وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 91. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi 91. ayet, inkarcılık, bakara suresi, geçmiş cinayetler, kıskançlık, bakara 91, allah, nüzul, iman, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur, güven
-
Onlara, 'Allah'ın indirdiği kitaba iman edin' denildiği zaman, 'Biz sadece kendimize indirilene inanırız' diye cevap verir ve onun dışındaki vahyi inkar ederler. Halbuki o, ellerindeki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelen hak bir kitaptır. De ki: Gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın gönderdiği peygamberleri neden öldürdünüz?
Onlara, "Allah'ın indirdiği kitaba iman eden" denildiği zaman. Yani Muhammed'e (s.a.) indirilen Kur'an'a. "Biz sadece kendimize indirilene inanırız" derler. Yani Tevrat'a. Aslında onlar Tevrat'a da inanmış değillerdi, çünkü inanmış olsalardı bu imanın içinde Muhammed'e, ona indirilene, bütün nebi ve resullere ve onlara vahyedilen her şeye imanın yer alması gerekirdi. Şu sebeple ki Tevrat'ta bütün peygamberlere ve kitaplara iman emri yer almaktadır; Cenab-ı Hak "ellerindeki kitabı doğrulayan ve onunla uyum içinde bulunan" buyurmuştur. Birbirleriyle uyum içinde olduklarına göre bunlardan birine iman bütün ilahi kitaplara iman demektir.
Onun dışındaki vahyi inkar ederler. Denildi ki Tevrat'ın dışında kalan İncil ve Furkan'ı inkar ettiler. Bir bakıma Allah şöyle buyurmuştur: Tevrat'ın dışında kalanı hak olduğu halde inkar ettiler; halbuki bu iki kitap (Furkan ve İncil) kendi ellerinde bulunanla uyum içinde olup muhalif değildir. Onun dışındakini inkar ederler. Yani Musa'dan başka İsa ve Muhammed'i inkar ederler; "min veraihi" buyurmuş gibi.
De ki: "Gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın gönderdiği peygamberleri neden öldürdünüz? Derlerse ki peygamberleri biz öldürmedik, biz müminiz. Buna şöyle cevap verilir: Öldürme fiilini bizzat üstlenmediyseniz de katillerin yaptığına rıza gösterip beraberliğinizi sürdürdünüz. Şu da var ki Muhammed'i (s.a.) öldürmeye defalarca teşebbüs ettiler, bu sebeple de adam öldürme olayı kendilerine nisbet edilmiştir. Şöyle de denildi: Aziz ve celil olan Allah elçisi efendimiz Muhammed'e (s.a.) İsrailoğulları'nın nihai noktada mantıksız olan davranışlarını, azgınlıklarını ve kendisini yalanlamalarındaki inatlarını haber vermektedir. Şöyle ki Hz. Peygamber yahudileri kendisine ve Kur'an'a iman etmeye davet etmiş, onlar da, "Önceki peygamberlerin yaptıkları gibi sen de bize hissi mucizeler ve kurban getir" diyerek cevap vermişlerdir. İşte aziz ve celil olan Allah buyuruyor ki önceki peygamberler sözünü ettiğiniz mucizeleri ve kurbanı atalarınıza getirmiş fakat onlar peygamberleri öldürmüştü. Cenab-ı Hak Muhammed'e (s.a.) buyuruyor ki onlara, "Niye öldürdünüz?" diye sor; atalarınız Muhammed'den önceki peygamberleri niçin öldürmüşlerdi? Eğer, "Allah Teala gökten gelecek ateşin yakacağı bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı Tevrat'ta bize emretti" şeklindeki iddianızda samimi iseniz peygamberler bunları getirmişti. Peki, niçin onları öldürmüşlerdi? Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, İsrailoğulları, her ne kadar Hz. Muhammed'in nübüvvetinin belirgin hale gelmesi sonucu onun hak peygamber olduğunu anlamışlarsa da bu tartışma yöntemini geçmişlerinden almışlardı. Siz, sonra gelen yahudiler, öncekilere özeniyorsunuz, hatta gözlerinizle gördüğünüz gibi elinizde haklı hiçbir delil yokken aynı mucizeler size verilse bile özentinizden vazgeçemezsiniz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Kîle (قيل)
K-v-l kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir sözü dile getirmek, dilin hareket etmesiyle ortaya çıkan ses ve ifade olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin meçhul (edilgen) kalıpta kullanılmasının, hitabın kimden geldiğinden ziyade söylenen sözün (ilahi vahye iman çağrısının) mahiyetine, kesinliğine ve evrenselliğine dikkat çektiğini aktarır.
Âminû / Nu'minu (آمنوا / نؤمن)
E-m-n kökünden türeyen bu kelimelerin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın güven içinde olmak, emniyet hissetmek ve bir şeyi doğrulamak (tasdik etmek) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanı kalbin bir gerçeğe kesin bir güven duyarak onaylaması olarak tanımlar; ayetin bağlamında Yahudilerin "Biz sadece bize indirilene inanırız" şeklindeki beyanlarının, hakikati kabulden ziyade kendi etnik imtiyazlarını korumaya yönelik kabilevi bir savunma mekanizması olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iman kavramını evrensel ve mutlak bir teslimiyet eylemi olarak sunduğunu, oysa buradaki muhatapların inancı sadece kendi soylarına ve genetiklerine tahsis edilmiş yerel bir teolojik mülk (özel din) gibi algılayarak imanın evrensel ontolojisini parçaladıklarını derinlemesine tahlil eder.
Unzile (أنزل)
N-z-l kökünden gelen bu kelime üzerine İbn Fâris, asıl anlamın yüksek bir yerden aşağı inmek, konaklamak ve yerleşmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, inzal eylemini ilahi bilginin, vahyin veya nimetin yüce bir makamdan (yaratıcıdan) insanlık alemine indirilmesi ve aktarılması olarak tanımlar.
Verâehu (وراءه)
V-r-y kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyin arkası, ötesi veya gizli kalmış kısmı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, vera kavramının yerine göre hem "arka" hem de "ön/öte" manalarına gelen zıt anlamlı (ezdad) kelimelerden olduğunu belirtir; ayette Tevrat'ın "ötesinde" veya "sonrasında" gelen evrensel ilahi mesajı (Kur'an'ı) nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Yahudilerin kendi metinlerinin "ötesini" (sonradan gelen vahyi) içeriğine hiç bakmaksızın peşinen inkar etmelerinin, onların ilahi iradenin tarihe yeni bir müdahalesine karşı kendilerini nasıl körleştirdiklerini ve vahyi sadece kendi tarihsel sınırlarına hapsettiklerini gösterdiğini tahlil eder.
El-Hakku (الحق)
H-k-k kökünden gelen kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın doğruluk, kesinlik, değişmezlik ve bir şeyin olması gerektiği gibi tam merkezinde bulunması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hak kavramını gerçeğe bütünüyle mutabık olan ve inkarı mümkün olmayan sarsılmaz bilgi/gerçeklik olarak tanımlar.
Musaddikan (مصدقا)
S-d-k kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, asıl anlamın yalanın (kizb) zıddı, doğruluk, sağlamlık ve sözün öze/gerçeğe uyması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, tasdik eylemini bir bilginin, iddianın veya kişinin doğruluğunu şüpheye yer bırakmaksızın onaylamak olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın önceki kutsal metinleri (Tevrat'ı) "tasdik edici" (musaddik) olarak kendini konumlandırmasının Geç Antik Çağ dini polemiklerinde çok stratejik ve teolojik bir argüman olduğunu; yeni vahyin eskisini reddedip yıkmak için değil, onu tarihsel tahrifattan arındırarak asıl ilahi ve saf formuna kavuşturmak (onaylamak) için geldiğini tahlil eder.
Taktulûne (تقتلون)
K-t-l kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın ruhu bedenden ayırmak, hayatı sonlandırmak ve bir şeyi şiddetle ortadan kaldırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin bir insanı kasıtlı olarak öldürmek ve cana kıymak manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Öyleyse daha önce peygamberleri niye öldürüyordunuz?" şeklindeki istifham-ı inkari (kınayıcı soru) kalıbının müthiş bir teolojik deşifre olduğuna dikkat çeker; bu hamlenin, İsrailoğullarının "Biz sadece bize indirilene (Tevrat'a) inanırız" diyerek takındıkları o sahte dindarlık maskesini, bizzat kendi peygamberlerini katletmeleri şeklindeki tarihsel suçlarıyla paramparça ettiğini ve onların asıl dertlerinin iman değil, hevalarına uymak olduğunu ifşa ettiğini tahlil eder.
Enbiyâallâhi (أنبياء الله)
N-b-y kökünden türeyen bu kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın önemli ve ilahi bir haberi getiren, insanlar arasında yüksek/belirgin bir konuma sahip olan seçilmiş kişi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nebi kavramını Allah'tan aldığı ilahi mesajı insanlara aktaran yüksek mertebeli elçi olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, "Allah'ın peygamberleri" tamlamasındaki aidiyet vurgusunu (Allah'a ait olmalarını) incelerken; bu elçilere yönelik işlenen cinayetlerin kabile içi sıradan bir güç mücadelesi veya adam öldürme vakası olmadığını, doğrudan mutlak otoriteye (Tanrı'ya) karşı açılmış sistematik bir isyan savaşı (Deicide eylemi) olduğunu ve Ehl-i Kitap hafızasındaki o kronik itaat probleminin en kanlı tezahürü olduğunu tahlil eder.
Kablu (قبل)
K-b-l kökünden gelen bu kelime hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir şeye yönelmek, yüzünü dönmek, ön taraf ve sonranın (ba'd) tam zıddı olan geçmiş zaman olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kabl kelimesinin zaman veya mekan sıralamasında önde olanı, maziyi (geçmişi) nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "min kablu" (daha önce / geçmişte) vurgusunun; bu toplumun hakikate karşı sergilediği direncin sadece anlık veya yeni peygambere has bir siyasi tepki olmadığını, kendi tarihlerinde kök salmış, nesilden nesile aktarılarak adeta teolojik bir genetiğe dönüşmüş olan o kronik "hakikat düşmanlığı" geleneğini çarpıcı bir biçimde özetlediğini tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla