Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 109. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 109. Ayet

    وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vedde keśîrun min ehli-lkitâbi lev yeruddûnekum min ba’di îmânikum kuffâran haseden min ‘indi enfusihim min ba’di mâ tebeyyene lehumu-lhakk(u)(s) fa’fû vesfehû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i)(s) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ehl-i kitap'tan birçok kimse, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, ruhlarındaki kıskançlık yüzünden sizi imandan çıkarıp kâfir haline getirmek istemişlerdir. Yine de siz Allah'ın iradesini ortaya koyacağı güne kadar mukabelede bulunmayıp hoşgörülü davranın. Şüphe yok ki Allah her şeye kadirdir.

      Ehl-i kitap'tan birçok kimse, ruhlarındaki kıskançlık yüzünden sizi imandan çıkarıp kâfir haline getirmek istemişlerdir. Ayette sözü edilen kimseler Resul-i Ekrem'in ashabını Allah'ın dini olan İslam'dan caydırıp kendi dinlerine çevirmek için ellerinden gelen gayreti sarfediyorlardı, ilahi beyanlarda işaret edildiği gibi: "Ehl-i kitap'tan bir zümre sizi tuttuğunuz yoldan saptırmak istemişlerdir. Aslında onlar sadece kendilerini saptırırlar, ancak bunun farkına varmazlar", "Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir grubun söylediklerine kanarsanız sizi imanınızdan sonra kâfir haline çevirirler", "Ey iman edenler! Küfür ve inkar yolunu tutanlara uyarsanız sizi gerisin geriye döndürürler, bu durumda siz hüsrana uğramış olursunuz".

      Onların sergilediği bu davranışın sebebi -Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- İslam'dan önce sahip bulundukları liderliğin ellerinden çıkması korkusu, seviyesi düşük halk kesiminden sağladıkları menfaatlerinin yok olmasıydı. Bu sebeple onlar müslümanları eski dinlerine çevirmeyi arzu etmişlerdir.

      Mu'tezile mensupları ayette yer alan ruhlarındaki (kendilerindeki) kıskançlık yüzünden mealindeki ilahi beyanın ilk bakışta görünen (zahiri) manasına tutunarak bize karşı delil getirmek istemiş ve şöyle demişlerdir: Ayet haset eyleminin Allah nezdinden olmadığını göstermektedir, çünkü aziz ve celil olan Allah hasedi kendi zatından nefyederek Ehl-i kitaba nisbet etmiştir, ruhlarındaki kıskançlık yüzünden beyanıyla.

      Buna şöyle cevap verilir: Hasedin Allah nezdinden olmadığı şeklindeki kanaatinizde haklısınız, biz de aynı kanaati paylaşır ve haset gibi kötü bir eylemi hiçbir şekilde Allah'a nisbet etmeyiz. Bunun yanında şöyle deriz: İnsanların teşebbüs etmesi üzerine haset fiilini onların şahsında yaratmıştır. Aynı şekilde pis ve iğrenilecek şeyler, yılanlar, akrepler ve benzerlerinin Allah Teala'ya izafe edilmesi caiz değildir. Hiçbir zaman, "Ey pisliklerin, yılanların ve akreplerin yaratıcısı!" gibi bir ifade kullanılamaz, Cenab-ı Hakk'ın her şeyin yaratıcısı olması açısından burada söylenilenlerin hepsi O'nun yaratığı ise de. Buna bağlı olarak Allah Teala'nın teşebbüs halinde kulun yaptığı haset ve küfür fiilini yarattığını kabul eder, fakat haset ve küfrün Allah'a nisbet edilmesini caiz görmeyiz.

      Mu'tezile mensupları bütün itaat ve iyiliklerin Allah katından olduğunu, fakat O'nun yaratma fiilinin eseri sayılmadığını ileri sürerler. Bir şeyin yani günahların (masiyetler) Allah'ın yaratığı olmayışının delili O'nun nezdinden gelmeyişi şeklinde belirlenseydi, O'nun katından gelenlerin mutlaka yaratığı bulunması gerekirdi. Fakat Mu'tezile bunu kabul etmemektedir. Şu halde onların, günahların Allah'ın yaratığı olmadığı şeklindeki görüşlerinin bozuk, kökünden yanlış olduğu ve ilmi bir değer taşımadığı ortaya çıkmıştır.

      Tekrar hatırlatalım ki Ehl-i kitabın haset göstermesinin sebebi nübüvvet ve risaletin kendi içlerinde olmasını istemeleri yahut da peygamberin çevresinde bolluk ve refahın ortaya çıkmasını arzu etmeleriydi, ilahi beyanlarda işaret edildiği gibi: "Ona gökten bir hazine indirilmeli değil miydi?", "Şu Kur'an iki şehirden birine mensup olan büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" Ehl-i kitabın kıskançlığı bu iki sebep yüzündendi.

      Kendilerinden (ruhlarından) kaynaklanan haset, yani kendileri tarafından; yoksa Allah Teala hasedi kendilerine emretmiş değildir, haset fiilini nihai noktada Allah yarattığı için O'nun nezdindendir diye Allah'a nisbet edilemez, sadece emrettiği yahut mecbur kıldığı şeyler O'na izafe edilebilir. Görmez misin ki bütün pislikler, kötü ve murdar şeyler ve şeytanlar, bunların hepsi Allah'ın yaratma fiilinin eseri olmakla birlikte O'nun nezdindendir diye Allah Teala'ya nisbet edilemez. Söz konusu edilen haset de bunun gibidir. Şu da bilinen bir husustur ki Ehl-i kitap Allah'tan başka yaratıcı bir varlığın mevcudiyetini iddia etmiyorlardı ki ayette bu açıdan bir yadırgama yer almış bulunsun. Aksine onlar her şeyi doğrudan Allah'a nisbet ediyorlardı, ayetteki uyarı da bu anlayışlarına yönelik olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, yani Tevrat'ta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamber olduğu ve getirdiği dinin İslam'dan ibaret bulunduğu hususu kendilerine açıklanmıştır, ilahi beyanda ifade edildiği üzere: "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar."

      Yine de siz Allah'ın iradesini ortaya koyacağı güne kadar mukabelede bulunmayıp hoşgörülü davranın, bu ilahi beyanın, müminlerin Ehl-i kitap'tan gördükleri eziyetin cezasını dünyada istemelerinin yasaklanmasına yönelik olması muhtemeldir ve bu hüküm neshedilmemiştir. Şöyle de denilmiştir: Ayette Allah'ın bu konudaki emri gelinceye kadar onlarla savaşmaya engel olma men hükmü vardır. Daha sonra ayet-i kerime ile ilahi emir gelmiştir: "Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen... kimselerle savaşın." Bir de şöyle denilmiştir: Allah emrini gönderinceye kadar, yani azabını. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Şüphe yok ki Allah her şeye kadirdir, azaba tabi tutmaya, zulmettikleri kimselerin hakkını onlar namına almaya ve her şeye; bu ilahi beyan neshedilmemiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vedde (وَدَّ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-d-d" kökünden türediğini, sevmek, istemek ve temenni etmek temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin olmasını içtenlikle arzu etmek anlamına geldiğini, buradaki bağlamda Ehl-i Kitab'ın müminlerin dinden dönmesini içten içe yoğun ve yakıcı bir şekilde arzulamalarını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin basit bir istekten ziyade, muhaliflerin psikolojik yönelimlerini ve yeni inen vahye karşı duydukları derin, şiddetli hasedi yansıtan bir duygu durumunu temsil ettiğini analiz eder.

        Kesîr (كَثِيرٌ)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün bir şeyin sayısının, miktarının veya hacminin fazla olması, azın zıddı olması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette Ehl-i Kitab'ın azımsanmayacak büyük bir çoğunluğunu nitelediğini, böylece müminlere yönelik bu düşmanca arzunun istisnai veya bireysel değil, kitlesel ve genel bir tutum olduğuna işaret ettiğini kaydeder.

        Ehl (أَهْلِ)

        İbn Fâris, "e-h-l" kökünün bir kişinin ailesi, bir yere, inanca veya geleneğe mensup olanlar anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Ehl-i Kitap" tamlamasının doğrudan vahiy geleneğine sahip olan ve eski ilahi metinleri elinde bulunduran zümreyi (Yahudi ve Hıristiyanları) tanımladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin onların vahiy birikimine olan tarihsel aidiyetlerini vurguladığını, bunun da aslında hakikati bilmelerine rağmen sırf hasetlerinden dolayı yeni vahyi reddetmeleri şeklindeki teolojik çelişkilerini daha da belirginleştirdiğini analiz eder.

        Kitâb (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün dikiş dikmek, nesneleri birbirine eklemek ve harfleri bir araya getirerek yazmak temel anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yazılmış metin ve ilahi ferman anlamlarını taşıdığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının Aramice ve Süryanicedeki yazılı belge veya kutsal metin ifade eden köklerle doğrudan bağlantılı olduğunu, Arap diline dini bir terim olarak yerleştiğini savunur. Angelika Neuwirth, Kur'an'da Ehl-i Kitap bağlamında geçen bu kelimenin, kurumsallaşmış ve tarihsel bir otoriteye dönüşmüş eski vahiy birikimini temsil ettiğini belirtir.

        Yeruddûneküm (يَرُدُّونَكُم)

        İbn Fâris, "r-d-d" kökünün bir şeyi geri çevirmek, eski haline döndürmek, iade etmek ve reddetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetin bağlamında bu fiilin, Müslümanları yeni buldukları hidayetten ve iman durumundan koparıp tekrar eski hallerine, cehalete ve inkara döndürme eylemini ve arzusunu kesin bir dille ifade ettiğini kaydeder.

        Îmân (إِيمَانِكُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-m-n" kökünden türediğini, korku ve endişenin zıttı olan güven duygusu, kalbin mutmain olması ve tasdik etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin hakikati tasdik ederek sükunet bulması şeklinde açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde imanın sadece inanç esaslarını kabul etmek olmadığını, kişiyi eskisinden tamamen farklı yeni bir ontolojik duruma, ahlaki bilince ve ilahi güven alanına taşıdığını; muhaliflerin asıl yıkmak istedikleri şeyin bu yeni varoluşsal statü olduğunu detaylandırır.

        Küffâr (كُفَّارًا)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ilahi nimetlerin ve hakikatin üzerini örten, nankörlük edenleri tanımladığını, "küffâr" kelimesinin mübalağa (aşırılık) vezninde gelerek inkarında ve gerçeği örtmede son derece ileri gidenleri nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Ehl-i Kitab'ın müminleri sadece sıradan bir inançsızlığa değil, ilahi nimeti kasten ve bilinçli olarak örten aktif, isyankar ve koyu bir inkârcılığa sürüklemek istemelerini ifade ettiğini analiz eder.

        Hased (حَسَدًا)

        İbn Fâris, "h-s-d" kökünün temel olarak ağacın kabuğunu soymak ve kazımak anlamına geldiğini, buradan hareketle birinin elindeki nimetin yok olmasını istemek manasına evrildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, başkasındaki iyi halin, erdemin veya ilahi nimetin yok olmasını şiddetle arzulama durumu olarak tanımlar; ayette Ehl-i Kitab'ın müminlere duyduğu düşmanlığın meşru veya teolojik bir gerekçeye değil, tamamen bu karanlık psikolojik ve ahlaki motivasyona dayandığının altını çizer.

        Enfüs (أَنفُسِهِم)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün ruh, kan, benlik, bir şeyin zatı ve cevheri gibi anlam alanlarına sahip olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, insanın iç dünyası ve özü olarak tanımladığı bu kavramın, ayette söz konusu hasedin dışsal, nesnel veya haklı bir sebepten değil, tamamen muhaliflerin kendi iç dünyalarındaki ego, kibir, bencillik ve ruhsal karanlıktan kaynaklandığını vurguladığını analiz eder.

        Tebeyyene (تَبَيَّنَ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün iki şeyin birbirinden ayrılması, araya mesafe girmesi, açıklık ve netlik kazanması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gerçeğin hiçbir şüpheye, yoruma veya kapalılığa yer bırakmayacak şekilde apaçık ortaya çıkması şeklinde açıklar; bağlamda muhaliflerin yeni vahyi ve peygamberi bilgisizlikten veya delil yetersizliğinden dolayı değil, hakikati apaçık gördükleri halde sırf inatlarından dolayı reddettiklerini vurgular.

        Hakk (الْحَقُّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün bir şeyin sabit, sağlam ve yerli yerinde olması, değişmez gerçeklik ve zorunluluk temel anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, varlığı kesin olan, şüphe götürmeyen ilahi gerçeklik olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik merkezinde yer alan mutlak gerçeği temsil ettiğini, bu ayet özelinde ise doğrudan İslam'ın, yeni inen vahyin ve Hz. Muhammed'in peygamberliğinin sarsılmaz hakikati anlamında kullanıldığını ifade eder.

        A'fû (فَاعْفُوا)

        İbn Fâris, "a-f-v" kökünün temel olarak bir şeyin izini silmek, gidermek, rüzgarın esip ayak izlerini yok etmesi ve aynı zamanda fazlalık anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, karşılık verme veya cezalandırma imkanı varken suçun izini tamamen silmek, affetmek ve es geçmek anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamında doğrudan mutlak bir barışseverlikten ziyade, henüz Müslümanların siyasi ve toplumsal olarak tam güçlenmediği, şartların olgunlaşmadığı bir dönemde (Mekke ve erken Medine süreci) uygulanan stratejik bir sabır, ahlaki bir erteleme ve gereksiz çatışmadan uzak durma taktiği olarak işlev gördüğünü analiz eder.

        Safh (وَاصْفَحُوا)

        İbn Fâris, "s-f-h" kökünün bir şeyin yüzeyi, geniş tarafı ve yan kısmı anlamlarına geldiğini, kelimenin buradan hareketle yüz çevirmek manasını kazandığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kınamayı, ayıplamayı ve azarlamayı tamamen bırakarak konuyu kapatmak, hatalı kişiden nazikçe yüz çevirmek anlamına geldiğini; "af" kavramından daha ileri bir ahlaki aşamayı temsil ederek, muhatabın hatasını yüzüne vurmamak ve kalpten bağışlayarak gerilimi düşürmek olduğunu detaylandırır.

        Ye'tiye (يَأْتِيَ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-t-y" kökünden geldiğini, bir yere varmak, gelmek ve ulaşmak temel anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi emrin, yeni bir hükmün veya beklenen nihai sonucun zamanı, vadesi dolduğunda fiili olarak gerçekleşip insanlara ulaşmasını ifade ettiğini kaydeder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-l-h" kökünden geldiğini, ibadet ve kulluk edilen yegâne otorite anlamını taşıdığını belirtir. Arthur Jeffery, ismin etimolojik olarak Aramice veya Süryanice "Alâhâ" kelimesiyle tarihi bir bağı olduğunu kaydeder. Theodor Nöldeke, kelimenin evrensel yaratıcıyı nitelemek üzere "el-ilâh" formundan evrilerek mutlak monoteistik gücü temsil eden özel isim halini aldığını, ayette tarihi sürece ve toplumsal ilişkilere nihai yönü veren tek egemen güç olarak vurgulandığını öne sürer.

        Emr (بِأَمْرِهِ)

        İbn Fâris, "e-m-r" kökünün bir iş, durum, buyruk, ferman ve talimat anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kesin iradesi, talimatı veya hükmü olduğunu; ayetin bağlamında bu kelimenin, şartlar olgunlaştığında Ehl-i Kitab'a karşı izlenecek yeni bir ilahi stratejiye, yasal bir değişime veya ileride farz kılınacak olan cihada yönelik üstü kapalı bir işaret taşıdığını açıklar.

        Şey' (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün dilemek, irade etmek ve var olmak anlamlarına geldiğini, "şey" kelimesinin var olan, varlığı tasavvur edilebilen en genel ontolojik isim olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hakkında haber verilebilen her türlü maddi ve manevi olguyu kapsadığını; ayette Allah'ın kudretinin sınırlarının evrendeki istisnasız tüm varlık alanını kuşattığını ifade etmek için kullanıldığını kaydeder.

        Kadîr (قَدِيرٌ)

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün bir şeyin ölçüsü, miktarı ve bir şeye gücün tam olarak yetmesi, mutlak kudret sahibi olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, dilediğini dilediği ölçüde ve zamanda yapabilen, hiçbir şekilde acizliği bulunmayan mutlak güç sahibi anlamına geldiğini belirtir; ayet bağlamında Allah'ın vaadini yerine getirmeye, inananları korumaya ve zamanı geldiğinde gereken siyasi/teolojik hükmü uygulamaya tam olarak muktedir olduğunun altını çizdiğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X