تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 134. Ayet
Daralt
X
-
Onlar peygamberlere muhatap olmuş birer toplumdu, gelip geçtiler. Onların yaptıklarının sonucu kendilerine, sizin yaptıklarınızın sonucu da size aittir. Siz o toplumların işlediği fiillerden sorumlu olacak değilsiniz.
Onlar peygamberlere muhatap olmuş birer toplumdu, gelip geçtiler. Onların yaptıklarının sonucu kendilerine, sizin yaptıklarınızın sonucu da size aittir. Siz o toplumların işlediği fiillerden sorumlu olacak değilsiniz. Herhalde -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Ehl-i kitap Hz. İbrahim ile adı geçen diğer peygamberlerin kendi dinleri üzere olduklarını iddia edince Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Siz onların inanç ve amellerinden sorumlu olmayacağınız gibi onlar da sizin inanç ve amellerinizden mesul olacak değillerdir. Şunu bilmelisiniz ki herkes kendi dini tutum ve amelinden sorguya tabi tutulacaktır.
Yorum
-
Tilke (تِلْكَ)
Celaleddin el-Suyuti, "İşte onlar / O (topluluk)" anlamına gelen bu ism-i işaretin uzaklık bildiren (müennes) formda olduğunu belirtir. Kur'an, Ehl-i Kitab'ın sürekli arkasına sığındığı o geçmiş peygamberler silsilesine (İbrahim, İsmail, İshak, Yakup) "tilke" (şunlar/onlar) diyerek işaret eder ve o şerefli ataları, bugünkü yozlaşmış ve kibre batmış torunlarından (muhataplardan) zaman, mekân ve ahlak bakımından felsefi olarak uzağa yerleştirip onlardan "ayırır".
Ummetun (أُمَّةٌ)
İbn Fâris, "e-m-m" (hemze, mim, mim) kökünün dilde "öne geçmek, bir şeye doğru kasten yönelmek, etrafında toplanılan merkez" anlamlarına geldiğini açıklar. Aynı inanç ve amaç etrafında toplanmış topluluğa "ümmet" denilir.
Angelika Neuwirth, "ümmet" kavramının Geç Antik Çağ'daki sosyolojik ve polemiksel kullanımını tahlil eder. Yahudiler kendilerini genetik bir soy (kavim) olarak görüyor ve seçilmişliği kan bağına (DNA'ya) hapsediyorlardı. Kur'an, İbrahim ve Yakup'un neslini bir "kavim/ırk" olarak değil, ortak bir tevhid ekseninde toplanmış bir "ümmet" (inanç topluluğu) olarak isimlendirerek; o devasa kabileci/kafatasçı teolojiyi tek kelimeyle ezip geçer.
Kad (قَدْ)
Celaleddin el-Suyuti, mazi fiilin başına gelerek "muhakkak ki, şüphesiz, kesinlikle" anlamında eylemin tamamlandığını ve tarihe karıştığını mühürleyen tekit (kesinlik) edatı olduğunu kaydeder.
Halet (خَلَتْ)
İbn Fâris, "h-l-v" (hı, lam, vav) kökünün dilde "bir yerin boşalması, ıssız kalmak, yalnız kalmak ve bir zamanın geçip gitmesi (mazi olması)" anlamlarına geldiğini açıklar. (Gelip geçmiştir / Tarih sahnesinden çekilmiştir).
Toshihiko Izutsu, "gelip geçmiştir" (kad halet) fiilini Kur'an'ın zaman ve tarih felsefesi üzerinden muazzam bir boyutta inceler. Yahudiler, geçmişteki o ulu atalarının (İbrahim, İshak, Yakup) manevi mirasını ve şerefini adeta "dondurulmuş bir sermaye" gibi bugüne taşıyıp onu harcayarak kurtulacaklarını sanıyorlardı. Kur'an, "Onlar gelip geçti" diyerek bu statik tarih algısını yıkar. İnsanın ataları ne kadar yüce olursa olsun, onların zamanı bitmiş, devirleri kapanmış ve sınavları "tarihe gömülerek" tamamlanmıştır (halet). Geçmişin şerefi, bugünün tembel aklını kurtaracak bir cankurtaran simidi değildir.
Lehâ (لَهَا)
Celaleddin el-Suyuti, aidiyet harfi (lam) ve o ümmete dönen zamirin (hâ) birleşmesiyle, "Sadece ve münhasıran onlara aittir / Onların lehinedir" anlamında mülkiyeti ve faturayı o geçmiş neslin üzerine kilitlediğini belirtir.
Mâ (مَا)
(Her ne ki / O şeyler ki). Eylemin tüm kapsamını içine alan ism-i mevsul.
Kesebet (كَسَبَتْ)
İbn Fâris, "k-s-b" (kef, sin, be) kökünün dilde "bir şeyi aramak, rızık talep etmek, çalışıp çabalamak, toplamak ve insanın kendi öz iradesi ve emeğiyle elde ettiği kazanım" anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "kazandıkları" (kesebet) eylemini sıradan bir "alma veya miras konma" eyleminden felsefi olarak ayırır. Kesb; insanın dünyada kendi aklı, kendi bedeni ve kendi iradesiyle bilfiil ürettiği, ter döktüğü ve ahlaki olarak ortaya koyduğu o "aktif (eylemsel) birikimdir".
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Onların kazandıkları (ameller/şerefler) sadece onlara aittir" (lehâ mâ kesebet) kuralındaki o muazzam ontolojik adalet ilkesini (bireyselleşmeyi) tahlil eder. İbrahim'in, İsmail'in veya Yakup'un yeryüzünde ateşe atılarak, evlat kurban ederek veya Kabe'yi inşa ederek elde ettikleri o devasa "kesb" (ahlaki liyakat ve sevap), sadece onların kendi uhrevi hesaplarına (lehâ) yazılmıştır. Ahlaki kazanım (kesb) devredilemez, miras bırakılamaz ve genetik yollarla çocuklara aktarılamaz.
Ve Lekum (وَلَكُم)
(Ve yine sadece size aittir / sizin payınıza düşen de). Sorumluluğu geçmişten alıp doğrudan doğruya o anki muhatapların (ve kıyamete kadar gelecek olanların) omuzlarına yükleyen geçiş edatıdır.
Mâ (مَّا)
(Her ne ki).
Kesebtum (كَسَبْتُمْ)
İbn Fâris, "k-s-b" kökünün muhatap çoğul mazi formudur. "Bizzat sizin çalışıp ürettiğiniz / kendi kazandığınız ameller".
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Sizin kazandıklarınız da sadece size aittir" (ve lekum mâ kesebtum) vurgusunun arkasındaki o sert teolojik faturayı ve anti-kabileci polemiği analiz eder. Yahudi Ortodoksisi "Biz atalarımızın (İbrahim ve Yakup'un) erdemleri yüzü suyu hürmetine cennete gireceğiz" (Zehut Avot / Ataların Liyakati) inancına sahipti. Kur'an, o devasa ırkçı-teolojik şemsiyeyi ortadan ikiye yarar. Herkesin hesabı (kesbi) kendi boynundadır. Atan peygamber bile olsa, sen kendi ellerinle (kesebtum) yeryüzünde bir "ahlak, teslimiyet ve tevhid" üretmemişsen, senin o peygamber soyundan gelmen eskatolojik mahkemede mutlak bir "hiçliktir".
Ve Lâ Tus'elûne (وَلَا تُسْأَلُونَ)
İbn Fâris, "s-e-l" (sin, hemze, lam) kökünün dilde "birinden bir şey talep etmek, soru sormak, sorguya çekmek ve hesap sormak" anlamlarına geldiğini açıklar. Olumsuz, meçhul (edilgen) muzari formundadır. "Siz kesinlikle sorguya çekilmeyeceksiniz / Sorumlu tutulmayacaksınız".
Ammâ (عَمَّا)
(An + mâ). "O şeylerden dolayı ki."
Kânû (كَانُوا)
(Onlar idiler). Geçmişte yaşayan o atalara işaret eder.
Ya'melûne (يَعْمَلُونَ)
İbn Fâris, "a-m-l" (ayn, mim, lam) kökünün dilde "kasten, planlayarak, bir irade ve şuurla iş yapmak, fiil ortaya koymak" anlamlarına geldiğini açıklar. (Onların bizzat işlemekte oldukları amellerden).
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini sıradan bir hareketten (fiil) ayırarak, insanın kendi iradesi ve niyetiyle ortaya koyduğu ahlaki eylemler bütünü olarak tahlil eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Onların (geçmiş atalarınızın) yaptıklarından dolayı siz hesaba çekilmeyeceksiniz" (ve lâ tus'elûne ammâ kânû ya'melûn) şeklindeki o sarsıcı kapanışı (fezlekeyi) eskatolojik (ahiret) hukuk felsefesi üzerinden okur. Kur'an, önceki cümlede "Atalarınızın iyiliği sizi kurtarmaz" diyerek soy fetişizmini yıkmıştı. Bu cümlede ise tersten bir adalet kurar: "Aynı şekilde, atalarınızın işlediği suçlar, günahlar veya isyanlar yüzünden de siz yanmayacaksınız." (Hıristiyanlıktaki asli günah veya nesiller boyu süren lanet mantığını da ezer). İlahi mahkemede (kıyamette) dosyalar birleştirilmez, kabileler toptan yargılanmaz. Her insanın faturası, sadece ve sadece "kendi hür iradesiyle işlediği amellere" kilitlenmiş o mutlak, bireysel ve devasa adalet terazisinde tartılır.
Yorum
Yorum