Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 82. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti ulâ-ike as-hâbu-lcenne(ti)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İman edip yararlı iş görenler ise cennetliktir. Onlar da orada ebediyen kalacaklardır.

      İman edip yararlı iş görenler. Bu muhtevayı daha önce açıklamıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمنوا)

        E-m-n kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın korkunun zıddı olan güven, emniyet ve bir şeyi doğrulamak/tasdik etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanı kalbin bir şeye kesin bir güven duyarak onaylaması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde imanın pasif bir inanç beyanı olmadığını; bağlam içerisinde asılsız kuruntulara ve inanç tahrifatına savrulanların aksine, ilahi hakikate kayıtsız şartsız güvenerek kendini manevi güvenceye alan o aktif, varoluşsal ve sarsılmaz teslimiyet eylemini temsil ettiğini derinlemesine tahlil eder.

        Amilû (عملوا)

        A-m-l kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir işi bilinçli, sürekli ve iradeye dayalı olarak yapmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, amel kavramını akıl ve niyet sahibi bir varlığın, kasıtlı olarak gerçekleştirdiği fiil olarak tanımlar; sıradan bir hareketten farklı olarak içinde mutlaka bir gaye barındırdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette iman ile amelin yan yana kullanılmasının teolojik boyutuna dikkat çekerek; Kur'an'ın inancı salt zihinsel veya vicdani bir kabul olarak bırakmadığını, imanın görünür hale gelmesi, sosyalleşmesi ve bireyin varoluşunu ispatlaması için pratik eyleme (amele) dökülmesinin zorunlu bir fıtri süreç olduğunu tahlil eder.

        Es-Sâlihâti (الصالحات)

        S-l-h kökünden türeyen bu kelime üzerine İbn Fâris, kökün temel anlamının fesadın (bozulmanın ve yıkımın) zıddı olduğunu, faydalı olma, düzelme ve onarma manası taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sulh ve salah kavramlarını varlıktaki bozulmayı veya eksikliği giderip onu asıl fıtratına, en mükemmel ve yararlı formuna ulaştırmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki dünyasında salihatın sadece sıradan "iyi işler" olmadığını; günahın ve inkarın insanın iç dünyasında veya evrende yarattığı ontolojik tahribatı onaran, varlık düzenini yeniden ilahi iradeye uygun hale getiren aktif bir "iyileştirme ve restorasyon" eylemi olduğunu derinlemesine tahlil eder.

        Ashâbu (أصحاب)

        S-h-b kökünden gelen kelimenin etimolojisi ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir arada bulunmak, eşlik/yoldaşlık etmek ve birbirinden ayrılmamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ashab kelimesini bir kişiye, gruba veya mekana sürekli olarak bağlı kalan, ondan kopmayan kimseler olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu mülkiyet ve aidiyet vurgusunu incelerken; inananların dünyada ürettikleri iman ve eylemler sayesinde cennet ile aralarında ontolojik bir uyum, fıtri bir aidiyet ve kopmaz bir ruhsal/mekansal yoldaşlık bağı inşa ettiklerini vurgular.

        El-Cenneti (الجنة)

        C-n-n kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve gözden saklamak olduğunu; ağaçlarının çokluğu ve sıklığı sebebiyle toprağı adeta bir yeşil örtü gibi kaplayan bahçeye/bostana bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dünyevi, yeşilliklerle kaplı bir bahçeyi ifade ettiği gibi, Kur'an bağlamında inananlar için hazırlanmış o eşsiz, ebedi mükafat ve huzur yurdunu tanımladığını aktarır. Arthur Jeffery, lafzın kökensel olarak Arapça (örtmek) fiiline dayanmakla birlikte, eskatolojik (ahiret eksenli) "ilahi mükafat yurdu" anlamındaki teolojik formunu Aramice ve Süryanicedeki "Gantha" veya İbranicedeki "Gan" (Gan Eden/Aden Bahçesi) kelimesinden aldığını, Ehl-i Kitap metinlerindeki bu ahiret inancının Kur'an tarafından da kendi sistematiğinde kullanıldığını ileri sürer.

        Hâlidûn (خالدون)

        H-l-d kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir yerde uzun süre kalmak, değişmeden devam etmek ve kalıcılık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hulûd kavramını bir durumun bozulmadan, çözülmeden ve kesintiye uğramadan varlığını sürdürmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki bu ebediyet vurgusunun sadece matematiksel bir zaman sonsuzluğu olmadığını; bağlam içerisinde asılsız, geçici ve garantili kurtuluş hayalleri kuran zihniyetlere bir cevap niteliği taşıdığını, gerçek iman ve eylemin neticesi olan ilahi mükafatın hiçbir kesintiye, bıkkınlığa veya endişeye mahal vermeyen, mutlak ve sarsılmaz bir varoluşsal dinginlik (hulûd) hali olduğunu tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X