Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 239. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 239. Ayet

    فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالاً اَوْ رُكْبَـاناًۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-in ḣiftum fericâlen ev rukbânâ(en)(s) fe-iżâ emintum feżkurû(A)llâhe kemâ ‘allemekum mâ lem tekûnû ta’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer herhangi bir tehlikeden endişe ederseniz namazı, şekline uygun olarak yürüme esnasında veya binmiş olarak kılın. Güvenli hale geldiğinizde ise Allah'ı, size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi anarak namazınızı kılın.

      Bu ilahi beyanda zikredilen hususların namaz hakkında olduğuna dair herhangi bir bilgi bulunmamakla birlikte alimler muhtevayı, namazın ardından zikredilmesi sebebiyle ona nispet etmişlerdir. Bu kısımla ilgili farklı görüşleri ileri sürülmüştür. "Rükbanen" yani hayvanlara binmiş olarak, hayvanlar kendilerini ne tarafa yöneltirse gerek seyir, gerek duruş halinde o tarafa doğru namazlarını kılarlar. Nitekim Resulullah (s.a.) ve ashab-ı kiramın (r.a.) nafile namazlara ait uygulamalarına dair gelen haberler bu şekildedir. Mazeretin bulunması halinde farzlar da -farz dışındaki nafileler için sünnetle sabit olana uygun biçimde- ayetin muhtevasında düşünülebilir.

      Ayette yer alan "fe-ricalen" kelimesi hakkında da yorumlar yapılmış, bazıları bunun yürüyenler manasına geldiğini söylemiştir. Kelime tereccülün bağlı bulunduğu kaynaktan türemiş olup yaya olarak yürüyenler demektir. Bize göre ise "fe-ricalen" kelimesi namaz kılarken yapıldığı gibi ayakları üzerinde durma (kıyam) ve oturma (kuud) manasına gelmekte olup namaz fiilinin icra edilişinde olduğu gibi ilk bakışta görünen (zahiri) anlamından ayrılmaz, binmiş olmayarak kılındığı bilinen namaz biçiminde. "Rükbanen" ise binmiş olarak kılındığı bilinen namaz anlamına gelir ki bu seyir halinde olur. Namazın yürüyerek kılınabileceğini caiz görmemekteyiz.

      Korku namazında yürüme fiili vardı, diye sorulacak olursa buna şöyle cevap verilir: Yürüme namaza mahsus fiil içinde yer almaz, çünkü bunu yapanlar yürüdükleri sırada namaz fiilini icra etmemektedir. Bu husus, "Namaz abdestsizlik halinde (hades ile) eda edilemez" sözüne benzemektedir, kişi namaz içinde abdesti bozulup da yeniden abdest almak için gittiği sırada -namaz kılma hükmünde bulunduğu kabul edilmekle birlikte- namaz kılan kişinin durumunda olmaz. Bunun gibi korku namazı esnasında yürümek -kişinin namaz kılıcı hükmünde bulunduğu kabul edilmekle birlikte- namazın kendi fiilinden sayılmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Güvenli hale geldiğinizde ise Allah'ı, size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi anarak namazınızı kılın. Burada yer alan ve "anın" anlamına gelen "fe'zkürıl" kelimesi namazla yorumlanabilir, yani Allah size emniyet halindeyken namazınızı nasıl kılacağınızı öğrettiği şekilde demektir. Kelimenin namaz dışındaki zikirler anlamına alınması da ihtimal dahilindedir, ''.Allah'ı anmak elbette ibadetlerin en büyüğüdür" mealindeki ayette olduğu gibi. Bunun yanında kelimenin şükür anlamına yorumlanması da mümkündür, yani size lütfettiğim nimeti anın ve onun için bana şükredin, "Öyleyse siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankör davranmayın!" malindeki ayette olduğu gibi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İlahi İradenin Kulun Fiiline Yönelmesi

      Size öğrettiği gibi. Ayetin bu kısmı ile birlikte, "İnsana bilmediğini öğreten", "Okumayı öğretti" ve ''.Açıklamayı öğretti" mealindeki ilahi beyanlarda kullara ait ihtiyari fiillerin meydana gelişinde Allah'ın müdahalesinin bulunduğuna dair delil vardır. Şöyle ki, Cenab-ı Hak bu beyanlarında öğretmeyi kendisine nispet etmiştir, bunun da anlamı öğretme fiilini kendisinin yarattığıdır; zira söz konusu fiilin meydana gelişinde kendisinin bir müdahalesi olmasaydı bu fiil başka bir muallime nispet edilecek ve burada sıralanan beyanlar bulunmayacaktı. Binaenaleyh öğretme fiilini kendisine nispet edişi bu fiilin kulda meydana gelişinde O'nun müdahalesinin (fiilinin) bulunduğunu kanıtlamaktadır. Gerçeği aşan sözler sarfetmekten ve hak yoldan sapmaktan Allah'a sığınırız.

      İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Allah'ı size öğrettiği gibi anın. Yani emniyet halindeyken size öğrettiği gibi O'nun rızası için namaz kılın; bilindiği üzere namaz ibadetinden önce buna dair emrin yanı sıra nasıl kılınacağının bildirilmesi bahis konusudur. Mazeret halinde ise namazınızı kılarken müsaade edilen kolaylaştırma şekillerine başvurun. Bundan başka Allah'ı anın mealindeki beyanı size, korkulardan emin kılmasına karşılık nimetlerine nasıl şükredeceğinizi öğrettiği gibi O'na şükredin, biçiminde de açıklanabilir. Hangi mana verilirse verilsin bir şey bilmezken insanlara öğreten şüphe yok ki Allah'tır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Cenab-ı Hakk'ın tefsirini yapmakta olduğumuz ayette ayrıca, "Ona açıklamayı öğretti" ve "Biz ona şiir öğretmedik" mealindeki ayetlerde talim kavramını kendisine nispet edişi, gerek öğretme gerekse öğretmeme şeklindeki fiillerin var oluş sebeplerinin Allah'tan olduğunu kanıtlamaktadır; Allah'ın (öğretmek-öğretmemek biçiminde) iki şekilde oluşabilen müdahalelerin, birindeki fiili ötekinde gerçekleşmez. Ancak her ikisinde yer alan ilahi sebepler aynı konumda bulunur. Sonuç olarak öğretme (talim) fiilinin gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesinin Allah'ın yaratmasına bağlı olduğu ortaya çıkmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hıftüm (خِفْتُمْ)

        Kelimenin kökü h-v-f harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının kalbin veya ruhun bir şeyden dolayı ürpermesi, tehlike karşısında endişe ve paniğe kapılması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, havf kavramını, beklenen bir kötülük, zarar veya tehlikeden dolayı insanın iç dünyasında hissettiği sarsıntı ve güvenlik endişesi olarak tanımlar; bu ayetin bağlamında insanın can güvenliğini doğrudan tehdit eden savaş, düşman saldırısı veya benzeri hayati kriz anlarındaki olağanüstü korku durumunu ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, can güvenliğinin ortadan kalktığı bu şiddetli korku durumunda namazın asgari şekil şartlarının (kıbleye dönme, rüku, secde gibi) esnetilerek yürüme veya binme haline indirgenmesinin, Kur'an'ın ibadet yükümlülüklerini insan fizyolojisinin ve anlık güvenlik gerçekliğinin ötesinde zorlayıcı bir tabu kılmayan, aksine pratik, kolaylaştırıcı ve hayatın akışıyla uyumlu dinamik yapısını gösterdiğini vurgular.

        Ricâlen (رِجَالًا)

        Kelimenin kökü r-c-l harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kökün asıl ve en somut anlamının "ayak (ricl)" ve "yaya olarak yürümek" olduğunu; erkeğe "racül" denmesinin de rızık peşinde koşarken işleri için ayakları üzerinde çokça dolaşmasından kaynaklandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ricâl" kelimesinin bu ayette yaygın kullanımı olan "erkekler" manasında kesinlikle kullanılmadığını, doğrudan "ricl" (ayak) köküne atıfla "kendi ayakları üzerinde, yaya olarak yürüyenler" manasında fıkhi bir durumu ve hareket halini tasvir ettiğini açıklar. El-Cevâlîkî, kelimenin Arapça kökenli olduğunu tasdik ederek, dilde kelimelerin bağlama göre cinsiyet belirtmekten ziyade eylem biçimini (yaya yürümek) niteleyecek şekilde anlam daralması veya kayması yaşayabileceğine dair önemli bir morfolojik örnek sunduğunu kaydeder.

        Rükbânen (رُكْبَانًا)

        Sözcüğün kökü r-k-b harfleridir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyin yüksekçe bir yere veya başka bir şeyin üzerine çıkması, ona binmesi ve eklenmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, rükbân kelimesinin at, deve gibi binek hayvanlarının üzerinde gidenleri tanımladığını; tehlike anında kaçarken veya düşmanı kovalarken binek üzerinde hareket halinde olmanın ibadeti (namazı) terk etmek için bir mazeret sayılmadığını, aksine bu şartlar altında bile Allah'a yönelişin sürmesi gerektiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, yaya ve binek üzerinde namaz kılma (salâtü'l-havf) ruhsatını değerlendirirken, İslam fıkhında "canın korunması" (hıfz-ı nefs) ilkesinin ibadetin fiziksel ritüellerinden daha öncelikli tutulduğunu, ancak Allah ile kurulan manevi bağın (namazın özünün) en olumsuz fiziki koşullarda bile binek sırtında dahi sürdürülmesinin emredilerek müminin ruhsal direncini ayakta tutan müthiş bir hukuki esneklik sunulduğunu ifade eder.

        Emintüm (أَمِنْتُمْ)

        Kelimenin kökü e-m-n harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının nefsin sükunet bulması, kalpten her türlü korku, panik ve endişenin tamamen silinip gitmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, emniyetin şiddetli korkunun (havf) tam zıddı olduğunu, insanın ruhsal ve bedensel olarak her türlü tehlikeden uzak, dingin, huzur ve emniyet içinde olma halini yansıttığını söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sahasında "emniyet/iman" kökünü incelerken; bu kavramın sadece soyut bir inanç değil, insan bilincinde varoluşsal bir güvenlik ve barış psikolojisi inşa ettiğini, savaş ve kriz anının geçmesiyle elde edilen fiziksel güvenliğin anında "zikre" (Allah'ı anmaya ve olağan ibadete) tahvil edilmesinin, Kur'ani insan modelinin güvenlik ve konforu kendi başarısı değil ilahi bir ikram olarak okuyan derin şükür bilincini temsil ettiğini açıklar.

        Üzkürû (فَاذْكُرُوا)

        Sözcüğün kökü z-k-r harfleridir. İbn Fâris, kökün dildeki asli anlamının bir şeyi kalpte veya dilde muhafaza etmek, diri tutmak, hatırdan çıkarmamak ve anmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikri iki aşamalı tanımlar: Birincisi, bilginin ve inancın kalpte sürekli hazır ve uyanık bulunması (kalbî zikir); ikincisi ise bunun bir eylem olarak bedene ve dile yansımasıdır. Ayette güvenliğe kavuşulduğunda "Allah'ı zikredin" denilmesinin, tehlike anında zarureten terk edilen namazın tam şartları ve rükünleriyle (kıyam, rüku, secde) yeniden, sükunetle ve eksiksiz bir formda eda edilmesini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, zikir kavramını Kur'an'ın ahlaki dünyasında insanın "gaflet" (Allah'ı unutma) hastalığına karşı en güçlü panzehir olarak analiz eder; korku anında esnetilen ibadet formunun, barış ve sükunet anında derhal tam bir zikir haliyle geri dönmesinin, müminin Allah'a olan ontolojik bağımlılığının ve sadakatinin en kesintisiz göstergesi olduğunu vurgular.

        Allemeküm (عَلَّمَكُمْ)

        Kelimenin kökü a-l-m harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin mahiyetini, özünü ve hakikatini idrak etmek; o şeyi diğer her şeyden ayıran belirgin bir iz ve işaret koymak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kelimesinin bir eşyanın veya hakikatin asıl suretini zihinde kavramak olduğunu, "talim" (öğretmek) eyleminin ise kişinin hiç bilmediği bir meseleyi, onun zihni ve kalbi için anlaşılır kılacak şekilde peyderpey aktarmak manasına geldiğini söyler; ayette Allah'ın namazın normal ve olağanüstü hallerde nasıl kılınacağını insana bildirmesini kapsar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "siz bilmezken Allah'ın size öğrettiği gibi" şeklindeki bitiriş cümlesindeki edebi ve psikolojik güce dikkat çeker; bu ifadenin insanoğluna kendi aklıyla hakikati, doğru ibadet formunu ve olağanüstü hallerdeki ilahi sınırları bulamayacağını hatırlattığını, ilahi vahyin bir lütuf olarak insanı cehalet karanlığından çekip çıkaran ve onu her an eğiten mutlak kaynak olduğuna dair sarsıcı bir minnet duygusu uyandırdığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X