Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 186. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 186. Ayet

    وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ seeleke ‘ibâdî ‘annî fe-innî karîb(un)(s) ucîbu da’vete-ddâ’i iżâ de’ân(i)(s) felyestecîbû lî velyu/minû bî le’allehum yerşudûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kullarım beni soracak olurlarsa (Ey Peygamber!) bilsinler ki ben kendilerine çok yakınım. Dua edenlerin yakarışına daima karşılık veririm. Şu halde onlar da benim davetime uysunlar ve bana iman etsinler, belki bu sayede doğru yolu bulurlar.

      Kullarım beni soracak olurlarsa (Ey Peygamber!) bilsinler ki ben kendilerine çok yakınım. Bu ilahi beyanda dolaylı bir ifade yer almakta olup Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Kullarım, yakarışlarına olumlu karşılık vermem açısından beni soracak olurlarsa, de ki ben kendilerine çok yakınım. Ben kendilerine çok yakınım beyanı birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bana itaat edene lütuf, vefakarlık ve ihsanla yakınım. İkincisi, ben ilmim ve yakarışlara cevap vermemle yakınım. Buradaki yakınlık insanların fizik açıdan birbirlerine yakın oluşları gibi mekan ve zat yakınlığı değildir, çünkü ezelde Allah vardı fakat mekan yoktu, O daima aynen var olmaya devam eder. Kur'an-ı Kerimdeki şu ayetler de aynı konumdadır: Üç kişi gizli konuştuğu takdirde dördüncüsü mutlaka O'dur, Biz ona şah damarından daha yakınız, Biz ona sizden daha yakınız, fakat göremezsiniz. Bu ve benzeri ilahi beyanlarda yer alan yakınlık (kurb) kavramı ilim ve ihata yakınlığı anlamına yönelik olup yukarıda zikrettiğimiz gibi mekan ve zati yakınlık bahis konusu değildir.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerime hakkında bazı müfessirlerin naklettiği kıssa sahih ise yahudiler Resûlullah'ın huzuruna çıkıp şöyle demişler: Senin Rabb'in dualarımızı nasıl işitebilir ki iddiana göre bizimle gök arasında 500 yıllık mesafe mevcut olup her bir gök katının derinliği de 500 yıllık mesafe kadardır. Bunun üzerine Kullarım beni soracak olurlarsa (Ey Peygamber!) bilsinler ki ben kendilerine çok yakınım meali ile başlayan ayet-i kerime nazil olmuştur. Yahudilerin bu davranışı evrenin yaratıcısını yeterince bilmemelerinden kaynaklanmıştır. Görmez misin ki onlar Allah'a evlat ve ortaklar koşmuşlardır. Onların sorusu -şayet vaki olmuşsa- gerçeği arayanın değil güçlük çıkarmak isteyenin sorusuydu.

      İcabet ederim. Yani dua edenin yakarışına, başka bir deyişle muvahhidin tevhidine karşılık verir ve onu kabul ederim. Nitekim İbn Abbas (r.a.), Bana dua edin ki duanızı kabul edeyim mealindeki beyanına, Bir olduğuma inanın ki günahlarınızı bağışlayayım anlamını vermiştir. Bir yoruma göre de dua edenin yakarışına icabet ederim demek gerçek manasıyla icabet yani kabuldür.

      Şu halde onlar da benim davetime uysunlar ve bana iman etsinler, belki bu sayede doğru yolu bulurlar. Yani davet ettiğim şeye icabet etsinler. İcabet ederim beyanında zikrettiklerimizle bağlantılı olarak burada anlam şöyle de olabilir: Bana itaat ve emirlerime boyun eğişle icabet ettiğiniz takdirde ben de size icabet ederim. Diğer bir ihtimale göre bana yönelik duayı içtenlikle yaptığınız takdirde size icabet ederim, manası söz konusudur. Bir de doğrudan tevhidle emretme manası ihtimal dahilindedir, sanki, Benim bir ve tek olduğumu kabul ve ikrar edin buyurmuştur. Görmez misin ki O, beyanına şöyle devam etmiştir: Bana iman etsinler, belki bu sayede doğru yolu bulurlar, söylenenleri yaptıkları takdirde.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Seeleke (سَأَلَكَ)

        İbn Fâris, "s-e-l" kökünün temel anlamının birinden bir şey istemek, soru sormak ve bilmeyi talep etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin hem bilgi edinmek amacıyla soru sormayı hem de bir ihtiyaç için talepte bulunmayı kapsadığını ifade eder; ayette, kulların doğrudan peygambere yönelerek Allah'ın zatı ve yakınlığı hakkında bilgi alma arayışını nitelediğini açıklar.

        Ibâdî (عِبَادِي)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün boyun eğmek, itaat etmek ve zillet (alçakgönüllülük) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın Allah karşısındaki mutlak teslimiyetini ifade ettiğini, sonuna eklenen birinci tekil şahıs iyelik ekinin (benim kullarım) ilahi şefkati, özel aidiyeti ve yaratıcı ile yaratılan arasındaki yoğun duygusal bağı vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın ontolojik sisteminin merkezine yerleştirir; insanın kibirden sıyrılarak Tanrı karşısındaki acziyetini kabul etmesinin (kulluk), mesafeli pagan tanrı algısını yıkarak yerine son derece kişisel ve diyalojik bir bağ kurduğunu analiz eder.

        Karîbun (قَرِيبٌ)

        İbn Fâris, "k-r-b" kökünün uzaklığın (bu'd) zıddı olarak mekânsal, zamansal veya manevi olarak yakın olmak, bitişmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin ayette fiziksel bir mesafe değil, Allah'ın ilmiyle, kuşatıcılığıyla ve yardımıyla kuluna olan mutlak ve anlık yakınlığını, onun her halini bilip işitmesini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kavramla cahiliye döneminin göklerdeki "uzak tanrı" (High God) telakkisini kökünden yıktığını; aracıları, putları ve şefaatçileri ortadan kaldırarak kul ile Allah arasında doğrudan, aracısız ve varoluşsal bir ontolojik yakınlık inşa ettiğini vurgular.

        Ucîbu (أُجِيبُ)

        İbn Fâris, "c-v-b" kökünün temelinde yarmak, kesmek, bir şeyi delip geçmek anlamlarının bulunduğunu; cevabın da sessizliği veya mesafeyi kesip geçtiği için bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, icabet fiilinin bir çağrıya karşılık vermek ve isteneni yerine getirmek olduğunu; ayette doğrudan birinci tekil şahıs formunda (ben icabet ederim) kullanılmasının, Allah'ın duaları yanıtsız bırakmayacağına dair kesin, kişisel ve mutlak bir ilahi taahhüt olduğunu detaylandırır.

        Da'vete (دَعْوَةَ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün birini çağırmak, seslenmek, talepte bulunmak ve yardıma çağırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dua kelimesinin insanın kendi acziyetini idrak ederek mutlak kudret sahibinden lütuf ve yardım dilemesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, duanın Kur'an'ın anlamsal evreninde insanın "istiğna" (kendi kendine yetme vehmi) kibrine indirdiği en büyük darbe olduğunu; insanın aşağıdan yukarıya doğru kurduğu bu iletişim formunun (dua), onun dindarlığının ve varoluşsal bağımlılığının en saf ifadesi olduğunu analiz eder.

        Ed-Dâi (الدَّاعِ)

        İbn Fâris, yine "d-a-v" kökünden türeyen bu ism-i failin, çağıran, seslenen ve dua eden kişi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayette "dua ettiği zaman" şartıyla birlikte zikredilmesinin, icabetin (karşılık bulmanın) temel şartının kalbin uyanıklığıyla, samimiyetle ve sadece Allah'a yönelerek eyleme geçmek olduğunu detaylandırır.

        Felyestecîbû (فَلْيَسْتَجِيبُوا)

        İbn Fâris, "c-v-b" kökünün "istif'al" (talep ve yönelim bildiren) kalıbında kullanıldığını, karşılık vermeye gayret etmek ve boyun eğmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "Allah kullarının duasına icabet ettiği gibi, kullar da Allah'ın çağrısına (iman ve itaat ile) icabet etsinler" şeklindeki o muazzam karşılıklı diyalojik sorumluluğu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'daki Tanrı-insan iletişiminin asimetrik ama karşılıklı doğasını sergilediğini analiz eder; Tanrı duaya lütfuyla icabet ederken, insanın Tanrı'ya icabetinin mutlak bir ahlaki itaat ve boyun eğiş olduğunu vurgular.

        Velyu'minû (وَلْيُؤْمِنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün korku ve şüphenin zıddı olan güven, emniyet ve sükûnet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalple tasdik ve mutlak güven olduğunu ifade eder; ayette icabet emrinin hemen ardından gelmesinin, Allah'ın çağrısına uymanın ve duaların kabul edileceğine dair sözüne güvenmenin ancak sağlam, şüphesiz bir imanla (varoluşsal bir güvenle) mümkün olabileceğini detaylandırır.

        Yerşudûn (يَرْشُدُونَ)

        İbn Fâris, "r-ş-d" kökünün isabet etmek, doğru yolu bulmak, hedefe ulaşmak ve sapkınlığın (ğayy) zıddı olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rüşd kavramını insanın hem dünyevi hem de uhrevi işlerinde doğru istikameti bularak aklını ve inancını olgunlaştırması olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, rüşd kavramının salt pasif bir yön bulma değil, insanın Allah ile kurduğu o aracısız, doğrudan iletişim (dua) ve O'nun yasalarına boyun eğiş (icabet) neticesinde ulaştığı entelektüel, ahlaki ve varoluşsal bir kemal, aydınlanma ve olgunluk durumu olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X