojik bir cinnet yaşarken (tahabbüt), iman edip sâlih amel işleyen ve malını arındıran (zekât) mümin, geleceğe dair tüm korkularından (havf) ve geçmişe dair tüm kederlerinden (hüzün) arınarak mutlak bir ruhsal emniyete ve dengeye ulaştırılır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla