يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 153. Ayet
Daralt
X
-
Yâ Eyyuhâ (يَا أَيُّهَا)
Celaleddin el-Suyuti, nida (seslenme) harfi olan "Yâ" ile, muhatabın dikkatini en üst düzeye çekmek için kullanılan uyarıcı/tenbih edatı "Eyyuhâ"nın birleşimini tahlil eder. Bu yapı, sıradan bir çağrı değil; muhatabı gafletten sarsarak uyandıran ve peşinden gelecek olan o devasa ilahi emre (veya faturaya) zihni bütünüyle hazırlayan şiddetli ve varoluşsal bir "ilahi alarm" (dikkat çekme) formudur.
Ellezîne (الَّذِينَ)
(O kimseler ki). Kendilerine seslenilen o özel zümreyi (ümmeti) diğer tüm insanlıktan ayıran ism-i mevsul.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, "e-m-n" (hemze, mim, nun) kökünün dilde "korkunun, şüphenin ve tereddüdün mutlak zıttı olarak emniyette olmak, sükûnet bulmak, tasdik etmek ve güvenmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Mazi (geçmiş zaman) çoğul kalıbındadır.
Toshihiko Izutsu, "iman ettiler" (âmenû) eyleminin buradaki hitap (nida) boyutunu inceler. Allah, muhataplarına "Ey insanlar" veya "Ey Araplar" diye seslenmez. Onları, kendi hür iradeleriyle inşa ettikleri o sarsılmaz "güven ve teslimiyet" (iman) eylemi üzerinden çağırır. İman, kişiye pasif bir kurtuluş garantisi vermez; aksine, bu hitapta olduğu gibi, inananın omuzlarına dünyadaki en ağır varoluşsal yükleri ve imtihanları (sabır ve bedel ödemeyi) yüklemek için kullanılan bir "liyakat ve sorumluluk" zeminidir.
İsteînû (اسْتَعِينُوا)
İbn Fâris, "a-v-n" (ayn, vav, nun) kökünün dilde "yardım etmek, arka çıkmak, destek olmak ve bir işin üstesinden gelmek için güç vermek" anlamlarına geldiğini açıklar. İstif'âl babından gelen bu çoğul emir kipi; "Aktif bir şekilde yardım talep edin, sığınak arayın ve destek isteyin" demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "yardım dileyin / destek isteyin" (isteînû) eylemini sıradan bir dayanışmadan felsefi olarak ayırır. İstiane; insanın kendi öz gücünün, rasyonel kapasitesinin ve fiziksel sınırlarının tükendiği o çaresizlik anında, varlığı ayakta tutan o mutlak ve devasa Kudret'ten (Allah'tan) varoluşsal bir "takviye/kalkan" talep etmesidir.
Bis Sabri (بِالصَّبْرِ)
İbn Fâris, "s-b-r" (sad, be, ra) kökünün dilde "bir şeyi sıkıca tutmak, bağlamak, hapsetmek, acıya ve zorluğa karşı sızlanmayı (şikayeti) terk ederek direnmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Başındaki (bâ) harf-i ceri, yardımın alınacağı aracı/vasıtayı gösterir. (Sabır ile / Sabra tutunarak).
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "sabır ile" (bis sabri) kavramının Kur'ani inşasını tahlil eder. Geleneksel algıda sabır, felaketler karşısında boyun büküp pasif bir şekilde beklemek (katlanmak) olarak anlaşılmıştır. Ancak Kur'an lügatinde sabır; küfrün, zorbalığın, korkunun ve acının şiddeti karşısında inancı (imanı) hapsetmek, nefsin zaaflarına karşı "aktif, eylemsel ve sarsılmaz bir askeri/ahlaki direnç" göstermektir. Sabır, acizlik değil; insanın kendi fıtratına uyguladığı en üst düzey irade ve dayanıklılık eğitimidir.
Ves Salâti (وَالصَّلَاةِ)
İbn Fâris, "s-l-v" (sad, lam, vav) kökünün dilde "ateşe girmek, ısınmak" veya anatomik olarak "uyluk kemiği, insanın belini büküp iki büklüm olması" anlamlarına geldiğini, buradan da Yaratıcı'nın karşısında mutlak bir saygıyla eğilmek (dua/namaz) manasına evrildiğini açıklar.
Arthur Jeffery, "Salat" kelimesinin filolojik kökenlerini Sami dilleri havzasında analiz eder. Kelimenin doğrudan Süryanice/Aramice'deki "slûtâ" (ܨܠܘܬܐ - dua, eğilme, tapınak ayini) kelimesinden Arapçaya devrolduğunu ve İslam ile birlikte kurumsal/fiziksel bir ibadet formuna (namaza) dönüştüğünü belirtir.
Toshihiko Izutsu, "namaz/dua ile" (ves salâti) kavramının İslam'ın ontolojik inşasındaki rolünü okur. İslam öncesi dönemde dua, putlardan dünyevi menfaat koparmak için yapılan ticari bir fısıltıydı. Kur'an, salat'ı (namazı), insanın dünyevi kaostan, savaşlardan ve acılardan sıyrılarak, günde beş kez mutlak Yaratıcı ile "dikey, doğrudan ve arınmış bir iletişim" kurduğu bir sığınağa çevirir. Sabır insanın yatay dünyadaki (çevresine karşı) direnci iken, salat insanın dikey eksendeki (Allah'a doğru) enerji ve ruh ikmalidir.
İnne (إِنَّ)
Celaleddin el-Suyuti, cümlenin başına gelerek "Muhakkak ki, hiç şüphesiz, kesinlikle" anlamını katan bu edatın; bir önceki emirdeki o ağır yükün (sabır ve namazın) meyvesini ve ilahi garantisini mühürleyen sarsılmaz bir tekit (pekiştirme) olduğunu kaydeder.
Allâhe (اللَّهَ)
(Mutlak Yaratıcı olan Allah). O devasa desteğin ve garantinin yegâne fâili.
Mea (مَعَ)
Celaleddin el-Suyuti, "Beraber / Birlikte / Yanında" anlamına gelen bu zarfın, Arapça kelam ilminde "maiyyet" (ilahi beraberlik) kavramını inşa ettiğini belirtir. Bu, fiziksel veya mekânsal bir yanyanalık değil; mutlak bir koruma, şefkat, destek ve kuşatıcılık (nusrât) halidir.
Es-Sâbirîn (الصَّابِرِينَ)
İbn Fâris, "s-b-r" (sad, be, ra) kökünden gelen ism-i fâil çoğul formudur. "Direnenler, sarsılmayanlar, zorluklar karşısında çözülmeyip ayakta kalanlar."
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir" (innellâhe meas sâbirîn) şeklindeki o muazzam kapanışı ve psikolojik inşayı tahlil eder. Yeni kurulan İslam ümmeti; sürgün, açlık, dışlanma ve ufuktaki savaş tehditleriyle (Bedir gibi) karşı karşıyaydı. Sabır (direnç), tek başına bir insanın veya toplumun omuzlaması için son derece ağır, tüketici ve yıpratıcı bir yüktür. Kur'an, bu yükün altında ezilmesinler diye onlara evrendeki en büyük güvenceyi verir: "Eğer o acıya direnirseniz, evrenin mutlak Hakimi sizi uzaktan izlemekle kalmaz; bizzat sizin siperinize iner, sizin yanınızda saf tutar ve sizinle 'beraber' (mea) olur." İlahi maiyyet (beraberlik), dünyevi acıyı ontolojik bir şerefe ve yenilmezliğe dönüştüren o mutlak kalkandır.
Yorum
Yorum