وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 93. Ayet
Daralt
X
-
Hatırlayın ki sizden sağlam bir söz almış, tepenizde yükselttiğimiz Tur dağının altında, 'Verdiğimiz talimata bütün gücünüzle sarılın ve dinleyip itaat edin' demiştik. Onlar, 'Sözünü işittik fakat emrine isyan ettik' diye cevap verdiler. Küfür ve inkarları sebebiyle buzağı sevgisi kalplerine sindirilmişti. De ki: Eğer inanıyorsanız imanınız sizi ne kötü şeylere yöneltiyor!
Hatırlayın ki sizden sağlam bir söz almış, tepenizde yükselttiğimiz Tur dağının altında, "Verdiğimiz talimata bütün gücünüzle sarılın..." demiştik. Daha önce bu konuda Allah'ın izniyle tatmin edici bilgi vermiştik.
Dinleyin. İki şekilde yorumlanabilir: Ve'smeu icabet ve itaat edin. Ancak bu itaat ediş insanlar arasında kullanılabilecek bir şeydir. Aziz ve celil olan Allah'a itaat kavramını nisbet etmek caiz değildir: Allah itaat etti, denemez. Dinlemek manasına gelen sem' kavramının nisbeti ise mümkündür, Resulullah'ın, "semiallahu limen hamideh" deyişi gibi.
Onlar, "Sözünü işittik fakat emrine isyan ettik" dediler. Ne var ki emrine isyan ettik ifadesi, işittik sözlerinin hemen ardından değil, bir süre sonra gerçekleşmiş olmalıdır. Çünkü denildiğine göre İsrailoğulları bazı müeyyideler ve hükümler içerdiklerinden Tevrat'ın mesajlarını benimsemekten çekinince Allah Teala Tur dağını tepelerine yükseltmiş, üzerlerine düşürülmesinden korktukları için kabul edip "itaat ettik" demişler, dağ oradan uzaklaşıp yerine gidince de "isyan ettik" ifadesini kullanmışlardır. Bu, ayet-i kerimeye benzemektedir: "Ondan sonra sözünüzden döndünüz." Onların sözlerinden dönüş yapmaları bir süre sonra olmuştur.
Küfür ve inkarları sebebiyle buzağı sevgisi kalplerine sindirilmişti. Denildi ki uşribu yani aziz ve celil olan Allah'ı inkarları sebebiyle buzağıya tapma sevgisi kalplerine yerleştirilmişti. Bir de kendilerine buzağı sevgisi sokulmuştu (sukû'), diye de yorumlanmıştır. Nakledildiğine göre Hz. Musa buzağıyı yakıp tozunu toprağını denize atınca ona olan tutkuları sebebiyle deniz suyundan içmeye başlamışlardı. Yine denildi ki buzağı yakılıp kalıntıları denize atılınca suyu yalamaya başlamış ve bu yüzden yüzleri sararmıştı. Bir de şu yorum yapılmıştır: İsrailoğulları Tevrat'taki uygulaması çetin hükümleri görünce buzağıya tapmak Tevrat'taki şeriatlardan kolaydır, demişlerdir. Bu yorumların hepsi buzağı sevgisinin yansımaları noktasında birleşir.
De ki: "Eğer inanıyorsanız imanınız sizi ne kötü şeylere yöneltiyor!" Şöyle mana verilmiştir: Ey Muhammed, de ki buzağıya inanmanız sizi ne kötü şeye yöneltiyor: Aziz ve celil olan Allah'ı inkara. Bir de şöyle denildi: Tevrat'a imanınız sizi ne kötü şeye yöneltiyor! Çünkü siz orada vasıflarını bulduğunuz halde Muhammed'i inkar ettiniz.
Yorumu Yorumla
-
Mîsâkakum (ميثاقكم)
V-s-k kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi sağlamca bağlamak, düğümlemek ve güvenilirlik olduğunu; deveyi kaçmasın diye bağlayan o sağlam ipe de (vesâk) bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mîsâk kavramını yeminlerle ve ağır şartlarla pekiştirilmiş, bozulması haram olan kesin sözleşme olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sistematiğinde bu kavramın sıradan bir insani antlaşmadan ziyade; yaratıcı ile yaratılan arasında kurulan, insanın tüm dini ve ahlaki kimliğini inşa eden, bağlayıcılığı en yüksek düzeydeki o ontolojik "teolojik ahit" olduğunu derinlemesine tahlil eder.
Rafa'nâ (رفعنا)
R-f-a kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir nesneyi yukarı kaldırmak, yükseltmek ve alçaklığın/düşüklüğün (vaz') tam zıddı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ref eylemini fiziksel ve mekansal bir yükseltme manasına geldiği gibi, manevi bir yüceltme olarak da kullanıldığını; ayetin bağlamında devasa bir dağ kütlesinin bizzat gökyüzüne kaldırılarak İsrailoğullarının tepesinde konumlandırılmasını aktardığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu sarsıcı fiziksel eylemin sıradan bir doğa olayı veya optik illüzyon olmadığını; ilahi ahdi ciddiye almayan inatçı bir toplumu imana ve itaate zorlamak (icbar) için başvurulan dehşet verici ve mutlak bir teolojik tehdit (korkutma) mekanizması olarak sunulduğunu tahlil eder.
Et-Tûra (الطور)
T-v-r kökünden türeyen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın sınır, limit, bir şeyin ulaştığı uç nokta ve dağ olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an bağlamında herhangi bir dağı değil, doğrudan Musa'ya vahyin geldiği ve ilahi tecellinin gerçekleştiği o spesifik ve kutsal Sina dağını nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, lafzın Arapça kök yapısına uygun görünse de, "kutsal dağ" anlamındaki bu özel terminolojik kullanımını doğrudan Süryanice ve Aramicedeki "Tura" kelimesinden ödünçlediğini, Kur'an'ın bu kelimeyle Ehl-i Kitap hafızasındaki o görkemli vahiy mekanına atıf yaptığını ileri sürer.
Kuvvetin (قوة)
K-v-y kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının sağlamlık, direnç, şiddet ve zayıflığın (za'f) zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kuvvet kavramını insanın hem bedensel dayanıklılığını hem de ruhsal ve iradi kararlılığını kapsayan bir güç olarak tanımlar; ayette ilahi yasayı (Tevrat'ı) gevşeklikle değil, sarsılmaz bir azim, tavizsiz bir disiplin ve yüksek bir teolojik ciddiyetle tutmalarının emredildiğini aktarır.
Semi'nâ (سمعنا)
S-m-a kökünden türeyen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın sesi kulakla algılamak, dinlemek ve işitmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, sem eyleminin hem fiziki anlamda sesi duymayı hem de söylenen sözü aklen kavrayıp itaat etmeyi kapsadığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamındaki "işittik" ifadesinin derin bir ironi barındırdığına dikkat çekerek; onların duyma eyleminin sadece kulak zarına çarpan fiziksel bir sesten ibaret kaldığını, kalbe inmeyen, iradeyi dönüştürmeyen ve itaate dönüşmeyen bu yüzeysel algının, peşinden gelen "isyan" eylemiyle zaten baştan hükümsüz kılındığını vurgular.
Asaynâ (عصينا)
A-s-y kökünden gelen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir şeye karşı direnmek, sertleşmek ve bükülmemek olduğunu; eğilmeye ve kırılmaya karşı dirençli olduğu için dayanmaya/vurmaya yarayan sopaya (asa) da bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, isyan eylemini itaatin tam zıddı olarak, ilahi emre veya otoriteye karşı bilerek boyun eğmemek ve sınır dışına çıkmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki dünyasında isyan kavramının salt bir "kural ihlali" olmadığını; kulun mutlak yaratıcısına karşı haddini aşarak ontolojik bir bağımsızlık ilan etmesi, fıtratına aykırı bir teolojik katılığa/dirence bürünmesi şeklindeki o ağır varoluşsal suç olduğunu derinlemesine tahlil eder.
Uşribû (أشربوا)
Ş-r-b kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın suyu veya bir sıvıyı yutmak, boğazdan geçirmek ve içmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin meçhul (edilgen) kalıptaki bu kullanımının "içirildiler, emdirildiler ve doyuruldular" manasına geldiğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, burada belagat sanatlarından mecazî bir hazf (eksiltme) olduğuna dikkat çekerek; onların fiziksel bir buzağıyı içmelerinin imkansız olduğunu, asıl kastedilenin "buzağı sevgisinin" (hubbu'l-icl) onların kalplerine içirilmesi olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu metaforun gücüne vurgu yaparak; suyun bir süngere veya hücrelere nüfuz edip onu bütünüyle ele geçirmesi gibi, şirk ve putperestlik sevgisinin de İsrailoğullarının ruhlarına ve bilinçaltlarına öylesine sindiğini, adeta varlıklarının buzağı sevgisiyle yıkandığını ve fıtratlarının zehirlendiğini tahlil eder.
El-Icle (العجل)
A-c-l kökünden gelen kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın hız, ivme, acele etmek ve vaktinden önce davranmak olduğunu; sığır yavrusuna (buzağı) da büyümesindeki ve hareketlerindeki hızlılık/çabukluk sebebiyle bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin doğumunun üzerinden az bir zaman geçmiş olan küçük sığırı tanımladığını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "Altın Buzağı" (Golden Calf) hadisesini Ehl-i Kitap teolojisiyle karşılaştırmalı olarak inceler; bu objenin salt madeni bir heykel değil, İsrailoğullarının Mısır paganizminden genetiklerine taşıdıkları o görsel/somut ilah arayışının en net sembolü olduğunu ve Kur'an'ın bu hadiseyi onların kronik şirk eğilimini ifşa eden bir teolojik travma olarak kullandığını tahlil eder.
Ye'murukum (يأمركم)
E-m-r kökünden türeyen bu kelime üzerine İbn Fâris, asıl anlamın birine bir işi yaptırmak, buyurmak ve yönlendirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, emir eylemini irade sahibi birinin, otoritesi altındakine bir fiili yerine getirmesini kesin olarak dikte etmesi manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki "Eğer inanan kimselerseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor!" şeklindeki bu fiil kullanımının müthiş bir ironi ve teolojik sarsıntı barındırdığına dikkat çeker. Gerçek imanın insanı şirke, cinayete veya buzağıya tapmaya "emretmesinin" ontolojik olarak imkansızlığı üzerinden; onların "iman" diye savundukları ve böbürlendikleri şeyin aslında din kılıfına sokulmuş yozlaşmış kabilevi dogmaları ve zehirli hevaları olduğu gerçeğini doğrudan yüzlerine vurduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla