Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 221. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 221. Ayet

    وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّۜ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواۜ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِه۪ۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tenkihu-lmuşrikâti hattâ yu/min(ne)(c) veleemetun mu/minetun ḣayrun min muşriketin velev a’cebetkum(k) velâ tunkihu-lmuşrikîne hattâ yu/minû(c) vele’abdun mu/minun ḣayrun min muşrikin velev a’cebekum ulâ-ike yed’ûne ilâ-nnâr(i)(s) va(A)llâhu yed’û ile-lcenneti velmaġfirati bi-iżnih(i)(s) veyubeyyinu âyâtihi linnâsi le’allehum yeteżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran (müşrik) kadınlarla tevhid inancını benimsemedikçe evlenmeyin. Kuşkusuz mümin bir cariye hoşunuza giden putperest bir kadından daha iyidir. Bir de mümin kadınlarla putperest erkekleri tevhid inancını benimsemedikçe evlendirmeyin. Şunu unutmayın ki mümin bir köle hoşunuza gidebilecek puta tapan bir erkekten daha iyidir. Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar. Allah ise kendi iradesiyle cennete ve günahları bağışlamaya davet eder. O düşünüp gerekli dersleri alsınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.

      Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla tevhid inancını benimsemedikçe evlenmeyin. Âyetin yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları buradaki yasaklamanın kitabî olsun veya olmasın bir şekilde şirk koşan herkese yönelik olduğunu, fakat sonra şu âyet-i kerîme ile neshedildiğini söylemiştir: "Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da ... size helâldir". Burada câriyeler haram çerçevesinde kalmıştır, çünkü âyet-i kerîme, "Daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da ... size helâldir" beyanıyla (yasak hükmünden) câriyeleri değil hür kadınları istisna etmiştir.

      Diğer bir grup âlim ise evlenme yasağının Ehl-i Kitap'tan değil müşrik olan kadınlara özgü olduğu kanaatini belirtmiştir. Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar ise müstesnadır, bu durumda hür olsun câriye olsun her Ehl-i Kitap'tan olan kadın bu çerçeve içinde yer alır. Çünkü âyet ilâhî kitaba bağlı bir dine sahip olanlar dışında bütün dinlere şâmil olunca, sözü edilen dinlere bağlı olanlardan bir kısmının meşru çerçeve içinde olup diğerlerinin dışında kalması mümkün değildir. Bu ikinci görüşü destekleyen husûslardan biri kuşkusuz mümin bir câriye hoşunuza giden putperest bir kadından daha iyidir meâlindeki ilâhî beyandır. Bu beyan mümin câriyeyi nikâh açısından müşrik olandan ayırıp hayırlı görmüştür. Bu kanaatte olan fakîhin görüşlerinden biri de kâfir (fakat kitabî) hür kadınla evlenmeye imkân bulan mümin kişiye mümin câriye ile evlenmenin mubah kılınmadığı şeklindedir. Şu halde âyetin, söz konusu görüş sahibinin iddia ettiği üzere, nesih sistemine bağlı olmadığı ortaya çıkmıştır.

      Câriyelere Dair Hükümler

      Şunu da belirtmek gerekir ki câriyeler, "Sahip olduğunuz câriyeler müstesna evli kadınlar da size haram kılınmıştır" meâlindeki ilâhî beyanın helâl sınırı içinde kalmaktadır. Bunun delili, "Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır" meâlindeki beyandır. Böylece câriyelerin de afif olabileceği ve dolayısıyla fuhuştan korunmuş olmak anlamına gelen ihsan kavramı içinde mütalaa edilebileceği ortaya çıkmıştır. Bilindiği üzere kadının helâl olmasının şartı ihsan olarak zikredilmiştir. Bir de, "Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın"; "Sahip olduğunuz câriyeler müstesna evli kadınlar da size haram kılınmıştır meâlindeki beyanlar câriyeleri ihsan çerçevesine giren kadınlardan istisna etmiştir. Bu husûs da onların hitaba dâhil olduklarını göstermektedir. Câriyelerin esir alınmak suretiyle bize helâl kılındığı noktasında icmâ vardır. Kur'ânda bu çizgi üzerinde zikredilen her şeyde -sayı sınırı hariç- helâl oluş özelliği açısından eşitlik arzeder. Esir alınan kadınların hür kadınlar gibi nikâh edilmesi bizim için meşru olduğuna göre onların nikâh konusunda hür kadınlara ait hükmü taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Şu halde câriyelerle evlenmeyi meşru görmeyenin telakkisi kökünden çürümüştür. Zira âyetin, onun ileri sürdüğünün aksini ifade ettiği anlaşılmaktadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Müslümanların Gayr-ı Müslimlerle Evlenmesine Dair Hükümler

      Söz konusu ettiğimiz âyet-i kerîme çeşitli hükümler içermektedir. Birincisi, (Hanefî) âlimlerimizin benimsediği görüşlerden birine göre dinen yasaklanan husûslar mutlak yasaklama (nehiy) kipi açısından haram statüsüne girmez. İkincisi, tek hitap çizgisi üzerinde bulunan bir âyetin muhtevasını bazan tercihen husûs, bazan da umûm çerçevesinde düşünmek mümkündür. Üçüncüsü, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette bir şeyin yasaklanıp engellenmesinin sebebi zikredilmekte olup bu da cehenneme çağrı yapılmış olmasından ibarettir. Nasıl olur da bulunması halinde yasağın gerçekleştiği illet hüküm için esas teşkil etmez? Bu konuda esas olan şudur ki belli illetlere bağlı olarak oluşan hükümler illetler var oldukça geçerliliğini korur. Dördüncüsü, nikâh akdini yapmayı üstlenme hakkındaki beyandır, mümin kadınlarla putperest erkekleri, tevhîd inancını benimsemedikçe evlendirmeyin meâlindeki ilâhî beyandan anlaşılacağı üzere bu konudaki hitap kadınların velilerine aittir.

      a) Yasaklama (nehiy): Nehiy hakkındaki görüşümüz şudur ki mutlak mânada yasak sakınıp vazgeçmeyi gerektiriyorsa da onunla yasağın kastedildiğini gösterecek bir delil olmaksızın haram olmayı gerektirmez, zira yasak çerçevesine girmeyen yasaklanmış birçok şeyin varlığını görmekteyiz. Mutlak mânada nehiy gereklilik ifade etseydi bunların hepsinde gerekliliğin oluşması icap ederdi. Durum böyle olmayınca nehyin kendi başına haramlığı ifade etmediği, ayrı bir delilin bu yasağı sağladığı ortaya çıkmıştır.

      b) Bazı fakîhlerin husûs ve umûm hakkındaki kanaatlerine gelince, bize göre de bu caizdir, yani âyetin umûm konumunda olup kendisinden husûsun anlaşılması. Bu kullanılış söz konusu edilip açıklanmasına ihtiyaç duyulamayacak kadar Kur'ân-ı Kerîm'de çokça geçmektedir. Bunlardan biri şu âyet-i kerîmedir: "Allah şöyle dedi: 'Eğer namaz kılar, zekât verir, elçilerimize inanır, onları desteklerseniz ve bir de Allah'a veriyormuş gibi O'nun rızâsı için karşılıksız borç verirseniz günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden inkâr yolunu tutan kimse doğru yoldan sapmış olur". Bu ilâhî beyandan Allah'ın gönderdiği Resûl ve nebîlere saygı göstermek herkes için, âyette yer alan bazı husûsların ise (zekât vb.) belli kişiler için gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Yine, "Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevî Araplar'a Allah'ın Resûlü'nden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz" meâlindeki âyet-i kerîmeden anlaşılacağı üzere ilâhî beyanda yer alan yakışıksız geri kalma fiili bazı zamanlarda gerçekleşmiş sayılmaz (meselâ mazeret halinde). Buna mukabil âyette geçen "kendi canlarını düşünmeden yasaklanma herkese yönelik bir durumdu. Burada da görüldüğü üzere umûm konumunda gelen ilâhî hitaptan bazı şeylerin istisna edilip husûs konumunda tutulması mümkündür.

      c) Alimlerimizin hükmün illete dayanarak vacip oluşu biçimindeki kanaatine gelince -ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyette bu, cehenneme çağrı yapmaktan ibarettir- bu husûs iki yoruma açıktır. Birincisi, Ehl-i Kitap'tan olan biri ilke olarak ilâhî bir kitabı benimsemiş kişidir, bu sebeple İslâm'a davet edilip onu benimsemesinin istenmesi ihtimal dâhilinde olup müslüman olması mümkündür. Puta tapan diğer kişilerde ise böyle bir ümit bulunmamaktadır. İkincisi, âyette yer alan evlendirme yasağının illeti Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar meâlindeki ifadedir. Aslında hanımlar eşlerini ateşe çağırmazlar, çünkü çağırmada aslolan kocalar olup onlar hanımlarının âmirleri durumundadır, hanımlar ise kocalarına tâbi olup onların hâkimiyeti altında bulundurulmaktadır. Bu sebeple Ehl-i Kitap'tan olan kadınlarla evlenmek mubah kılınmıştır.

      Evlenmenin iki sebepten ötürü yapıldığı kabul edilir: Neslin devam ettirilmesi veya fuhuştan korunup iffetli kalınması. Şu da var ki bazan çocuğu olmayan kimse ile de evlenilir. Bu durumda fuhuştan korunma alternatifi kalır, puta tapanın cehenneme çağrı yapma eylemi fuhuştan daha vahim bir olaydır. Bu sebeple de böylesiyle evlenmek meşru kılınmamıştır.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin husûs konumunda tutulmasına işaret eden iki şık vardır. Birincisi karşı fikirde olan âlimlerin nesih alternatifini ileri sürmesidir ki buna göre âyetin hükmü bazılarına özgü kalır. Bu ise husûs durumu arzeder. İkincisi tahsisin Ehl-i Kitap'tan olan câriyeler hakkında helâl ve haram olan şeyin belirlenmesi açısından olduğunu söylemek isabetli değildir. Çünkü bu konumdaki câriyelerle evlenmek hür kadınlarla evlenmenin mümkün olmaması şartına bağlıdır. Aslında ilâhî beyan hür kadınlar hakkında olup nikâh akitlerinde aslolan onlardır, câriyeler ise ek ve ârızî bir statü içinde bulunmaktadır. Bunların helâl olmasının şekli esir olarak alınmalarına bağlıdır. Bu sebeple de söz konusu âyette zikredilmemişlerdir. Bununla birlikte, "Namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da mehirlerini vermeniz şartıyla size helâldir" meâlindeki ilâhî beyanın hükmüne câriyelerin de girmesi mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak şu beyanlarıyla onlar için iffeti ve kötülükten korunmayı gerekli kılmıştır: "Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır" ve bundan önce "iffetli yaşamaları, zina etmemeleri" meâlindeki ilâhî beyanlar.

      d) Şâfiî âlimlerinin nikâh akdinde veli şartının gerektiği yolundaki anlayışına gelince, onların kanaatine göre Cenâb-ı Hak "mümin kadınlarla putperest erkekleri evlendirmeyin" beyanı ile velilere hitap etmiştir. Yine O, "Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden elverişli olanları evlendirin" beyanıyla velilere, bekârları evlendirmelerini emretmiştir. Şu halde nikâhın meşru olması için veli unsurunun şart olduğu kanıtlanmıştır.

      Buna cevabımız şudur ki Allah Teâlânın müslüman kadınların puta tapanlarla evlendirilmemesi ve ayrıca bekârların evlendirilmesi konularında velilere hitap etmesinin sebebi İslâm ümmetindeki geleneğe bağlıdır. Buna göre kadınlar evlenmeyi bizzat icra etmezler; bunun yerine kendi rızaları, emirleri ve yönlendirmeleri ile onların velileri nikâh işini üstlenir. Bu sebepledir ki ilâhî hitap velilere yönelmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki hitabın velilere tahsis edilmesinde kadınların kendilerini evlendirme yetkisinin dışına çıkarılmasına dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak kölelerinizden ve câriyelerinizden elverişli olanları buyurmak suretiyle "salah" kavramını zikretmiş ancak bu, nikâhın caiz olması için şart konumunda bulunmamıştır. Biraz önce tartıştığımız konu da bunun gibidir. Bu husûs şunu da göstermektedir ki kendileriyle evlenilecek kadınlar arasında Ehl-i Kitab'ın iffetli hanımlarının zikredilmesi, Ehl-i Kitap'tan câriyelerle evlenmenin haram olduğuna delil teşkil etmez.

      Evlenme akdinin veliye bağlı olmadığına dair ikinci cevaba gelince, Cenâb-ı Hak'kın Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla evlenmeyin meâlindeki beyanının özellikle küçük kızlar hakkında olması muhtemeldir. Buna göre Allah Teâlâ velilere, müslüman çocuklarını ve bir de kitabî olmayan müşrik kadınlarını evlendirmeyi yasaklamaktadır. Zikrettiğimiz bu husûs ihtimal dâhilinde bulunduğuna göre muhaliflerimizin velisi olmaksızın kadının evlenme akdi yapmasının bâtıl olduğu konusunda söz konusu âyetle istidlâlde bulunmaları isabetli değildir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla tevhîd inancını benimsemedikçe evlenmeyin. Bu ilâhî beyanın yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu yasak Ehl-i Kitap'tan olan olmayan kadınlar hakkında olup şu âyet-i kerîme bunu açıklamaktadır: "Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Ehl-i Kitab'ın yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da ... size helâldir". Buradaki beyan Ehl-i Kitap'tan olan kadınların helâl oluş hükmü konusunda İslâm'ın başlangıcından itibaren dünyanın sonuna kadar herhangi bir fikir ayrılığının bulunmadığını hükme bağlamıştır, tıpkı müminlerin ve Ehl-i Kitab'ın temiz olan yemeklerinin ve iffetli olan mümin kadınların helâl oluşu gibi; işte Ehl-i Kitap'tan olan kadınların dinî hükmü de bundan ibarettir, çünkü ilâhî beyan onlarla evlenmeyi söz konusu edilen helâl şeylerin hükmüyle bağlantılı kılmıştır. Şunu belirtmek gerekir ki yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin anlamı bundan ibaret olsaydı âyet doğrudan doğruya, "Ehl-i Kitap'tan olmayan müşrik kadınlarla evlenmeyin" der ve dolayısıyla âyette Ehl-i Kitap'tan olan câriyelerle evlenilmesine dair bir yasaklamanın bulunmadığı da anlaşılırdı. Bu durumda sözü edilen husûsun meşru olup olmayışının bilinmesi bu âyetle değil başka bir delil ile ortaya çıkardı.

      Eğer denilirse ki: Durum söylediğiniz gibi ise Mâide sûresinde yer alan ve iffetli kadınlarla evlenmeyi tahsisen zikreden helâl kılma âyeti neden câriyelerle evlenilmesinin haram oluşuna delil teşkil etmemiştir?

      Buna şöyle cevap verilir: Bunun birkaç sebebi vardır. Birincisi bir duruma bağlı olarak helâl oluşun belirtilmesi başka durumlarda haram oluşa delil teşkil etmez, bunun gibi bir grup hakkında helâl oluşun zikredilmesi başkaları için haramlık hükmünü göstermez. Şayet söz konusu edilen bu kurallar aksine olsaydı hakkında nakil bulunmayan husûsların hükmü daima bulunanların aksi olurdu. Bu ise yanlıştır, çünkü nakil içerdiği özel muhteva ile hakkında sem'î delil bulunmayan bir hükmün delilini teşkil eder. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da mehirlerini vermeniz şartıyla... size helâldir" meâlindeki beyanı da bu husûsu teyit etmektedir. Aslında söz konusu edilen kadınlar mehirleri verilmese de helâldir, işte bahis konusu ettiğimiz husûs da bunun gibidir. İkincisi âyet-i kerîme benzer şekilde iffetli olan mümin kadınlara dair hüküm üzerine atfedilmiştir. Bununla birlikte mümin kadınlara dair beyan câriyelerin haram oluşuna delil teşkil etmemiştir. Şu halde Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar için de aynı durum söz konusudur.

      Eğer denilirse ki: Allah Teâlâ câriyeler hakkında neden mümin şartını getirmiştir?

      Buna şöye cevap verilir: Hiçbir kimse o ilâhî beyanın bu âyeti neshettiğini ileri sürmemiştir. Şu halde iffetli kadınlar için zikredilen husûsta başkaları için bir yasaklama bulunmadığı gibi aynı yere atıf yapılmasında da bir yasaklama yoktur. Şunu da belirtmek gerekir ki böyle bir beyan ile başka bir husûsun haram olduğuna dair delil getirmek isabetli olsaydı Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla evlenmeyin meâlindeki beyanda -çünkü beyan Ehl-i Kitap'tan olmayan kadınlar hakkında gelmiştir- bu ikincilerin helâl olduğunun delili bulunurdu. Bu durumda ise bir konu hakkındaki hürmet ifadesi başka bir konu için helâl olma delili teşkil ederdi, tıpkı bir konuda helâl olma ifadesinin diğer konunun haram oluşuna delil teşkil etmesi gibi. Halbuki bu tür bir istidlâlde delillerin çelişmesi bahis konusudur. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Diğer bir husûs da şudur ki nikâh âyetinde zikredilen "muhsanat" kelimesi ile iffetli ve dürüst kadınların kastedilmiş olması ihtimal dâhilindedir, câriyeler de bu sıfatla nitelenmeye hak kazanabilir, "İffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartı ve sahiplerinin izniyle câriyeleri nikahlayıp alın ... Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı uygulanır"; "Sahip olduğunuz câriyeler müstesna evli kadınlar da size haram kılındı" meâlindeki âyetlerde olduğu gibi. Câriyeler bu niteliğe lâyık olduğuna göre onlar da istisna edilmedikçe âyetin muhtevası içinde yer alır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Şimdi, biz deriz ki tartışmakta olduğumuz mesele hakkında gelen ilâhî beyanlardan çıkarılabilecek en ağır sonuç Ehl-i Kitap'tan olan câriyelerle evlenmenin yasaklanmış olmasıdır. Ancak bu konudaki yasak haramlılığı göstermez, çünkü câriyelerle evlenmenin yasaklanmasının amacı bilinmekte olup şu gibi husûslardır: Doğacak çocukların köle statüsünde bulunması, câriyelerin erkeklerle bir arada bulunması ve efendileri ile baş başa kalmaları (halvet); bunlar ise insan tabiatının hoş karşılamadığı husûslardır. Şu da var ki zina eden kadınlarda söz konusu hoş olmayan davranışların hepsi mevcuttur, onlar hakkında menedici nas da bulunmakta ve bu kadınlardan doğacak çocuklara köleye oranla kat kat ayıp ve yadırganma gelmektedir. Bununla birlikte bu konudaki nehiy ve insan tabiatının hoş karşılamaması evliliğin meşruiyetini ortadan kaldırmamıştır, yani ortada haram oluşu gerektiren bir konum yoktur. İşte câriyelerle evlenmenin durumu da bunun gibidir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Câriyelerle evlenmenin helâl olduğunun ilke açısından delili şudur ki kendi statüsünde nikâhı haram olan her kadınla evlenmenin helâl oluşu eşit bir şekilde kölelik veya nikâh yoluyla gerçekleşir. Bir hakka bağlı olarak nikâhı haram olan hür kadında ise kölelik ve nikâh mülkiyetleri farklılık arzeder. Tartışma konusu edilen câriyeler kölelik yoluyla helâl olduğuna göre kendi statüsünde haram olanlar grubuna girmediği ortaya çıkar, böylesi kölelik mülkiyetiyle helâl olduğu gibi nikâhla da helâl olur. Mecûsî olan, mahrem konumunda bulunan vb. kadınların durumu hep bu temel kurala bağlıdır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Bazı âlimler âyetin müşrik ve Ehl-i Kitap'tan olan (kitâbî) bütün kadınları kapsadığını, ancak kitabîlerle ilgili hükmün Mâide sûresindeki âyetle neshedildiğini, neshin de iffetli oluş şartına bağlandığını ve sonuç olarak câriyelerin haram statüsünde kaldığını söylemiştir. Bunun da birkaç delili bulunmaktadır. Birincisi mümin kadınlarla putperest erkekleri evlendirmeyin meâlindeki âyet-i kerîme olup bu âyetin hükmüne kitabî olan ve olmayan bütün erkekler girer, câriyeler de aynı durumdadır. İkincisi Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırılırlar meâlindeki âyettir. Hüküm bir illete bağlı olduğu takdirde illetin bulunduğu her yerde aynı hüküm icra edilir. Üçüncüsü Ehl-i Kitap'tan olan biri son tahlilde müşrik konumunda bulunur, çünkü böylesinin ebedi mutluluğa ulaşması söz konusu değildir; bir de cehenneme çağrı yapma hususunda Ehl-i Kitap'tan olan ile diğer inkârcılar arasında bir fark bulunmamaktadır. İşte bu sebeple Ehl-i Kitap'tan olan kadın ve erkeklerle evlenmek yasak statüsünde kalmıştır.

      Biz tartışılan mesele hakkında şöyle deriz -başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür-: Karşı görüşü benimseyenin zikrettiği husûslar içinde iddiasını kanıtlayacak bir delil yer almamaktadır. Çünkü bir tek âyetin, husûs ve umûm açısından konumları farklı olduğu delil ile ortaya çıkan iki ayrı husûsa işaret etmesi mümkündür, şu âyet-i kerîmede olduğu gibi: "Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevî Araplar'a Allah'ın Resûlü'nden geri kalmaları ve onun varlığından önce kendi varlıklarını düşünmeleri doğru olmaz". Aslında Hz. Peygamber'den mazerete binaen geri kalmak caiz olmakla birlikte onu kendimizden önce düşünmemek hiçbir şekilde mümkün değildir. Yine Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı aynı konumdadır: "Allah şöyle dedi: 'Eğer namaz kılar, zekât verir, elçilerimize inanır, onları desteklerseniz ve bir de Allah'a veriyormuş gibi O'nun rızası için (ihtiyaç sahiplerine) karşılıksız borç verirseniz günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım'". Anlaşılacağı üzere âyette zikredilen ve dış görünüşü itibariyle aynı konumda görünen husûsların hepsi (meselâ namaz, ödünç verme) bütün müminleri kapsamaz. İşte benim zikrettiğim bu âyetlere dayalı husûslar meselenin ayırıcı delilini teşkil eder.

      İkincisi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin Ehl-i Kitap dışında kalanları hedeflemesi mümkündür. Bunun delili inkârcıların şirk inancında müşterek olmakla vasıflandırılmada ayrı kategorilerde düşünülmeleri şeklinde yaygın olan kullanılıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ehl-i Kitap'tan olan kâfirler ve putperestler Rabb'inizden size bir hayır indirilmesini istemezler" ; "Ehl-i Kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem ateşindedir" ve benzeri diğer âyetler, ki Cenâb-ı Hak, şirk noktasında son tahlilde aynı durumda bulunmalarına rağmen vasıflandırmada onları birbirinden ayırmıştır. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de mesele aynı şekilde düşünülebilir. Bir de Allah Teâlâ müslüman kadınları Ehl-i Kitap'tan olan erkeklerle evlendirmeyi yasaklamıştır, ancak yasaklama bu âyetle değil başka delillerle ortaya çıkmıştır. Görmez misin ki biz İslâm ülkelerini kâfirlerin eline teslim etmeyiz, fakat bu, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetle değil başka husûslarla bilinmiştir, müslüman kadınları müslüman olmayanlarla evlendirme yasağı da bunun gibidir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Aslında âyet-i kerîmede ileri sürdüğümüz fikrin delili mevcut olup Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanından ibarettir: Şüphe yok ki mümin bir câriye, hoşunuza giden putperest bir kadından daha iyidir. Bütün âlimler Ehl-i Kitap'tan olan hür bir kadın üzerine mümin câriye ile evlenmenin helâl olmadığı noktasında ittifak etmiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerîmede kitabî olan kadının haramlılığı kastedilmiş olsaydı ondan daha iyi olan mümin câriye ile evlenmek kişiye haram olmazdı. Hatta Ehl-i Kitap'tan olan kadınla evlenmenin neshedildiğini söyleyen kimse onunla fiilen evlenmek şöyle dursun buna gücü yetenin mümin câriye ile evlenmesini haram görmektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar. Bu meâldeki beyan câriyelerin bu hitaba dâhil olmadığını gösterir, çünkü câriyelerin kendileri böyle bir şeye çağrı yapamaz. Genelde onlarda hâkim olan durum emri altında bulundukları kimselerin direktiflerine uymak ve gösterdikleri yola girmekten ibaret olup kendileri herhangi bir inanca davet etmemektedir. İnsanlar arasında bilinip uygulanagelen durum budur. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Biz şöyle deriz: Farzet ki âyet Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar hakkında nâzil olmuş ve Cenâb-ı Hak bunlarla evlenmeyin buyurmuştur. Hemen belirtmeliyiz ki Kur'ân'da evlenme, boşama vb. hükümler konusunda yer alan hitaplar -başka bir kayıt bulunmadığı takdirde- hür insanlara özgüdür. Câriyeler ve köleler hakkındaki yasak ise naklin ışığı altında aklî delillerle bilinmiştir. Tartışmakta olduğumuz konu da bunun gibidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Âyette yer alan "evlenmeyin" hitabı âlimlerin ittifakı ile haram kılınma diye anlaşılmıştır. Ne var ki bu konumda olan bazı hitapların haram kılınmayış mânasına yorumlanması da söz konusudur. Şöyle ki, Allah Teâlâ Mumtehine sûresindeki âyetle bazı nikâhların kendiliğinden ortadan kalktığını beyan etmiş ve Cenâb-ı Hak bu kadınların eski kocalarından başkalarıyla evlendirilmesine izin vermiştir. Yine Allah Teâlâ'nın, "Sahip olduğunuz câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı" meâlindeki beyanından, evli olup da esir alınan kadınlarla cinsel ilişkiye girme anlamında faydalanmanın meşru olduğu anlaşılmaktadır. Yine O, "Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın" buyururken müslüman olmayan kadınların genelini zikretmiş ve müslüman erkeğe böylelerini nikâhında tutmayı yasaklamıştır. Kur'ân'da yer alan şirk kavramı iman etmeyenlerin bir kısmını içine alırken küfür kavramı hepsini kapsamaktadır. Nitekim Allah müşrikler hakkında, "O kâfirler arzu ederler ki silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil olasınız da üstünüze birden baskın yapsınlar" buyurmuş ve ayrıca, "Ehl-i Kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem ateşindedir" demiştir. Bu ve benzeri âyetlerde Cenâb-ı Hak bütün inkârcıları küfür kavramı içinde toplamış, ancak temayül ve inançlarına göre ayırımlar da yapmış, şirk kavramını da bu ayırımlar içinde zikretmiştir. İşte bu tür âyetler "evlenmeyin" hitabının haram oluşa işaret ettiğini göstermektedir. Zaten tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin sonlarında yer alan Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar meâlindeki beyan da bunu kanıtlamaktadır. Bilindiği üzere puta tapanların ilk çağrısı evlenmeye yöneliktir. İlâhî beyan bunu cehennem ateşi için bir sebep kabul etmiştir, cehennemi gerektiren her şey haramdır.

      Âyetin bu kısmının müslüman olmayan erkekler hakkında umûm ifade ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü insanlar arasındaki yaygın uygulamaya göre iyi veya kötü bir hedefe çağrı yapan kadınlar değil erkeklerdir, kadınlar bu noktada erkeklere tâbidir. Söz konusu özellik Ehl-i Kitap'tan olan ve olmayan bütün erkeklerde eşit durumda bulunup onlarla evlenilmesinin haramlığı aynı şekilde eşittir. Haberde nakledilen bir husûs da bu anlayışı teyit eder. Şöyle ki, adamın biri müslüman olmuş, bunun üzerine nikâhı altında bulunan sekiz kadın ile iki kız kardeşi ve diğerleri İslâmiyet'i benimsemiştir. Bu olay da kadınların erkeklere tâbi olduğu ve genelde kendilerinin benimsediği dine başkalarını çağırmadıklarını göstermektedir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla tevhîd inancını benimsemedikçe evlenmeyin. Burada yer alan nehyin yasaklama konumunda bulunduğunun delili şudur ki müşrik kadınlarda kendilerinden cinsel ilişki anlamında faydalanmayı haram kılan gerçekten bir manevî kirlilik (hubs) bulunmasaydı evlenilmesi yasaklanmazdı. Evlilik, erkeklerin İslâm'a davet ediş vasıtalarının en önde gelenidir. Nitekim biraz önce kadınların yaygın uygulamaya göre din seçme konusunda erkeklere tâbi olduklarını zikretmiş ve bu husûsta bir nakli de aktarmıştım. Böyle bir netice Ehl-i Kitap'tan olan kadınlara nispetle müşrik olanları için daha büyük bir önem arzeder, çünkü müşrik kadınlar sahip oldukları inancı alışkanlık ve özenme yoluyla atalarından devralmışlardır. Kadınların, kocalarının benimsediği husûslara uyum sağladıkları, bu konuda eşlerinin rızasını atalarından gelen inanca tercih ettikleri bilinen bir husûs olup bu tercihte, eşler arasındaki sevgi ve anlayışın rol oynadığı da şüphesizdir. Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar ise peygamberlerden intikal ettiği ve benimsenmesinin emredildiği söylenen bir sistemi din olarak kabul etmişlerdir. Müslüman erkeklerin müşrik kadınlarla evlenmelerinin engellenmesi yanında Ehl-i Kitap'tan olanlarıyla nikâh yapmalarına izin verilmesi -ki kitabî kadınların evlenme yoluyla İslâmiyet'i benimsemeleri daha çok umulur- şunu göstermektedir ki puta tapanlarla evlenmenin yasak edilişi onlarda bulunan manevî bir kirlilikten ötürüdür, zaten Allah bütün manevî kirlilikleri yasaklamıştır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Yüceler yücesi Allah manevi açıdan pis olan şeyleri haram kılışının yanında temiz şeyleri de helâl kıldığını haber vermiştir. O'nun haram kıldığında tanınıp anlaşılabilecek bir kirlilik helâl kıldığında ise temizlik olmasaydı haram oluş ile helâl oluş eşit hale gelir ve sonuç olarak haram kılmak ile helâl kılmayı niteleme arasında herhangi bir kriter ortaya koymak imkânsız hale gelir ve söz konusu iki şey birbirinin aynı olurdu. Bu husûs Cenâb-ı Hakk'ın mümin kimseyi hayat sahibi olmak, işitmek ve görmekle, kâfiri de bunların zıddıyla nitelemesine benzer; zira bu hususların her birinde kendi mahiyetlerinin özellikleri mevcut olup temel bir niteliğe dayanmayan lakap konumunda bir isimlendirme söz konusu değildir. İşte tartışmakta olduğumuz konuda da durum bunun gibidir.

      Manevî kirlilik anlamına gelen hubs iki şekilde oluşur: Haller ve bir de fiiller açısından. Bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak küfür fiiline "rics" demiş sarap ve kumara da aynı sıfatı nispet etmiştir, bunların hepsi fiiller açısından kirlilik grubuna girer. Buna bağlı olarak müslüman kadınların müşriklerle evlendirilmesinin yasaklanması mantıkî bir şeydir, çünkü ortada bir filen bir bozuluş vardır, o da müslüman kadının küfür girdabına düşme endişesidir, zira kadınlar, tercih ettikleri fiiller açısından erkeklere bağlı olup din hususunda da onları taklit ederler. Bu konudaki yasaklama işte bu tehlike yüzünden olup burada dikkat çekilen bozulma ve yozlaşma (hubs ve fesad) evlenme alanındaki haramların hareket noktasını teşkil etmektedir.

      Birden Fazla Kadınla Evlenmek

      Bu esasa bağlı olarak evlenmeye dair getirilen yasaklardan biri sayıları fazla olan kadınların aynı nikâh altında bulundurulmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer yetimlerin haklarına riâyet edememekten korkarsanız tercih edeceğiniz kadınlardan ikinci, üçüncü ve dördüncü eş alabilirsiniz" buyurmak suretiyle beş ve daha fazla kadınla evlenmeyi yasaklamıştır, çünkü aklî açıdan çirkin olan adâletsizliğin oluşma endişesi mevcuttur. Bunun gibi hür bir kadınla evlendikten sonra câriye ile evlenmek de sakıncalı görülmüştür, zira insan tabiatı erkeklerle düşüp kalkan ve onlarla baş başa bulunabilen bir kadınla evlenmekten nefret eder ve fuhuştan uzak durmasından emin olamaz. Buna bağlı olarak normal şartlarda hür bir kadınla evlenen kimsenin sözü edilen bir câriyeyi tercih etmesi söz konusu değildir, ancak aralarında özel bir durumun meydana gelmesi müstesna, bu ise haksızlık ve adâletsizliğe kapı açan bir davranıştır, bu sebeple de erkeklerin böyle bir evlilik yapması engellenmiştir.

      Benzer şekilde mahremlerle evlenmenin yasaklanması da yukarıdan beri sözü edilen esasa bağlıdır. Şöyle ki, evlilik hayatında Allah'ın koyduğu sınırları çiğneme ve eşine karşı isyan etme gibi olayların ortaya çıkması daima mümkün olup bu tür davranışlar akraba arasındaki hak ve ilişkileri zedeler, sonuç olarak da dinin hedeflediği amaç ortadan kalkar. Kadının mahremleri ile evlenmek de aynı durumdadır. Bu noktadan hareketle müslüman kadını Ehl-i Kitap'tan olan veya olmayan bir erkekle evlendirmenin yasak olduğunu belirtmek gerekir, zira aralarında manevî kirliliğin oluşma tehlikesi mevcuttur, o da inkârdan ibarettir. Buna mukabil zina eden kadın veya erkekle evlenmek yasaklanmamıştır, bunun sebebi eşlerden birinin zina noktasında ötekine özenmesinin insan tabiatına aykırı oluşudur, aksine insan tabiatı bundan alabildiğine nefret eder. Şu halde böyle bir davranışta manevî bir kirlilik ve bozukluk bulunduğundan endişe edilmez. Bu tür bir evlenmedeki çekingenlik doğacak çocuğa yönelik onur kırıcı sataşmalar ve bir de zina edenle evlenen iffetli kimsenin ayıplanması sebebiyle mânevî-ahlâkî bir nitelik taşır. Bunun yanında ötekinin menfi tutumu bir yana, günaha götürecek bir durum olmadığından yasaklayıcı bir engelleme gelmemiştir. Böylesi bir evlilikte söz konusu edilebilecek yadırgama, çevrenin genel telakkisi (edep) çerçevesinde olup evlenen kişi ile doğacak çocuğa yönelebilecek onur kırıcı eleştirilerden korumayı amaçlar. Bu çizgiyi aşıp Allah'ın koyduğu herhangi bir sınırın çiğnenmesi veya haksızlığa varan bir fiilin gerçekleştirilmesi bahis mevzuu değildir. Câriye ile evlenmenin durumu da buna benzemektedir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Evlenmenin mubah olması konusunda Ehl-i Kitap'tan olan (kitâbî) kadınla müşrik olan arasındaki gerekçeli açıklama -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir: Müşrik kadın din konusunda hayvani davranışı beşerî davranışa tercih ederken diğeri, aynı konuda beşerî davranışı yeğlemiştir. Beşerî davranış insan tabiatının değil aklın teşvikiyle gerçekleşir. Şöyle ki, Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar peygamberlere iman etme konusunda kendilerine ulaşan haberlere bağlı kalmışlardır. Şu kadar var ki onlara ulaşan haberlere göre, iman ettikleri peygamberler, bir gün kendilerini tebliğ ettiği dine iman etmeye davet eden herhangi bir peygamber zuhur ederse ona inanmalarını yasaklamışlardır. Bu sebeple söz konusu kadınlar kendilerine ulaşan ve kanaatlerince kesinlik taşıyan delillere bağlı kalmışlardır, tıpkı bizim peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden sonra bir peygamberin gelmeyeceğine inanışımız gibi, şu farkla ki bize gelen haber doğru, onlara ulaşan haber ise haddizatında yanlıştır; ancak ulaşan bir haber yoksa inanma aklın kılavuzluğunda gerçekleşir. Müşrik kadına gelince, o şirk inancını herhangi bir delile dayanarak benimsemiş değildir. Öylesinin imanı aklen uyulması gereken bir otoriteye değil atalarından intikal eden inançlara bağlıdır. Nitekim müşrikler, "Atalarımızı bir dine uymuş olarak bulduk. Biz de onların dinine uymayı gerekli görmekteyiz" demişlerdir. Bu sebeple kötü tercihte bulunduğu, hayvanî davranışa uyup onu beşerî fiile tercih ettiği için müşrik kadınla evlenmek bize haram kılınmıştır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır. Bundan dolayıdır ki puta tapan kadın müslüman olsa, onun bu davranışının övülmeye değer fevkalâde bir olay olmadığını söylemek mümkün olmakla birlikte biz, Allah'ın, onun İslâm'ı benimseyişini kabul edeceğini engin lütfundan ummakta ve söz konusu kadının gönlünü, hakka açılabilmesi için nurlandıracağını ümit etmekteyiz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Diğer bir husûs da şudur ki Ehl-i Kitap'tan olan kadın bütün peygamberlerin kitaplarına ilke olarak iman ederken peygamberlere de inanmış olur. Şu kadar var ki kendisine ulaşan gerçek dışı haber yüzünden onlardan bazılarını iman dışı bırakmıştır. Böylesinin iman ettiği ilâhî kitap sayesinde mevcudiyetinden haberdar olamadığı peygamber hakkında da bir uyarıya ve dolaylı tasdike ulaşması mümkündür, böylece ilâhî gerçeklere olan inancı, bilmediği peygamberleri de içermiş olur, zira o, bağlı bulunduğu kitabın içinde dolaylı olarak yer alan diğer peygamberlerin tasdikine de üstü kapalı bir yaklaşım yapar. Puta tapan kadına gelince, böylesi başlangıçta ilâhî kitaba bağlanma mecburiyetiyle karşı karşıya bırakılmıştır, onun nezdinde zaten kabullenip benimsediği herhangi bir semavî bilgi bulunmamaktadır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır. Bu bakış açısından hareketle mürted olan birine, tercih ettiği takdirde kitabî statüdeki kişinin hakkını tanımak mümkün değildir, çünkü biz mürteddin gerçekte benimsemediği halde kendisini kitabî gibi gösterdiğine hükmederiz. Aslında bizim kitabımız onların kitabını tasdik etmektedir. Bu sebeple onda, tasdik vasıtası olan kitabımızı yalanlama fikri bulunup da onu bırakması ve diğerini benimsemesi mâkul görülmemiştir. Bu yüzden mürtedlerin kestiği hayvanlar müslümanlara helâl olmamıştır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerîmede müşrik kadın ve erkeklerle iman etmedikçe evlenilmesini yasaklayan delil, iman olayının zaten müslüman olan muhataplarca bilinmiş olmasıdır, dolayısıyla onlar evlenmenin iman şartına bağlı bulunduğundan haberdardır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Âyet-i kerîmede müslüman kadınların müşriklerle evlendirilmemesi husûsunda kadınların velilerine hitap edilişi birkaç şekilde yorumlanabilir. Sözü edilen hitap ya müslüman geleneğindeki uygulama yöntemine bağlı kalmış veya evlendirme sırasında bu işin ancak veliler tarafından icra edilebileceği yaş küçüklüğü gibi duruma atıf yapılmış yahut da kadınların evlenmeye dair iradelerini velilerine devretmeleri biçiminde olmuştur. Sonuç olarak mümin erkekler, müslüman kadınları müşriklerle evlendirmeleri yasaklanmıştır, tâ ki bu konuda bir yetkilerinin bulunmadığı bilinmiş olsun. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar. Âyetin bu kısmı iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi puta tapanların birbirlerini Allah'tan başkasına kulluk etmeye çağırmalarıdır ki bu, "Şeytan kendi taraftarlarını sadece cehennemlik olmaya çağırır" meâlindeki beyanda buyrulduğu üzere ateşe davet etmekten ibarettir; böylelerinin çağrıda bulunduğu hareket tarzı ateşte yanmayı gerektirdiğinden sanki doğrudan ona çağrı yapmış olurlar, hareketin hedefi bu olduğundan. Zaman zaman işlenen bir fiilin gerektireceği karşılıkla aklandırılması da bunun gibidir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi de söz konusu ilâhî beyanın şu mânaya gelme ihtimalidir: Onlar zevk ve eğlence vesilesi olması, ayrıca taraftarlarının çoğaltılması, sonuç olarak da Allah Teâlâya ve O'nun dostlarına karşı savaşılması amacıyla evlenmeye çağı- rırlar. Allah ise mağfiret ve rahmetine vesile teşkil etmesi için iffetli olmaya ve müslüman nesli çoğaltmaya davet eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar. Yani ateşi gerektirecek ameli işleyenin davranışına çağırırlar. Allah ise cennete ve günahları bağışlamaya davet eder. Yani kendilerine cenneti ve bağışlanmayı kazandıracak kişilerin ameline.

      O düşünüp gerekli dersleri alsınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tenkihû (تَنْكِحُوا)

        İbn Fâris, "n-k-h" kökünün temel anlamının iç içe geçmek, birleşmek ve karışmak olduğunu, kelimenin hem evlilik akdi hem de cinsel birliktelik için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nikah kelimesinin aslen cinsel ilişki anlamına gelmekle birlikte mecazen evlilik sözleşmesini (akid) ifade ettiğini, bu ayette müminlerin müşriklerle evlilik bağı kurmasının yasaklandığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında hukuki ve meşru bir evlilik akdini ifade ettiğini, İslam toplumunun inşasında inanç birliğinin aile kurmanın temel şartı olarak belirlendiğini vurgular.

        Müşrikât (الْمُشْرِكَاتِ)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün ortak olmak, pay sahibi olmak ve bir şeyi başkasıyla paylaşmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, şirk kavramının Allah'ın zatında, sıfatlarında veya fiillerinde O'na eş ve ortak koşmak olduğunu, müşrikât kelimesiyle puta tapan ve tevhid inancından sapan kadınların kastedildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında şirkin, Allah'ın mutlak birliğine (tevhid) zıt olan en temel cahiliye zihniyeti olduğunu ve bu ayette inançsal uyuşmazlığın, evlilik gibi derin bir sosyal bağı imkânsız kılan ontolojik bir engel olarak sunulduğunu analiz eder.

        Eme (أَمَةٌ)

        İbn Fâris, "e-m-v" veya "e-m-y" kökünden türeyen bu kelimenin, hür olmayan kadın, cariye ve hizmetçi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eme kelimesinin kadın köleleri ifade ettiğini, ayette inançlı bir cariyenin sosyal statüsü ne kadar düşük olursa olsun, özgür bir müşrik kadından Allah katında ve kurulacak bir aile zemininde çok daha değerli ve üstün olduğunun vurgulandığını kaydeder.

        Mü'mine (مُؤْمِنَةٌ)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temel olarak güvenmek, emniyette olmak ve kalbin sükûnet bulması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iman eden kadını tanımlayan bu kelimenin, Allah'ın birliğini ve hükümlerini kalben tasdik ederek inancında sadakat gösteren kişiyi ifade ettiğini, ayette müşrik kadının zıddı olarak ideal eş profilini simgelediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, iman kavramının sadece zihinsel bir kabul değil, kişinin tüm varlığıyla Allah'a bağlanarak güven vermesi olduğunu belirtir.

        A'cebetküm (أَعْجَبَتْكُمْ)

        İbn Fâris, "a-c-b" kökünün bir şeyin alışılmışın dışında olması, şaşırtması ve hayranlık uyandırması anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kişinin bir şeyi çok beğenmesi, onun güzelliği, malı veya sosyal statüsü karşısında büyülenip hoşlanması olduğunu; ayetin, müşrik birinin fiziksel veya dünyevi cazibesinin inanç faktörünü asla gölgelememesi gerektiği konusunda uyarıda bulunduğunu ifade eder.

        Abd (عَبْدٌ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün boyun eğmek, itaat etmek ve zelil olmak anlamlarına geldiğini, kölelere de başkasına olan mutlak itaatleri sebebiyle bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, abd kelimesinin hukuken alınıp satılabilen erkek köle demek olduğunu, Allah'a kul olmuş imanlı bir kölenin dünyevi açıdan ne kadar cazip olursa olsun hür bir müşrikten daha hayırlı olduğunun altını çizer. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki efendi-köle (rab-abd) metaforunun insanın Allah karşısındaki varoluşsal konumunu tanımladığını, gerçek özgürlüğün ancak Allah'a abd olmakla kazanılabileceğini vurgular.

        Yed'ûne (يَدْعُونَ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün çağırmak, seslenmek ve bir şeye davet etmek anlamları taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, davet kelimesinin birini bir inanca, eyleme veya hedefe yönlendirmek olduğunu; müşriklerin inanç dünyalarının, ahlaki yapılarının ve yaşam tarzlarının doğal bir sonucu olarak insanları yoldan çıkarıp cehenneme götürecek hal ve hareketlere çektiklerini ifade eder.

        Nâr (النَّارِ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün ateş, sıcaklık ve aydınlık gibi anlamlara geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, nar kelimesinin yakıcı ateş olduğunu, Kur'an terminolojisinde ise Allah'a isyan edenlerin ahiretteki azap yurdu olan cehennemi ifade ettiğini, müşriklerle kurulacak bir aile bağının kişiyi yavaş yavaş bu ateşe sürükleyecek manevi bir tehlike barındırdığını kaydeder.

        Cenne (الْجَنَّةِ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel anlamının örtmek, gizlemek ve perdelemek olduğunu; sık ağaçları sebebiyle toprağı görünmeyen, gölgelikli ve verimli bahçelere bu yüzden cennet dendiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, cennet kelimesinin dünyadaki yeşillik ve bahçeler için kullanıldığı gibi, ahirette müminler için hazırlanmış, nimetlerle dolu ebedi mükâfat yurdu anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki örtünme köküne uymakla birlikte, köken olarak Aramice veya Süryanice "ganta/ganna" (bahçe) kelimeleriyle bağlantılı olarak dini bir terim hüviyeti kazandığını iddia eder.

        Mağfire (الْمَغْفِرَةِ)

        İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek ve korumak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mağfiret kavramının Allah'ın kulunun günahlarını şefkatle örtmesi ve onu azaptan koruması olduğunu, Allah'ın cennetle birlikte mağfirete çağırmasının, kulun eksikliklerine rağmen ilahi lütufla bağışlanarak o makama erişebileceğini gösterdiğini ifade eder.

        İzn (إِذْنِهِ)

        İbn Fâris, "e-z-n" kökünün bilmek, müsaade etmek ve kulak vermek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, iznin, kişinin bir şeyi bilmesi ve ona kendi iradesiyle müsaade etmesi olduğunu; ayette Allah'ın mağfiretinin ve cennete girişin ancak O'nun dilemesi, kolaylaştırması ve ilahi onayıyla gerçekleşebileceğinin vurgulandığını aktarır.

        Yetezekkerûn (يَتَذَكَّرُونَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün hatırlamak, akılda tutmak ve unutmanın zıddı olarak bir şeyi zihinde canlı tutmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tezekkür kelimesinin insanın fıtratına yerleştirilmiş olan hakkı ve doğruyu düşünerek bulması, ilahi ayetlerden öğüt alarak hakikati hatırlaması eylemi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an bağlamında tezekkürün sıradan bir hafıza tazeleme değil, insanın manevi körlükten (gaflet) kurtularak Allah'ın hükümlerindeki derin hikmeti idrak etmesi ve buna uygun ahlaki bir uyanış yaşaması anlamına geldiğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X