وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 76. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ikiyüzlülük, sır, bakara suresi, bakara suresi 76. ayet, bakara 76, münafıklık, akıl, allah, rab, iman, güven
-
Münafık yahudiler iman edenlerle karşılaştıkları zaman, 'Biz de inandık' derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, 'Allah'ın size açıkladığı gerçekleri, Rabb'inizin huzurunda karşı delil olarak kullanmaları için mi onlara söylüyorsunuz, aklınızı hiç kullanmıyor musunuz?' derler.
İman edenlerle karşılaştıkları zaman. Bu ifade ile başlayan ayetin münafıklar hakkında nazil olduğunu daha önce belirtmiştik.
Birbirleriyle baş başa kaldıklarında. İki yoruma açıktır. Münafıkların bir kısmı diğerleriyle baş başa kaldığında, "Onlara şunları şunları söyler misiniz?" derler. Veya münafıklar yahudilerle baş başa kaldıklarında.
Allah'ın size açıkladığı gerçekleri onlara söyler misiniz? Denildi ki ayette geçen fetehallahu ifadesi Allah'ın anlattığı veya açıkladığı ya da hükmettiği demektir. Bir de Tevrat'ta size lütfettiği manası verilmiştir. Hepsi aynı noktada birleşir.
Rabb'inizin huzurunda karşı delil olarak kullanmaları için. Yani bu adamlara itiraf etmeniz dolayısıyla. Bu ifadede "Resulullah" kelimesinin dolaylı olarak bulunduğunu söylemek de ihtimal dahilindedir. Buna göre Allah sanki şöyle buyurmuştur: "Resulullah'ın yanında ikrar edişinizi karşı delil olarak kullanmaları için." Aynı ilahi beyanın, "Rabb'iniz hakkında fi rabbiküm karşı delil kullanmaları için" manasına gelmesi de muhtemeldir, çünkü Araplar cer harflerini birbirinin yerine kullanırlar: inde rabbiküm fi rabbiküm. Bir de Rabb'inizin huzurunda, kıyamet günü manasına gelebilir. Bu durumda, "Allah nezdinde olan, yani Allah'tan size gelen şeyi karşı delil olarak kullanmaları" şeklinde mana verilebilir. Ancak bu bağlamda birinin şöyle bir soru yöneltmesi mümkündür: "Rabb'inizin nezdinde karşı delil kullanma"yı zikretmenin ne manası var, zaten kıyamet gününde bu tür işler sadece O'nun nezdinde gerçekleşir ve yapılacak fikri tartışmalar sadece Allah'ın katında bulunan ile, yani O'nun katından gelen ile vuku bulur? Buna şöyle cevap verilebilir: Bu şekil gerçeği daha iyi ortaya çıkarır ve önceki ikrarlarını gizleme teşebbüsü başarılı olmaz. Bu sebepledir ki böyle bir itiraf kendilerince menedilmişti, yani münafık yahudiler yandaşlarını, müminlerin yanında İslam dininin gerçekliğini dile getirmek ve Tevrat'ta yer alan Resulullah'ın niteliklerini söylemekten menediyorlardı.
Aklınızı hiç kullanmıyor musunuz? Bu yaptığınızın sizin aleyhinizde olmak üzere onlar için bir kanıt teşkil ettiğini anlamıyor musunuz? Siz ki onun hak peygamber olduğunu itiraf etmekte, niteliklerini anlatmakta, fakat kendisine biat etmemektesiniz. "Onun hak olduğunu anlamıyor musunuz?" manası da ihtimal dahilindedir.
Yorumu Yorumla
-
Lekû (لقوا)
L-k-y kökünden türeyen bu kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir nesneyle veya kişiyle yüz yüze gelmek, karşılaşmak ve rastlaşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lika eylemini bir şeyi gözle görerek veya idrak ederek onunla tesadüf etmek olarak tanımlar; ayetin bağlamında, inançlarını gizleyen İsrailoğullarından bir grubun, inananlarla (Müslümanlarla) fiziksel ve sosyal ortamlarda yüz yüze geldiklerindeki o anlık ve zoraki karşılaşma durumunu ifade ettiğini aktarır.
Âmenû / Âmennâ (آمنوا / آمنا)
E-m-n kökünden gelen bu kelimeler hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının güven içinde olmak, korkudan emin olmak ve bir şeyi doğrulamak (tasdik etmek) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanı kalbin bir şeye kesin bir güven duyarak onaylaması olarak tanımlar; bağlam içerisinde "inandık" (âmennâ) söyleminin, kalpte hiçbir karşılığı olmayan, sadece sosyal bir kamuflaj ve dışlanmaktan kurtulmak için üretilmiş sahte bir sözlü tasdik olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında iman kavramının varoluşsal bir teslimiyet eylemi olduğuna dikkat çekerek; münafıkça bir tavırla "inandık" denilmesinin, imanın ontolojik derinliğini sıradan bir dudak hareketine indirgeyen ve dindarlığı bir güvenlik/kabul görme stratejisi (nifak) olarak kullanan o hastalıklı ahlaki tutumu simgelediğini derinlemesine tahlil eder.
Kâlû (قالوا)
K-v-l kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir sözü dile getirmek, dilin hareket etmesiyle ortaya çıkan ses ve ifade olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir inancı veya kanaati sözlü olarak beyan etmeyi anlattığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette iki kez tekrarlanan "kâlû" (dediler) eyleminin, muhatapların ikiyüzlülüğünü dramatik bir şekilde resmettiğini; birinci söylemin müminlere karşı riyakarca bir yalan, ikinci söylemin ise kendi aralarındaki toplantılarda birbirlerine yönelttikleri nobran ve gizli gerçeğin ifşası olarak, sözün (kavl) hakikati gizlemek için bir silah gibi kullanıldığını tahlil eder.
Halâ (خلا)
H-l-v kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir yerin boşalması, tenhalaşması ve kimsenin kalmaması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, halvet kavramını insanın diğerlerinden ayrılarak tek başına kalması veya sadece kendi zihniyetindeki insanlarla baş başa kalıp gizli bir alana çekilmesi olarak tanımlar; ayetin bağlamında riyakar grubun, müminlerin bakışlarından uzaklaşıp asıl niyetlerini rahatça dökebilecekleri o tecrit edilmiş, kapalı kapılar ardındaki mahrem toplantılarına (halvet) çekilmelerini aktarır.
Ba'duhum (بعضهم)
B-a-d kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyin bütününe karşılık onun bir parçası veya bir kısmı olması durumu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ba'd kavramını küllün (bütünün) zıddı olarak tanımlar; bağlam içerisinde toplumun tamamını değil, o toplum içindeki belirli bir ideolojik hizbi, gizli ajandaları olan ve kendi içlerinde birbirlerini hesaba çeken o ayrılıkçı/nifak odaklı alt grubu (parçayı) ifade ettiğini vurgular.
Tuhaddisûnehum (تحدثونهم)
H-d-s kökünden gelen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın daha önce olmayan bir şeyin ortaya çıkması, yeni olması ve bir haberi/sözü aktarmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tahdis eylemini yeni bir bilgi vermek, konuşmak ve haberi nakletmek olarak tanımlar; ayette kendi içlerinden bazılarının Müslümanlara kendi kutsal metinlerinden (Tevrat'tan) Muhammed'in peygamberliğine dair bilgileri safça sızdırmalarına yönelik duyulan o büyük öfkeyi ve "sırrı ifşa etme" suçlamasını aktarır.
Feteha (فتح)
F-t-h kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının kapalı olan bir şeyi açmak, engeli kaldırmak ve hüküm vermek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, feth eyleminin hem kapı gibi maddi nesnelerin açılması hem de gözün veya zihnin ilahi bir bilgiye (vahye) açılması manasına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin kullanımındaki teolojik arka plana dikkat çekerek; Yahudi din adamlarının Allah'ın kendilerine Tevrat'ta "açtığı/verdiği" o özel, mahrem ve kutsal bilgiyi, karşı tarafa (Müslümanlara) kaptırılmaması gereken stratejik bir teolojik mülkiyet olarak algıladıklarını ve vahyi bir hakikat rehberi olarak değil, siyasi bir koz olarak gördüklerini tahlil eder.
Liyuhâccûkum (ليحاجوكم)
H-c-c kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir şeye yönelmek, kastetmek ve birini delille/kanıtla alt etmek, mağlup etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, muhacce kavramını tarafların birbirlerine karşı kesin delil (huccet) getirerek yaptıkları çekişmeli tartışma olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin mufaale (karşılıklılık/çatışma) babında kullanılmasının son derece sarsıcı bir teolojik zihniyeti ifşa ettiğini vurgular; zira onlar, dini bilgiyi Müslümanlarla paylaşmayı, Allah'ın huzurunda kurulacak eskatolojik (uhrevi) bir mahkemede "kendi aleyhlerine kullanılacak hukuki bir delili karşı tarafa kendi elleriyle vermek" şeklinde paranoyakça bir dille ifade etmişlerdir.
Rabbikum (ربكم)
R-b-b kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi ıslah etmek, gözetmek, yetiştirmek ve malik olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rab kavramının bir nesneyi başlangıç halinden alıp kademe kademe olgunluğa ulaştıran yaratıcı manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik ağında Rab isminin salt bir besleyicilik değil, aynı zamanda mutlak bir egemenlik ve nihai yargıçlık makamı olduğunu; bağlam içerisinde "Rabbinizin huzurunda" ifadesinin, ilahi mahkemeyi adeta tarafların birbirine karşı koz ve delil kullandığı dünyevi bir münazara salonu (polemik arenası) gibi tasavvur eden o sığ ve antropomorfik (insan biçimci) teolojinin bir yansıması olduğunu derinlemesine tahlil eder.
Ta'kılûn (تعقلون)
A-k-l kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi bağlamak, tutmak ve engellemek olduğunu (deveyi bağlayan ikal gibi), aklın da insanı yanlıştan alıkoyduğu için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, akıl kavramını hakikati idrak edip doğru bilgiyi muhafaza etmek olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki dünyasında aklın, gerçeği bularak kişiyi iman ve erdeme yönelten bir otokontrol mekanizması olduğuna dikkat çeker; ancak ayetin sonundaki "Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?" şeklindeki bu iç sorgulamanın ilahi bir öğüt değil, bizzat riyakar liderlerin kendi yandaşlarına yönelttikleri ironik bir fırça olduğunu, aklı "hakikati bulma aracı" olarak değil, "sır tutma, çıkarları koruma ve kurnazlık yapma aracı" olarak konumlandıran o yozlaşmış epistemolojiyi çarpıcı bir biçimde tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla