قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 136. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: iman, bakara 136, ayrım yapmama, peygamberler, teslimiyet, bakara suresi, bakara suresi 136. ayet, allah, rab, nüzul, müslim, müslüman, teslim olan, güven
-
Deyin ki: Allah'a, bize indirilene, İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya'kûb ve torunlarına indirilene, ayrıca Mûsâ'ya ve Îsâ'ya verilenlere ve Rab'leri tarafından diğer peygamberlere gönderilen vahiylere inandık. Onların hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz O'na teslim olmuş kimseleriz.
İman'da İstisna
Deyin ki: "Allah'a ve bize indirilene ... inandık". Bu ayet-i kerime imanda istisna yapanın ("Ben inşallah müminim" diyenin) görüşünü çürütmektedir. Çünkü Allah Teala müslümanlara mümin olduklarını -istisnası ve şüphesi bulunmayacak şekilde- kesin bir dille söylemelerini emretmiştir. Nitekim, "Onlar da sizin inandığınız şeylere inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar" mealindeki ilahi beyan da bunu desteklemektedir. Şimdi, tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimenin, peygamberler arasında ayırım gözeterek bir kısmına inanıp diğerlerini inkar eden, § yine ilahi kitapların bir kısmını benimseyip diğerlerini reddeden kafirlere yönelik olması ihtimal dahilindedir. Aziz ve celil olan Allah müminlere bütün peygamberlere ve kitaplara -sözü edilen kafirlerin yaptıkları gibi ayırımda bulunmaksızın- inanmalarını buyurmuş ve onları bu inanca davet etmiştir. Bunun yanında ayetin aziz ve celil olan Allah'tan inanacaklara yönelik başlangıçta bir iman öğretimi olması da ihtimal dahilindedir, sözü edilen bütün peygamberlere ve kitaplara iman öğretimi.
Hanif kelimesinin yorumunda farklı görüşler ortaya konulmuştur. Hanîfin müslüman veya hacı anlamına geldiği belirtilmiş, ayrıca şöyle denilmiştir: Kendisinden sonra müslim kelimesinin zikredildiği her hanif kelimesi hacı, zikredilmediği yerlerde ise müslüman (müslim) demektir. Bir de şu yorum yapılmıştır: Hanif hakka ve İslam'a meyledip onları tercih eden
kimsedir.
Yorumu Yorumla
-
Kûlû (قُولُوا)
İbn Fâris, kelimenin "k-v-l" kökünden türediğini, düşüncenin dil aracılığıyla sesli bir form kazanması ve ifade edilmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın iç dünyasındaki inancı ve kanaati dışa vurması olarak tanımladığı bu fiilin, ayette müminlere yönelik kolektif bir emir kipi olarak kullanıldığını; Ehl-i Kitab'ın "Yahudi veya Hristiyan olun" şeklindeki dışlayıcı iddialarına karşı, İslam'ın evrensel ve kapsayıcı iman manifestosunu yüksek sesle ve özgüvenle tüm dünyaya ilan etme görevini nitelediğini açıklar.
Âmennâ (آمَنَّا)
İbn Fâris, kelimenin "e-m-n" kökünden türediğini, korku ve şüphenin zıttı olarak güven duygusu, kalbin mutmain olması ve tasdik etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın iradi olarak gerçeği onaylaması ve kendini ilahi güvenceye bırakması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin ayette "biz iman ettik" formunda çoğul olarak gelmesinin son derece stratejik olduğunu; imanın bireysel, sübjektif ve etnik bir tecrübeden çıkarak, tüm peygamberleri içine alan evrensel, nesnel ve tarih üstü bir teolojik aidiyete dönüştüğünü analiz eder.
Allah (بِاللَّهِ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünden geldiğini, ihtiyaç anında sığınılan ve ibadet edilen yegâne varlık anlamına dayandığını ifade eder. Arthur Jeffery, ismin etimolojik olarak Aramice veya Süryanice "Alâhâ" kelimesiyle tarihi bir bağı olduğunu kaydeder. Theodor Nöldeke, "el-ilâh" formundan kaynaşarak özel bir isim halini aldığını, ayette ise Ehl-i Kitab'ın parçalanmış tanrı tasavvurlarına (İsa'nın tanrılaştırılması vb.) karşı, imanın mutlak ve birleştirici tek ontolojik merkezi olarak konumlandırıldığını öne sürer.
Ünzile (أُنْزِلَ)
İbn Fâris, "n-z-l" kökünün temel anlamının yüksek bir yerden aşağıya doğru inmek, konaklamak ve inzal olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi bilginin, vahyin veya nimetin aşkın bir makamdan yeryüzündeki insanlığa aşama aşama veya toptan indirilmesi eylemini karşıladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim teolojisinde (vahiy mekanizmasında) bu eylemin, yüce ve müteal (aşkın) yaratıcı ile sonlu beşeriyet arasındaki temel ontolojik irtibatı ve dikey müdahaleyi temsil ettiğini detaylandırır.
İleynâ (إِلَيْنَا)
İbn Fâris, yönelme bildiren "ilâ" edatı ile birinci çoğul şahıs zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "bize indirilen" ifadesinin, doğrudan Hz. Muhammed'e ve onun şahsında tüm İslam ümmetine vahyedilen Kur'an'ı nitelediğini, imanın başlangıç noktasının bu son ve evrensel vahiy olduğunu ifade eder.
İbrâhîm (إِبْرَاهِيمَ)
Arthur Jeffery, ismin İbranice "Avraham" veya Süryanice/Aramice "Abhraham" (yüce baba/çokluğun babası) formlarından Arapçaya geçtiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu iman manifestosunda peygamberler silsilesine İbrahim ile başlamasının; onu Yahudilik ve Hristiyanlığın tekelinden kurtararak, tüm vahiylerin ortak atası ve evrensel monoteizmin (Hanifliğin) kurucu referansı olarak sabitleme stratejisinin bir parçası olduğunu analiz eder.
İsmâîl (وَإِسْمَاعِيلَ)
Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Yişma'el" (Tanrı işitir/duyar) isminden Arapçaya uyarlanmış teoforik (Tanrı ismi taşıyan) bir kelime olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, İsrailiyat (Kitab-ı Mukaddes) geleneğinde dışlanan ve 언ahdin dışında bırakılan İsmail'in, Kur'an'daki bu evrensel iman listesinde İbrahim'in hemen ardından zikredilmesinin son derece radikal bir teolojik düzeltme olduğunu; böylece İslam'ın ontolojik meşruiyetinin ve peygamberlik silsilesinin eksiksiz olarak yeniden inşa edildiğini detaylandırır.
İshâk (وَإِسْحَاقَ)
Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Yishaq" (güler/gülecek) kökünden geldiğini ve dini bir figür ismi olarak Arap diline yerleştiğini kaydeder. Ayette İsmail ile birlikte anılarak kardeşler ve soylar arasındaki teolojik ayrımcılığın Kur'an tarafından reddedildiğini gösterir.
Ya'kûb (وَيَعْقُوبَ)
Arthur Jeffery, bu ismin İbranice "Ya'aqov" (topuğundan tutan/takip eden) veya Süryanice "Ya'qub" formlarından geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Yakub isminin (diğer adıyla İsrail'in) bu listede zikredilmesinin, Yahudilere "biz sizin asıl atanıza da inen vahye inanıyoruz" şeklinde kuşatıcı bir mesaj verdiğini ifade eder.
Esbât (وَالْأَسْبَاطِ)
İbn Fâris, "s-b-t" kökünün temel anlamının uzamak, yayılmak ve bir ağacın dallanıp budaklanması olduğunu; bu yayılma ve türeme özelliğinden dolayı insanın torunlarına ve soyuna da bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bir atadan türeyen kabileler ve torunlar anlamına geldiğini, Kur'an terminolojisinde ise spesifik olarak Hz. Yakub'un on iki oğlundan türeyen ve içlerinden peygamberler çıkarılan İsrailoğulları kabilelerini nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki köküne rağmen dini kullanımının İbranice "shebet" veya Aramice "shabta" (kabile, oymak, asa) kelimeleriyle tarihsel bir etkileşim içinde olduğunu savunur.
Mûsâ (مُوسَىٰ)
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Eski Mısır dilindeki "mesu/mose" (çocuk, oğul) kelimesine dayandığını, buradan İbraniceye "Moshe", oradan da Arapçaya "Musa" olarak geçtiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, Musa isminin bu ayette İsa ile birlikte zikredilmesinin, ilahi ahdin kesintisizliğini vurguladığını; Müslümanların Musa'ya iman ederek Yahudilerin tekelci peygamberlik anlayışını yıktıklarını analiz eder.
Îsâ (وَعِيسَىٰ)
Arthur Jeffery, ismin etimolojisinin İbranice "Yeshua" veya Süryanice "Isho" (kurtarıcı) kelimelerine dayandığını ve Arap Hristiyan toplulukları aracılığıyla Kur'an lügatine bu formda girdiğini kaydeder. Gabriel Said Reynolds, ayette İsa'nın sıradan bir elçi (kendisine vahiy verilen biri) olarak Musa ile aynı kategoride anılmasının, Hristiyanlığın onu tanrılaştıran (inkarnasyon/teslis) teolojisine karşı yapılmış çok net, ontolojik bir sınır çizme ve reddiye işlemi olduğunu detaylandırır.
Nebiyyûn (النَّبِيُّونَ)
İbn Fâris, "n-b-e" kökünün temel olarak yüksek bir yer veya önemli bir haber (nebe) anlamlarına geldiğini, peygamberin de hem Allah'tan mühim haberler getirdiği hem de manevi makamı yüksek olduğu için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah ile kulları arasında elçilik yapan, ilahi vahyi aktaran seçkin kimseler olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça yapısına uymakla birlikte, dini bir unvan olarak kökeninin İbranice/Aramice "Nabi" kelimesinden geldiğini ve Sami dillerindeki ortak peygamberlik geleneğinin bir uzantısı olduğunu kaydeder.
Rabbihim (رَبِّهِمْ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün terbiye etmek, beslemek, büyütmek ve efendi olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, peygamberlere verilen tüm bu vahiylerin, mucizelerin ve mesajların otonom birer başarı değil, onları manevi olarak terbiye eden ve şefkatle destekleyen ilahi otoritenin (Rabb'in) mutlak bir lütfu olduğunu vurguladığını açıklar.
Nüferriku (نُفَرِّقُ)
İbn Fâris, "f-r-k" kökünün iki şeyi birbirinden ayırmak, bölmek, parçalamak ve aralarına sınır koymak temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir bütünlük içindeki nesneleri veya kavramları birbirinden tefrik etmek (ayrım yapmak) olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "lâ nüferriku" (ayrım yapmayız) ifadesinin İslam'ın en büyük teolojik manifestosu olduğunu; Ehl-i Kitab'ın kendi kabilelerinden olan peygamberleri kabul edip diğerlerini reddeden o asabiyetçi ve "seçmeci" inanç modeline karşı, ilahi vahyin bir bütün olduğunu ve peygamberler arasında ontolojik veya itikadi hiçbir ayrım yapılamayacağını ilan ettiğini vurgular.
Müslimûn (مُسْلِمُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "s-l-m" kökünden türediğini, barış, esenlik, kusurlardan arınmış olmak ve tam bir boyun eğiş (teslimiyet) temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın kendi iradesini, bencil tutkularını ve itirazlarını bütünüyle ilahi iradeye terk etmesi anlamına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetin sonunda adeta bir imza gibi duran bu kelimenin, Yahudilik veya Hristiyanlık gibi kurumsal, isimlendirilmiş ve daraltılmış bir mezhep etiketi olmadığını; ilk insandan son peygambere kadar devam eden, ayrım yapmaksızın tüm ilahi hakikate boyun eğmeyi ifade eden o evrensel, saf ve mutlak "teslimiyet" (İslam) halini nitelediğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla