Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 248. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 248. Ayet

    وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle lehum nebiyyuhum inne âyete mulkihi en ye/tiyekumu-ttâbûtu fîhi sekînetun min rabbikum vebakiyyetun mimmâ terake âlu mûsâ veâlu hârûne tahmiluhu-lmelâ-ike(tu)(c) inne fî żâlike leâyeten lekum in kuntum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Peygamberleri onlara şunu da söylemişti: "Onun hükümdarlığının alameti meleklerin taşıdığı tabutun size gelmesi olacaktır ki onda Rabb'iniz tarafından bahşedilmiş bir huzur, içinde Musa ve Harun'un hanedanlarından geriye kalmış bir miras bulunmaktadır. Gerçekten inanmış kimseler iseniz bunda sizin için ayrı bir işaret vardır."

      Peygamberleri onlara şunu da söylemişti: "Onun hükümdarlığının alameti tabutun size gelmesi olacaktır." Sanki onlar peygamberlerine Talut'un hükümranlığının alameti nedir diye sormuş, o da onun hükümranlığının alameti meleklerin taşıdığı tabutun size gelmesi olacaktır, diye cevap vermiştir. Kıssada zikredildiğine göre tabut peygamberlerin yanında bulunuyordu, onların kavimleri savaşa gittiğinde tabutu kendileriyle düşmanları arasına yerleştiriyor ve onlara karşı zafer kazanmaları için ondan destek alıyordu; tabutta kedi başına benzeyen bir kısım bulunuyordu. Baş ses çıkardığında aynı ses tabutun içinden de duyuluyor ve tabut düşmana doğru ilerliyor, askerler de arkasından yürüyor, o durunca onlar da duruyordu. İsrailoğulları küfür ve inkar yolunu tutup kendilerine gönderilen peygambere isyan edince Allah Teala düşmanlarını üzerlerine musallat kılmış, usanıp bıktıkları tabutu da kendilerinden almıştı. Uzun zaman sonra tabut yine onlara iade edilmiş ve Talut'un hükümdarlığına delil teşkil eden hususlardan biri olmuştur. Ancak biz kıssanın nasıl olduğunu bilmemekteyiz.

      Onda Rabb'iniz tarafından bahşedilmiş bir huzur vardır. Ayetin bu kısmında yer alan "sekine" kelimesinin yorumu hakkında ileri sürülen görüşlerin birinde onun, önünde insan yüzüne benzeyen bir şekli harekete geçiren hızlı ve sesli rüzgardan ibaret olduğu söylenmiştir. Başka bir yoruma göre "sekine", kedi yüzüne benzeyen ve iki kanadı olan bir şey olup ses çıkardığında zaferin kazanılacağını anlıyorlardı. Yine bir kanaate göre "sekine", içinde peygamberlerin yüreklerinin yıkandığı bir altın tastır. Denildi ki, tabutta, sükun ve huzur vardır, Rabb'inizden. Bu yoruma göre tabut nerede bulunursa etrafındaki insanlar sükun ve huzura kavuşuyordu. Aslında biz, çevresindekilerinin gönüllerine sükun ve huzura vesile olmasından başka "sekine" hakkında bir şey bilmemekteyiz, onun mahiyet ve keyfiyetine vakıf olma ihtiyacını da duymamaktayız.

      İçinde Musa ve Harun'un hanedanlarından geriye kalmış bir miras vardır. Burada yer alan mirasın levha parçaları, yani kırıntıları ile Musa ve Harun'un giysilerinden ibaret olduğu ifade edilmiştir. Bunun yanında onun, Hz. Musa ile Harun'un asaları demek olduğu ileri sürüldüğü gibi, bir ölçek kudret helvası olabileceği de iddia edilmiştir. Sözü edilen helva ise Tih çölünde İsrailoğulları'nın yediği turunç olmalıdır. Bir başka telakkiye göre tabutun içinde Hz. Musa ile Harun'un din anlayışları ve ilimlerinin vesikaları bulunuyordu. İşin mahiyetini bilen sadece Allah'tır.

      Kerametin Mahiyeti

      Ayet-i kerimede velilerin ellerinde de harikulade olayların (ayat) oluşabileceğine dair delil bulunmaktadır, zira Talut'a hükümdarlığının alameti olarak peygamberlerin mucizelerine benzeyen tabut verilmiştir, nitekim Cenab-ı Hak tabutu meleklerin taşıyıp evine bıraktıklarını haber vermektedir, aslında etrafındakiler meleklerin onu taşıdığını görmüş değillerdi. Şu kadar var ki bu tür harikulade sonuç olarak peygamberlere ait mucizeler olup Allah Teala onları, velilerin ellerinde göstermektedir. Bu olaylar velilerin kendilerine özgü değildir.

      Veli diye anılacaklardan bazıları, sözü edilen harikulade olaylara dayanmak suretiyle kendisi hakkında nübüvvet iddiasında bulunmaya kalkışacak olursa, Allah Teala böylebirine engel olur ve gerçekleşecek olan olay harikuladeliğini kaybeder. Tıpkı Kur'an-ı Kerim'in kendilerine ulaşmadığı, onun varlığını bilip kimseden işitemedikleri şehirlerin sakinlerinden bir gruba giden adam gibi, bu kişinin muhataplarına ezberden Kur'an okuduğunu ve buna dayanarak nübüvvet iddiasında bulunduğunu düşünelim. Şimdi, sözü edilen şehir halkının bu iddia sahibini tasdik etmesi caiz midir, değil midir? [Hanefi] alimlerimiz bu soruya iki türlü cevap vermiştir: Birincisi Kur'an'ın kendisinde söz konusu iddia sahibinin yalancı olduğunu ortaya koyacak ayetler vardır. Mesela, "Sana şunu sorarlar" gibi ifadeler; ayrıca Kur'an'da yer alıp oluşmaları için ön sebep ve olayların gerektirdiği haberler, hikayeler ve kıssalar. Bu unsurlar iddia sahibinin yalancılığını ortaya koyar, sonuç olarak da şehir halkının böylesini tasdik etmeleri gerekmez. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      İkincisi alimlerimiz şöyle demiştir: Sözü edilen kişi, nezdindeki Kur'an ayetlerine dayanarak nübüvvet iddiasında bulunacak olursa, Cenab-ı Hak onu bu ayetleri okumak, telaffuz etmek ve bunlara dayanarak iddiasını ileri sürmekten alıkor (Sarfe). Bu ikinci yorum gerçeğe daha yakın görünmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Şimdi, Kur'an-ı Kerim'in üstünlüğü, dili Arapça olan herkesin nezdinde yok sayılmasına ve inkar edilmesine güç yetirilemeyecek derecede yaygınlaşmış, onu getiren Peygamber'in durumu her tarafta bilinmiştir. Bu yolla da sahte peygamberin yalancılığı ortaya çıkar ve iddiasını ileri sürer sürmez muhataplarınca, getirdiği metin konusunda fikir yormaya lüzum kalmadan sahtekarlığı bilinmiş olur. Ancak dili Arapça olmayan biri bu iddiayı ileri sürebilirse de böylelerinin, iddialarını Kur'an'la desteklemelerinin mantıklı hiçbir yönü bulunmamaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Zira Allah lütuf ve merhameti her şeyi kuşatan, kabiliyet ve liyakatleri çok iyi bilendir. Yani Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan bir gani olup dilediğine verir ve onu zengin yapar. Çok iyi bilendir, hükümdarlığa liyakatli olanı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âyet (آيَةَ)

        Kelimenin kökü a-y-y harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye yönlendiren açık alamet, iz ve nişan" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayet kelimesinin gizli olan bir gerçeği ispatlayan somut ve açık delil olduğunu; bu bağlamda İsrailoğulları'nın Tâlût'un hükümdarlığını reddetmeleri üzerine onlara sunulan, inkarı imkansız fiziksel ve mucizevi bir kanıtı ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki ayetin soyut bir felsefi işaret değil, doğrudan tarihi bir nesnenin (Ahit Sandığı) geri dönüşüyle gerçekleşen siyasi ve teolojik bir meşruiyet onayı olduğunu vurgular.

        Mülk (مُلْكِهِ)

        Kelimenin kökü m-l-k harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, dildeki asıl anlamının "bir şeye mutlak surette sahip olmak, güç yetirmek ve hükmetmek" olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bir toplum veya devlet üzerinde emretme yetkisine sahip olmayı ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu kelimenin, liyakatine itiraz edilen Tâlût'un siyasi otoritesinin (mülk) doğrudan doğruya ilahi bir müdahale ile tasdik edilmesini anlattığını ve yönetme yetkisinin kabile asabiyetinden çıkarılıp Allah'ın iradesine bağlandığını ifade eder.

        Tâbût (التَّابُوتُ)

        Sözcüğün etimolojik kökeni ve yapısı oldukça dikkat çekicidir. İbn Fâris, kelimeyi Arapça t-v-b (dönmek, geri gelmek) köküne bağlar ve içine eşyaların konulup tekrar geri alındığı bir sandık olduğu için bu ismi aldığını belirtir. Ancak El-Cevâlîkî, bu sözcüğün saf Arapça olmadığını, dilde sonradan Araplaşmış (muarreb) yabancı kökenli dini bir terim olduğunu savunur. Arthur Jeffery, kelimenin tarihsel ve filolojik izini sürerek, sözcüğün Aramice/Süryanice "têbûthâ" veya İbranice "tevah" kelimelerinden Arapçaya geçtiğini; İncil ve Tevrat geleneğinde İsrailoğulları'nın en kutsal nesnesi olan "Ahit Sandığı"nı tanımlamak için kullanıldığını ve Kur'an'ın bu tarihi terimi aynı kutsiyet bağlamıyla kendi metnine taşıdığını iddia eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu sandığın İsrailoğulları için salt ahşap bir kutu olmadığını; milletin onurunu, dini birliğini ve peygamberlik mirasını temsil eden milli bir sembol olduğunu, sandığın geri gelişinin paramparça olmuş toplumun Tâlût'un krallığı etrafında yeniden kenetlenmesini sağlayan kurucu bir olay olduğunu analiz eder.

        Sekîne (سَكِينَةٌ)

        Kelimenin kökü s-k-n harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "hareketin, telaşın ve paniğin zıddı olan durulma, sükunet ve dinginlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin ve ruhun korkudan arınarak huzur bulması, tatmin olması olarak tanımlar. Arthur Jeffery, bu kelimenin Arapça köküyle uyumlu görünmekle beraber, aslında doğrudan Rabbinik İbranice ve Aramicedeki "Shekinah" kavramının Kur'an'daki karşılığı olduğunu; Yahudi teolojisinde bu kelimenin "İlahi Varlığın/Ruhun" bizzat Ahit Sandığı'nın üzerinde tecelli etmesi manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında sekîne kavramının, kriz, savaş veya şiddetli korku anlarında Allah tarafından müminlerin kalbine indirilen olağanüstü ve mucizevi bir psikolojik sükunet, direniş gücü ve cesaret aşılaması olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiziksel bir ahşap nesne olan sandığın (tâbût), içsel ve soyut bir ruhsal dinginlikle (sekîne) birlikte zikredilmesinin Kur'an'ın benzersiz edebi tasvir gücünü yansıttığını; maddi olanın manevi bir şifa aracına dönüştürüldüğünü kaydeder.

        Bakıyye (بَقِيَّةٌ)

        Sözcüğün kökü b-k-y harfleridir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin yok olmaması, geride kalması ve kalıcılık" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir bütünden geriye kalan parçalara veya mirasa bu ismin verildiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette bahsedilen "Musa ve Harun ailesinden arta kalanlar" (bakıyye) ifadesinin, muhtemelen kırık levha parçaları veya Musa'nın asası gibi tarihi/dini yadigarlar olduğunu; bu kalıntıların İsrailoğulları'nın kopmuş tarihi bağlarını yeniden kuran, Tâlût'un etrafında toplanmaları için onlara manevi bir dayanak sunan paha biçilmez teolojik hatıralar olduğunu vurgular.

        Âl (آلُ)

        Kelimenin kökü a-v-l harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir yere veya kişiye dönmek, rücu etmek" olduğunu; bir öndere veya aile reisine mensup olan kişilerin sürekli ona dönüp sığınmaları sebebiyle bu topluluğa "âl" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âl" kelimesinin sıradan bir aile (ehl) kavramından daha spesifik ve yüce olduğunu; dilde yalnızca peygamberler, krallar veya çok saygın önderlerin soyları, yakınları ve sadık takipçileri için kullanılan, saygı ifade eden özel bir terim olduğunu açıklar.

        Tahmilü (تَحْمِلُهُ)

        Sözcüğün kökü h-m-l harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi sırtlanmak, yüklenmek ve taşımak" olduğunu; bu taşıma eyleminin hem fiziksel bir nesneyi taşımayı hem de sorumluluk veya günah gibi soyut yükleri üstlenmeyi kapsadığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, meleklerin sandığı taşıması bağlamında kelimenin ilahi gücün fiziksel bir intikali gerçekleştirmesini anlattığını belirtir.

        Melâike (الْمَلَائِكَةُ)

        Kelimenin etimolojisi üzerine çeşitli görüşler vardır. İbn Fâris, bu kelimenin m-l-k (mülk/güç sahibi olmak) kökünden türediğini veya bir diğer görüşe göre l-e-k (haber, elçilik ve risalet) köküne dayandığını; meleklerin Allah'ın emirlerini taşıyan elçiler olmasından dolayı bu ismi aldıklarını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Habeşçe (Etiyopça) "mal'ak" (haberci/elçi) kelimesinden yahut onun Aramice karşılığından kadim Arapçaya geçmiş olabileceğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, sandığın melekler tarafından taşınarak getirilmesinin, Tâlût'un hükümdarlığının tesadüfi veya basit bir siyasi hamle olmadığını; arkasında mutlak bir metafizik destek, göksel bir müdahale ve ilahi bir garanti bulunduğunu inkar edilemez bir biçimde ispatladığını vurgular.

        Mü'minîn (مُؤْمِنِينَ)

        Sözcüğün kökü e-m-n harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kök anlamının "korku ve paniğin yok olması, kalbin sükunet ve tam bir güven içinde bulunması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın, kişinin kendisine sunulan ilahi hakikati kalben onaylayıp onda güven bulması hali olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetin "eğer inanıyorsanız/müminseniz" şeklindeki bitirişini incelerken, Kur'an'ın bu şart ifadesiyle İsrailoğulları'nın "kral isteme" taleplerinin samimiyetini test ettiğini; Allah'ın mucizevi onayını (sandığı ve Tâlût'u) kabul etmenin sadece gözle görülen bir tarihi gerçeğe rıza göstermek değil, doğrudan kalpteki "iman" kalitesiyle ölçülen ontolojik bir tercih olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X