Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 253. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 253. Ayet

    تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tilke-rrusulu faddalnâ ba’dahum ‘alâ ba’din minhum men kellema(A)llâh(u)(s) verafe’a ba’dahum deracât(in)(c) veâteynâ ‘îsâ-bne meryeme-lbeyyinâti veeyyednâhu birûhi-lkudus(i)(k) velev şâa(A)llâhu mâ-ktetele-lleżîne min ba’dihim min ba’di mâ câet-humu-lbeyyinâtu velâkini-ḣtelefû feminhum men âmene veminhum men kefer(a)(c) velev şâa(A)llâhu mâ-ktetelû velâkinna(A)llâhe yef’alu mâ yurîd(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Biz o elçilerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onların bir kısmı ile bizzat konuşmuş, bazılarının da derecelerini yükseltmiştir. Biz Meryem Oğlu İsa'ya açık mucizeler ve belgeler verdik, onu Ruhulkudüs ile destekledik. Eğer Allah dileseydi o elçilerin ardından yaşayan milletler kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat farklı görüşlere ayrıldılar, kimi iman etti, kimi de inkar yolunu tuttu. Şayet Allah dileseydi birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki Allah dilediğini mutlaka yerine getirir.

      Peygamberler Arasındaki Fazilet Farkı

      Biz o elçilerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Cenab-ı Hakk'ın, peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kılmasının şu beyanları çerçevesinde olması ihtimal dahilindedir: Allah onların bir kısmı ile bizzat konuşmuş, bir kısmını dost edinmiş, bazı peygamberler var ki rüzgar ve kuşlar emirlerine amade kılınmış ve diğer bazılarına da kendilerine özgü özelikler verilmiştir. Peygamberlerin bir kısmının diğerlerinden üstün kılınmasının, muhatapları ile fikren mücadele edişleri ve onlara karşı kesin deliller getirmeleri anlamına gelmesi de muhtemeldir. Şöyle ki, peygamberlerin bir kısmının, kavmiyle mücadelesi uzun sürmüş ve onlara karşı yaptığı istidlaller güçlü olmuştur; bunlar Hz. İbrahim ve Hz. Musadır. Yine aynı üstünlüğün tesirlerinin dünya üzerinde uzun sürmesi anlamının verilmesi de mümkün olup Allah Teala peygamberlerin bir kısmına bu imkanı lütfetmiş, diğerlerine ise vermemiştir. Sözü edilen husus, ahiretteki şefaat ve derece yüksekliği anlamına da gelebilir. Bir de bunun, risalet alanlarındaki üstünlük olması muhtemeldir. Şöyle ki: Peygamberlerin bir kısmı, hem insanlara hem cinlere gönderilmiş iken bazıları sadece insanlara veya sadece kendi kavmine yönelik olarak görevlendirilmiş, bir kısmı da sadece küçük bir topluluğa hitap etmiştir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Daha önce de değindiğimiz üzere Mütezile'nin anlayışına göre Cenab-ı Hakk'ın, peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kılma lütfunda bulunması bahis konusu değildir, çünkü O, yapılması üzerine gerekli olan şeyi icra etmiştir, yapılması gerekli olan şeyi yerine getiren hiçbir kimse lütuf ve ihsanla nitelendirilemez. Ancak tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin muhtevası durumun Mütezile'nin söylediği ve benimsediği gibi olmadığını göstermektedir.

      Biz onu Meryem Oğlu İsa'yı Ruhulkudüs ile destekledik. Bu ilahi beyanın tevilini daha önce yapmıştık.

      İlahi İradenin Şumûlü

      Eğer Allah dileseydi o elçilerin ardından yaşayan milletler kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmaklardı. Ayetin bu kısmı ile sonunda yer alan iki kısım, Mütezile'ye cevap niteliği taşır, çünkü Cenab-ı Hak bu beyanlarında şayet savaşmamalarını dileseydi onların savaşmayacağını haber vermiştir, halbuki Mütezile, Allah savaşmamalarını dilediği halde onlar savaş çıkarmışlardır, demektedir. Aslında "iktital" kökü, iki kişinin gerçekleştirdiği bir fiili gösterir. Ayette sözü edilen ümmetler içinde haksız yere savaşanlar olduğu gibi haklı olarak savaşanlar da vardır. Bunun da delili, fakat farklı görüşlere ayrıldılar, kimi iman etti kimi de inkar yolunu tuttu mealindeki beyandır. Cenabı hak bunun ardından şayet Allah dileseydi birbirleriyle savaşmazlardı buyurmak suretiyle kendisi dilemeseydi, o ümmetlerin birbiriyle savaşmayacağını haber vermiş ve bunun devamında dilediği şeyi mutlaka yerine getirdiğini bildirmiştir. Böylece ilahi iradenin içinde fiilin de bulunduğu sabit olmuştur, halbuki Mütezile mensupları, dilediğini yapmaz, demektedir. Yine Cenab-ı Hakk'ın, tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede -aralıklı ifadelerle de olsa- "Allah dileseydi onlar fikir ayrılığına düşmezlerdi" buyurmak suretiyle sözü edilen ümmetlerin ayrılığa düşmesinin, ilahi iradeye bağlı olduğunu haber vermiştir. Halbuki Mütezile, farklı görüşlere ayrılmalarını Allah istememiş, fakat ümmetler fikir ayrılığına düşmüştür, demektedir. Şu da var ki ayet-i kerimeyi "meşietü'l-kasr ve'l-cebr", yani cebir ve zorlamaya meşietine yormak mümkün görünmemektedir, çünkü Allah'ın zikrettiği meşiet (irade, ihtiyar, seçme hürriyeti), insanlarca bilinen türden olup başka bir meşiet türü ile yorumlanması isabetli değildir, ancak kastedilen meşietin başka türde olduğunu ifade eden bir ön açıklama bulunduğu takdirde durum değişebilir. Cenab-ı Hak, ayette doğrudan yer alan "birbirleriyle savaşmazlardı" mealindeki ifade ile dolaylı olarak yer alan "farklı görüşlere ayrılmazlardı" mealindeki ifadeyi aynı çizgi üzerinde ve aynı manevi sorumluluk alanı içinde belirtmiştir, "Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir millet halinde yaratırdı, ne var ki onlar fikir ayrılığına düşmeye devam edeceklerdir, ancak Rabb'inin merhamet ettikleri müstesna; zaten O, kendilerini bunun için yaratmıştır" mealindeki beyanında olduğu gibi. Mütezile mensupları ise "Allah bütün insanların tek bir ümmet olmasını istemiş fakat onlar olmamıştır" demektedir. Kanaat belirtmekte aşırıya kaçmaktan ve zatı hakkında yakışık almayan sözler sarf etmekten Allaha sığınırız.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        er-Rusul (الرسل)

        İbn Fâris, bu kelimenin "r-s-l" kökünden türediğini ve bir şeyi yönlendirmek, belli bir amaçla birini bir yere göndermek anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı Allah'ın kendi mesajını iletmesi için özel olarak seçip gönderdiği elçiler olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, elçi mefhumunun Allah ile insanlar arasında kurulan iletişim köprüsünün asli taşıyıcısı olduğunu, bu ayette elçilerin kendi aralarındaki makam ve görev farklılıklarına atıf yapıldığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu çoğul kullanımın, peygamberler arasındaki derece farkını ve her birine verilen misyonun ağırlığını teolojik bir bağlamda ortaya koyduğunu vurgular.

        Faddalnâ (فضلنا)

        İbn Fâris, "f-d-l" kökünün miktar veya değer olarak hakkın ötesine geçmek, bir ziyadelik ve üstünlük ifade etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi lütuf ve ihsanın peş peşe gelmesi olarak açıklar ve ayetteki bağlamında peygamberlerin bir kısmının diğerlerine göre ilahi lütuflarla, farklı mucizelerle veya kendilerine has özelliklerle üstün kılınmasını ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu üstün kılma eyleminin ontolojik bir ayrımcılıktan ziyade, risalet misyonuna, vahyin mahiyetine ve peygamberlerin muhatap olduğu toplumların ihtiyaçlarına göre şekillenen işlevsel ve derecesel bir farklılık olduğunu analiz eder.

        Kelleme (كلم)

        İbn Fâris, "k-l-m" kökünün aslı itibarıyla bir etki bırakmak, muhatabın zihninde veya kalbinde bir iz açmak (yaralamak anlamının da buradan türediğini) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kökten gelen kelamın, ses ve harflerle kurulan anlamlı bir iletişim olduğunu, ayette ise doğrudan Hz. Musa'ya işaretle Allah'ın elçisiyle vasıtasız konuşmasını ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kelam mefhumunu, ilahi aşkınlıktan beşeri boyuta inen dilsel bir kodlama sistemi olarak tanımlar ve buradaki eylemin, vahiy tecrübesinin araçsız gerçekleşen en yüksek formunu temsil ettiğini savunur.

        Rafea (رفع)

        İbn Fâris, "r-f-a" kökünün bir şeyi bulunduğu yerden daha yukarıya taşımak, kaldırmak ve yüceltmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem fiziksel bir yükseltmeyi hem de manevi makam ve şeref bakımından yüceltmeyi kapsadığını, ayetteki bağlamıyla Hz. Muhammed'in veya genel olarak peygamberlerin rütbece en üst seviyelere taşınmasını ifade ettiğini kaydeder.

        Deracât (درجات)

        İbn Fâris, "d-r-c" kökünün bir şeyi aşama aşama, yavaş yavaş yükseltmek, merdiven basamakları gibi kat etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin manevi makamlar, dindeki yükseliş ve rütbeler olarak kullanıldığını açıklar. Angelika Neuwirth, bu kelimenin özellikle geç dönem ayetlerinde belirginleşen, peygamberler hiyerarşisinde statü farklarını ve her peygamberin kendi dönemindeki teolojik ağırlığını yansıtan kurumsal bir terim haline geldiğine dikkat çeker.

        Îsâ (عيسى)

        Celaleddin el-Suyuti ve El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça asıllı olmadığını, Süryanice veya İbraniceden Arapçaya uyarlanmış (mu'arreb) yabancı bir kelime olduğunu belirtirler. Arthur Jeffery, İbranice kökenli "Yeshua" (Yeşu) isminin büyük ihtimalle Hristiyan Süryanicindeki "İşo" formundan Arapçaya geçerken fonetik bir evrim geçirdiğini ve Kur'an'da kendi özgün dini-tarihi formunu kazandığını savunur. Gabriel Said Reynolds da Kur'an'ın bu isimlendirmede dönemin Hristiyan Arap veya Süryani topluluklarının dilinde dolaşan fonetik yapıyı devraldığını ifade eder.

        Meryem (مريم)

        El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, tıpkı İsa isminde olduğu gibi bu kelimenin de Arapça kökenli olmadığını ve dışarıdan geldiğini kaydederler. Arthur Jeffery, İbranice "Miryam" isminin büyük olasılıkla Aramice veya Süryanice kanalıyla Arap yarımadasına ulaştığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'da babasız yaratılışı vurgulamak adına bir peygamberin annesi üzerinden soy kütüğü belirtilen tek örnek olması hasebiyle, bu kelimenin salt özel bir isim olmaktan çıkarak doğrudan mucizevi doğumu ve ilahi kudreti simgeleyen ağır bir anlamsal sembole dönüştüğünü analiz eder.

        el-Beyyinât (البينات)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün açıklık, ayrılık, bir şeyin diğerinden net bir şekilde sıyrılıp ortaya çıkması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bunu hak ile batılı birbirinden kesin çizgilerle ayıran, doğruluğu kanıtlayan açık mucizeler ve ilahi hükümler olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette Hz. İsa'ya verilen beyyinatın, ölüleri diriltme veya hastaları iyileştirme gibi mahiyeti itibarıyla inkar edilmesi imkansız olan, nübüvvetini meşrulaştıran somut ve apaçık ilahi destekler bağlamında kullanıldığını vurgular.

        Rûhul-Kudüs (روح القدس)

        İbn Fâris, bu terkibin "r-v-h" (nefes, hayat, genişlik) ve "k-d-s" (temizlik, arınmışlık, mutlak kutsiyet) köklerinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı Allah'tan gelen ilahi destek, kalplere hayat veren manevi güç ve Cebrail olarak tefsir eder. Arthur Jeffery, bu özel tamlamanın Hristiyanlıktaki "Kutsal Ruh" mefhumunun Süryanice veya Aramice formlarından Arapçaya harfi harfine çevrildiğini ve Kur'an'ın bunu kendi teolojik çerçevesine entegre ettiğini savunur. Gabriel Said Reynolds, ayetteki bu kullanımın, Geç Antik Çağ'daki dini terminolojinin İslami paradigmayla nasıl yeniden inşa edildiğini gösterdiğini; Hristiyan teslisindeki ilahi unsurun burada peygamberi destekleyen yaratılmış bir melekî güce dönüştürüldüğünü ifade eder.

        İhtelefû (اختلفوا)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün bir şeyin ardından gelmek, onun yerini almak ve yön olarak zıtlaşmak anlamlarını barındırdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kavramı doğru ve tek olan çizgiden ayrılıp farklı yönlere sapmak, dini konularda bölünmek ve çekişmek olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde ihtilafın basit bir fikir uyuşmazlığı olmadığını; peygamberlerin apaçık deliller getirmesinden sonra toplumların inat, kıskançlık ve dünyevi arzularla kasıtlı olarak gruplara ayrılması şeklindeki derin bir teolojik sapmayı işaret ettiğini analiz eder.

        Âmene (آمن)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temelinde kalbin huzur bulması, şüpheden uzaklaşarak güven duyması ve tasdik etmesi yattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, imanın Kur'an'daki en merkezi kavram olduğunu, ayette ihtilafa düşen gruplardan birinin Allah'ın peygamberler aracılığıyla gönderdiği mesaja sarsılmaz bir bağlılık, güven hissederek hakikati kabul eden tarafı temsil ettiğini açıklar.

        Kefere (كفر)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının bir şeyin üzerini örtmek ve gizlemek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kök anlamından hareketle kelimenin Allah'ın varlığını, nimetlerini ve gönderdiği ayetleri inkar ederek örtbas etmek manasına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, küfrün Kur'an'da sadece pasif bir inanmama hali olmadığını; apaçık deliller geldikten sonra bilinçli bir inatla hakkın üzerini örtmek, nankörlük etmek ve imanın tam karşısında konumlanan son derece aktif ve yıkıcı bir ruhsal isyan hali olduğunu vurgular.

        Yef'alu (يفعل)

        İbn Fâris, "f-a-l" kökünün bir işi meydana getirmek, yapmak ve icra etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin özellikle kast ve irade içeren eylemler için kullanıldığını, ayette ise Allah'ın kâinat ve insanlar üzerindeki mutlak kudretini, istediği her şeyi hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan hayata geçirmesini ifade ettiğini kaydeder.

        Yurîdu (يريد)

        İbn Fâris, "r-v-d" kökünün bir şeyi istemek, talep etmek ve irade etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iradenin akıl ve seçme hürriyetiyle bir şeye yönelmek olduğunu, Allah'a nispet edildiğinde ise O'nun meşietinin önünde hiçbir engelin bulunamayacağını ve dilediği kullarına hidayet verip dilediklerini saptırmadaki mutlak serbestiyetini temsil ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X