يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 183. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: oruç, farz, bakara 183, irade eğitimi, bakara suresi 183. ayet, bakara suresi, takva, kitap, iman, güven
-
Ey iman edenler! Oruç sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, umulur ki bu yolla kötülüklerden sakınırsınız!
Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı. Buradan itibaren yer alan ayetlerde orucun farz oluşu kütibe yazılmıştır beyanıyla sabit olmuştur. Söz konusu farz oluşu, mazeret halinde oruca bedel bir işlemin yapılması ve tutulmayan günlerin kaza edilmesinin buyurulması da desteklemektedir, bu sonuncu işlem ve emir farz seviyesine ulaşmayan bir nafile konumunda bulunmamaktadır. Bir de aziz ve celil olan Allah, "Hasta veya yolcu olan kimse tutamadığı günler sayısınca başka günlerde kaza eder. Allah sizin için zorluk değil, kolaylık ister" buyurmak suretiyle bize olan lütuf ve nimetini hatırlatmaktadır. Bu ayette söz konusu edilen kolaylık "mazeret halinde oruç tutmamanıza izin vermeyi murad eder" manasına gelmektedir. Oruca başlamak ilke olarak farz olmasaydı mazerete binaen tutmamaya izin verilmesinin bir anlamı kalmazdı, hem de tutulmayan günler sayısınca kaza edilmesinin şart kılınmasıyla, ilgili ayetlerde oruca böyle bir konumun verilmesi ve yerine getirilmeyen bir hususun temel statüsünün korunması kaza edilmesinde bir eksikliğin doğmaması esasına bağlıdır, ümmetin icmaı da aynı şekildedir.
Aziz ve celil olan Allah oruç tutmanın bu ümmete özgü olmadığını beyan etmiştir. Muhammed ümmeti Allah'ın kendilerine verdiği özellikler sebebiyle Allah'ın affetme ve kusurlarını cezalandırmaktan vazgeçme lütfunu kullandığı ümmetlerin en önde gelenidir. Çünkü Allah onları bütün insanlığın yararlanması için dünya sahnesine gönderilmiş en hayırlı ümmet kılmış, din alanında kendilerine zor gelecek hükümlerin konulmadığını haber vermiş, lütuf ve keremi sayesinde kendilerine yapılması zor ibadetler yüklememiş ve onları bütün insanlık için hakikatin şahitleri konumunda tutmuştur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Oruç sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Bu ilahi beyanda yer alan kema (gibi) edatı iki şekilde yorumlanabilir: Önceki ümmetlere farz kılınan sayı kadar; yahut da öncekilere farz kılınanın tıpatıp aynı değil konum bakımından benzer olarak farz kılınmıştır. Bu sebeple kema edatındaki kaf harfinin zait mi yoksa belli bir manaya işaret edecek gerçek konumda mı olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Ayet-i kerimede söz konusu edilen orucun mahiyeti hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Ashab-ı kiramdan bir grup bu orucu aşure günü ile kameri ayların 13, 14, 15. günlerine özgü kılmış, sonraları bunun ramazan orucuyla neshedildiğini kabul etmiştir. "Ramazan ayının orucu mevcut olan diğer bütün oruçları neshetmiştir" mealinde merfu bir hadis rivayet edilmiştir. Diğer bir ashap grubundan ise aşure orucu hakkında şöyle bir nakil yapılmıştır: "Ramazan orucuna dair ayet gelinceye kadar aşure orucunu tutuyorduk, bundan sonra ise Resulullah (s.a.) sözü edilen orucu ne emretmiş ne de yasaklamıştır.
Bu meselede aslolan şudur ki ilk dönem orucu benimsenip yerine getiriliyordu. Kur'an'da yer alan oruç ayetlerinin ilki bununla ilgili ve farz konumunda idi ise bu, ramazan orucu ile değiştirilmiş, böylece farz oluşu ortadan kalkmış oldu. Şu da var ki kişi sözü edilen farzın uhdesinden başka bir oruç ile (fidye, bedel) geldiği takdirde artık farz olma niteliği ortadan kalkar ve sadece fazilet statüsü kalır. Zaten oruç konusundaki nesih bizzat orucun kendisi açısından vuku bulmuş değildir, çünkü bu tür bir nesih yine oruçla değil başka çeşit bir ibadetle gerçekleşir. Böylece ilk dönem orucunun farz oluşu ortadan kaldırılmış, nafile ve sevap çerçevesinde kalmıştır. Artık oruç hakkında nesih işleminin yürüdüğü ve bunun sonucunda ilk dönem orucunun ramazan orucu konumunda bulunmadığı apaçık ortaya çıkmıştır; nitekim "sizden hasta olan" diye başlayan ayet-i kerime bunu ispat etmektedir. Zira ilk dönem orucu bu ayette söz konusu edilen ramazan orucu statüsünde bulunmamaktadır. Kur'an'da oruçla ilgili olarak yer alan ayetlerin hepsi aynı oruç hakkında olsaydı bu hususun bir yerde zikredilmesi tekrarına ihtiyaç hissettirmezdi. Şu halde ayetlerin oruç konusundaki nesih olayını dile getirdiği kanıtlanmış bulunmaktadır. Muaz b. Cebel'in (r.a.), "Oruç üç çeşit değişikliğe uğratılmıştır" dediği ve sözünü nesih işleminin yürüdüğü şeklinde sürdürdüğü rivayet edilmektedir. Bununla birlikte ilk oruç ayeti ile ramazan orucunun kastedilmesi de ihtimal dahilindedir. O takdirde sonraki ayetlerin aynı şeyi tekrar etmesi, fidye verme işlemine izin verilmesi, kolaylık gösterilmek suretiyle ilahi lütfün dile getirilmesi yahut da oruç günlerinin sayısının tesbit edilmesi hikmetine bağlı olur.
Övgüsü yüce olan Allah oruç tutma konusunda "ey iman edenler" buyurmak suretiyle müminleri muhatap tutmuştur. Onun bu hitabı hakkında iki izah yönü bulunmaktadır. Birincisi Cenab-ı Hak müminlere hitap etmiştir. Bu ilahi hitaba konu teşkil edenler iman kavramının kendilerini kapsadığını anlamıştır. Zira mümin diye bilinen hiçbir kimseden, iman niteliğine layık olmasını sağlayacak ameli yerine getirmediğinden bu ayetin içerdiği hükmün dışında kaldığını zannettiği şeklinde bir nakil zikredilmemiştir. Dinin diğer ibadet fiilleri de aynı konumdadır. Bilinmesi gereken açık hususlardan biri de şudur ki iman Allah'a yakınlık ifade eden bütün görevlerin toplamıyla oluşan bir şey değildir, aksine iman olayını gerçekleştirmek Allah'a yakınlık fiillerini bu konuma getirmektedir. Oruç ayetinde, "Ey inşallah müminiz diyenler!" buyrulmadığına göre böyle bir ifadenin kullanılmamasının gereği ayrıca bunun insanların akidesini bozmak için şeytandan gelen bir telkin olduğu ortaya çıkmıştır; nitekim iman dışındaki bağlayıcı akidlerde "inşallah" ifadesini kullanması kişinin bütün akidlerini iptal etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi Allah Teala ibadetleri müminlere has kılmış ve başkalarının bu fiillerle yükümlü kılınmadığını beyan etmiştir. Onlar için gerekli olan şey inanmak olup itikadla var olabilecek fiiller değildir. Aslında itikad ibadet fiillerinin gerçekleşebilmesi için gerekli olan bir vasıta değildir, yani iman diğer bazı fiillerin, sayesinde gerekli hale gelmesi için bir ön vasıta ve sebep durumunda bulunmamaktadır. Aksine, kendisi var olduğu için diğer fiiller gerekli hale gelmektedir.
Görmez misin ki iman, dünyada da ahirette de kendisini taşıyanlardan hiçbir şekilde ayrılmaz, halbuki diğer ibadetlerin sahiplerinden ayrı kalması söz konusudur. Şu halde iman etmeye yönelik ilahi emrin harici bir sebepten değil kendi özünden ötürü olduğu ve iman olmaksızın diğer kulluk vasıtalarının vücut bulamayacağı ortaya çıkmış oldu. Şu da kanıtlanmış oldu ki kişinin, sayesinde ibadet fiillerini yerine getirmeye ehil olabilmesi için gerekli olan temel unsur imandan ibarettir. Bu sebeple de sözü edilen unsur olmaksızın herhangi bir ibadetin emredilmesi imkan dahiline girmemektedir.
İbadet Yükümlülüğü Olan Kişiler ve Oruca Dair Hükümler
İman olmaksızın ibadetlerle yükümlü tutulmayı imkansız kılan iki husus daha vardır. Birincisi akıldır. Kulluk bilincini taşımayan ve risalet (peygamberlik) müessesesini benimsemeyen birinin ibadette bulunmak ve resule uymakla mükellef tutulması mantık dışı bir şey olduğu açıktır. Adam pekala, "Birincinin gerekliliğini bize kabul ettirin ki ikincisi de gündeme gelmiş olsun!" diyebilir. Bu, alimlerin, peygamberlerin gönderilişinin hak olduğu konusunu Allah'ı ve dolayısıyla peygamber gönderecek varlığı inkar eden kimselerle tartışmanın muhal olduğunu söylemelerine benzemektedir. Evet, iman-ibadet ilişkisi de bu konumda bir meseledir. Aksine Allah'a yakınlık konumundaki her davranış ancak imanın bulunması halinde gereklilik kazanır, çünkü onsuz yerine getirilemez. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi, ibadetlerin ifa ediliş vaktinden sonra müslüman olan kimsenin bu ibadetleri kaza etmesinin gerekmediğine hükmetmektir.
Bu ikinci şıkkın da göz önünde bulundurulması gereken iki yönü vardır. Birincisi, böyleleri şu anda sahip bulunup kazayı gerektiren bir durumları bulunmadığından geçmiş ibadetleri kaza etme emrine muhatap değillerdir, benzer şekilde yerine getirme emrine de muhatap değillerdir, zaten İslam'da bir ibadeti kaza etme gereği yapılmasının lüzumlu oluşuna bağlıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, müslüman olduktan sonra geçmiş ibadetleri kaza etmek gerekli olmadığı gibi küfür halinde iken yapılması da söz konusu değildir. Aksini iddia etmek, Allah'ın, yerine getirilmesinin imkanını mükellefe vermediği bir şeyle kişiyi yükümlü kılmaktır. Oysaki aziz ve celil olan Allah mükellef tutmanın bu türünden şu beyanıyla zatını tenzih etmiştir: "Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz". Bir de Cenab-ı Hak, "Küfür ve inkar yolunu tutanı az bir süre faydalandırır, sonra cehennem azabına sevkederim" mealindeki ayetiyle kafire tanınan dünyadan faydalanma imkanının orada ibadet etmesi için olmadığını beyan etmiştir.
Yukarıda zikrettiğimiz ayetle bütün müminlerin oruç tutma hitabına dahil olduğu kanıtlanmış oldu, çünkü Cenab-ı Hak mazereti bulunan kimsenin sonradan kaza etmek şartıyla oruç tutmamasına izin verildiğini beyan etmiştir. Oruç tutmamakta mazereti bulunan kişi daha sonra kaza etme vecibesine yönelik hitaptan hariç tutulmadığına göre mazereti olmayanın oruçla mükellef tutmamasına cevaz verilemeyeceği kendiliğinden ortaya çıkmış oldu.
Aynı çizgi üzerinde seyreden şu olay da ayrı bir delil teşkil eder: Resul-i Ekrem (s.a.), ramazanın gündüz vaktinde eşiyle cinsel ilişkide bulunan sahabinin mali durumunu soruşturduktan sonra kendisine kefaret gerektiğini beyan etmiş ve hasta veya yoku olmadığını tesbit etmekten başka herhangi bir halini araştırmamıştır. Hz. Peygamber'in bu hükmünde orucun farz olmasının pekiştirilmesinden başka kefaretin gerektiği hususu vardır, çünkü bahis konusu kişi müsaade edilme ihtimali bulunmayan bir durumda orucunu kesmiştir, halbuki sözü edilen fiilin ramazan gecelerinde olması mümkündü. Bu tür davranışta bulunanların kefaretle emredilmelerinin sebebi, cinsel ilişkiyi uykudan fedakarlık edip nefislerine fırsat tanıma imkanına sahip bulunmalarından değil, oruç farizasının (hasta ve yolcu olmayan) bütün müminleri kapsamasından ötürüdür.
Aziz ve celil olan Allah, "Sizden bu ayı (ramazan) idrak edenler onu oruçlu olarak geçirsin" buyurmuştur. Burada geçen "şehr" kelimesi bütün aylar için kullanılan bir kelimedir. Eğer ondan maksat aşure ile kameri ayların orta günleri olsaydı oruç (aynı ayetin baş tarafında zikredilen) ramazan ayının dışına kayardı, çünkü diğer ayların gelişiyle ramazan ayının varlığı ortadan kalkar. Bir de bir çelişki ortaya çıkar, zira Allah, "O ayı (ramazanı) oruçlu olarak geçirsin" buyurmuştur. Buna göre kişinin ramazan orucunu kendi ayının dışında tutması ilke olarak imkansız bir şeydir. Şu halde ilahi beyanın yorumu "ramazan ayının zaman dilimlerinden herhangi birine yetişen kimse onu oruçlu olarak geçirsin" şekline bürünmüş olur. Bu zaman içinde delirme hastalığına yakalanan kimse bile ilahi hitabın kapsamına girmiş olur. Burada söz konusu edilen şekil orucun farz kılınmasının gerçekleşmesinden sonra da oluşabilir. Şöyle ki kişi oruç gecesini aklı yerinde iken idrak edip tutmaya niyet etse orucun farz olması gerçekleşir ve o, ilahi hitaba dahil olur. Böylesine diğer gecelerde delirme mazereti gelince, bu, orucun farz olmasına değil, niyet etmeye engel teşkil eden bir mazerettir; binaenaleyh hastalıktan kurtulunca tutamadığı oruçları kaza eder. Çünkü o, yukarıda naklettiğimiz ayetin hükmüne ve anlattığımız biçimde farzı yerine getirmeye ehil biridir, ne var ki niyet etme konumundan yoksun kaldığından orucu fiilen tutamamıştır. Durumu tasvir edilen bu kişi hastalık, yolculuk ve hayız gibi mazereti sebebiyle oruç tutamayan kimseye benzer; ancak oruç emrini içeren ayetin kendisini de kapsadığını bilmektedir. Böylesinin oruçlarını kaza etmesi gerekir. Bu bakış açısından hareketle çocuk ile kafirin bahis konusu ayetin hükmüne girmediklerini ve farz olan orucu kaza etmelerine hiçbir şekilde ihtimal bulunmadığını söylemeliyiz. Bu orucun ramazan dışında kaza edilmesi ona farz olma konumu kazandırmaz, bu açıdan da kazası gerekmez. İmam Muhammed'den (r.a.) rivayet edildiğine göre ramazanı aklı yerinde olmayarak idrak edip de ay içinde zihin sağlığı düzelen kimse -yukarıda benim de değindiğim üzere- geçen günleri kaza etmez. Ebu Hanife'den de (r.a.) (çocuk hakkında) nakledildiğine göre ramazanın başında ergenlik çağında bulunan kimse tutmadığı günleri kaza eder, daha önce temas ettiğim gibi böylesinin orucu niyet etmediği için caiz olmamıştır. Çocuk veya kafir bizatihi mükellef değildir. Buna mukabil şahsen niyet etmediği için orucunu kaçıran kimse farz olma hükmüne dahil olup kaza etmesi gerekir. Ramazan ayının tamamını cinnet halinde geçiren kimse oruçlarını kaza etmez, çünkü ramazanı sağlıklı olarak idrak etme şartına rağmen söz konusu kişi onu bu çerçevede idrak edememiştir. Oruç tutmaya yönelik ilahi hitabın ilk bakışta görünen anlamı kaza edilmesini gerektirir gibi olsa da, burada, biraz önce kaydedilen başka, kaza hükmünün düşürülmesine imkan sağlayan bir delil daha vardır, o da müzmin hastalığa müptela olan ve sürekli yolcu durumunda bulunan kimselerle mukayese edilmesidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Umulur ki bu yolla sakınırsınız, yani nefsinizi arzu ettiği gıdalardan uzak tutmak suretiyle çeşitli maddi lezzetlerden sakınırsınız, yahut dünyada fiillerinizle Allah'a muhalefet etmekten ve dolayısıyla ahiretteki azabından korunmuş olursunuz. Şüphe yok ki şanı yüce olan Allah ibadetleri, sürekli yerine getirenler için kendisine asi olmaktan ve beşeri arzularda O'na muhalefet etmekten kaçınma eylemini destekleyici konumda kılmış ve bu husus için şöyle buyurmuştur: "Sabır, namaz ve dua ile Allah'tan yardım isteyin", "Şüphe yok ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar".
Gerçek şudur ki ibadetler, onları yapanlara, iradesini her durumda yürüten yüce varlığın huzuruna çıkacakları zamandaki dehşet verici hallerini hatırlatır, ayrıca ahiret hayatı için kendilerine vaad edilen mutluluğun nazlarını hissettirir. Bunlar etkileyici iki önemli faktördür. Birincisi, huzur-i ilahide duruşu ve kahhar olan Cenab-ı Hakk'ın bütün sırlarına vakıf oluşu bilincinin sağlayacağı "kötülükten sakınma" faktörü, ikincisi de ebedi hayat için vaad edilen zevkten yana kalbi hissiyatının ilham edeceği "iyilik yapma" faktörü: Kendisinin dışındaki her lezzetin yok olacağı, kul ile ebedi hayatın mutluluğu arasına girebilecek her türlü beşeri arzunun söneceği bir zevk. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Umulur ki bu yolla sakınırsınız, yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden. Diğer bir yoruma göre masiyetlerden. Çünkü nefis acıktığında diğer arzu ve heveslerinin hepsinden doymuş olur. Yemekten doyduğunda ise diğer arzu ve istekleri tatmin etmenin derdine düşer. Umulur ki sakınırsınız beyanı, bir de Allah'ın azap ve cezalandırmasından korunursunuz, anlamına gelebilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temel anlamının korku ve endişenin zıddı olan güven, sükûnet, eman ve tasdik etmek olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, kalplerindeki şüpheyi atıp ilahi iradeye mutlak bir güven duyan ve bu güven sözleşmesine imza atan inananlar topluluğuna yönelik özel bir hitabı ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, imanın salt zihinsel bir kabul değil, eylemsel bir sadakat olduğunu; oruç gibi nefse ağır gelecek bedensel bir ibadetin emredilmesinden hemen önce bu vasıfla seslenilmesinin, kişinin sahip olduğu o güveni ve aidiyeti pratik bir zorlukla ispat etmesine yönelik psikolojik bir hazırlık olduğunu detaylandırır. Toshihiko Izutsu, iman eylemini Kur'an'ın anlamsal evreninde itaatin motor gücü olarak konumlandırır; bu ayetteki çağrının, inananları cahiliye dönemi bedevilerinin kuralsızlığından ayırarak, bedeni ve arzuları denetim altına alan yeni bir ahlaki disipline davet ettiğini analiz eder.
Kutibe (كُتِبَ)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlük anlamının parçaları birbirine eklemek, bir araya getirmek, sağlamlaştırmak ve yazmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin yazılmasının onun kalıcı hale gelmesi ve tescillenmesi anlamına geldiğini belirterek, bu fiilin hukuki ve dini terminolojide "farz kılındı, kaçınılmaz ve kesin bir yasa olarak belirlendi" manasında kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının, oruç ibadetinin sıradan bir tavsiye değil, müminlerin üzerinde bağlayıcı, üst bir ilahi irade tarafından değişmez bir kanun olarak evrensel levhaya işlendiğini ifade eder.
Es-Sıyâm (الصِّيَامُ)
İbn Fâris, "s-v-m" kökünün temel anlamının kendini tutmak, hareketsiz kalmak, konuşmaktan, yemekten veya yürümekten geri durmak olduğunu belirtir. Rüzgarın esmemesi veya atın hareketsiz beklemesi durumlarında da bu kökün kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sıyam kelimesinin dini şeriatta insanın belirli bir niyetle, belirli bir süre boyunca (fecirden gün batımına kadar) yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden bilinçli olarak kendini tutması, nefsini engellemesi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak dini mirasa dayandığını; Aramice ve Süryanicedeki "ṣawmā", İbranicedeki "ṣōm" (oruç/perhiz) kelimeleriyle tam bir fonetik ve kurumsal paralellik taşıdığını, Ortadoğu'daki kadim bedensel arınma geleneğinin Kur'an terminolojisine aynı kökle yerleştiğini savunur. Toshihiko Izutsu, sıyam kavramını sadece fizyolojik bir açlık olarak değil, insanın biyolojik dürtülerine (hayvani doğasına) karşı başlattığı iradi bir başkaldırı, ruhun bedeni kontrol altına alarak ontolojik bir özgürlüğe kavuştuğu aktif bir manevi disiplin eylemi olarak analiz eder.
Kablikum (قَبْلِكُمْ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sonranın (ba'd) zıddı olarak ön, yüz yüze gelmek, zaman veya mekan olarak önde/önce olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sizden öncekiler" ifadesinin tarihsel olarak Yahudi ve Hristiyan gibi önceki vahiy toplumlarını nitelediğini açıklar. Orucun onlara da farz kılındığının belirtilmesinin, bu ibadetin zorluğuna karşı inananları psikolojik olarak rahatlatma, onları evrensel bir ibadet zincirinin halkası yapma ve "bu yükü sadece siz çekmiyorsunuz" mesajıyla iradeyi güçlendirme amacı taşıdığını detaylandırır.
Tettekûn (تَتَّقُونَ)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün korumak, sakınmak ve kişiyle ona zarar verecek şey arasına bir kalkan, siper koymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takva kavramını insanın ilahi sorumluluk bilinciyle kendisine zarar verecek günahlardan ve ahlaki zaaflardan ruhunu koruması olarak tanımlar. Orucun nihai hedefinin (leallekum tettekûn) salt aç kalmak değil, bu koruyucu kalkanı inşa etmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, takva kavramının Kur'an'ın etik sistemindeki en yüksek ve nihai gaye olduğunu vurgular; orucun, insanı içgüdülerinin köleliğinden kurtarıp, Tanrı'ya ve topluma karşı keskin bir ahlaki uyanıklığa, sarsılmaz bir vicdani duyarlılığa (takvaya) eriştiren en etkili varoluşsal antrenman olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, burada oruç ile takva arasında kurulan doğrudan nedensellik bağının, bedensel bir mahrumiyetin nasıl ruhsal bir doygunluğa ve ahlaki bir zırha dönüştüğünü gösteren eşsiz bir teolojik ve psikolojik denklem olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla