Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 75. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 75. Ayet

    اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efetetme’ûne en yu/minû lekum vekad kâne ferîkun minhum yesme’ûne kelâma(A)llâhi śümme yuharrifûnehu min ba’di mâ ‘akalûhu vehum ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onların siz müminlere inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki kendilerinden bir grup Allah'ın kelamını işitip akılları aldıktan sonra bile bile onu tahrif ediyordu.

      Onların siz müminlere inanacaklarını mı sanıyorsunuz? Denildi ki ayet umuma hitap eder gibi görünüyorsa da kastedilen husus olup o da Resulullah'tır (s.a.). Tefsir ehlinin çoğu bu kanaattedir. Bir de şöyle denildi: Umuma hitap şeklini taşıyan bu ayetin hedefi Hz. Peygamber ve ashabından oluşmak üzere yine umumdur. Ayet, söz konusu ettiği kimselerin iman edeceğine ümit bağlanılmamasını talep etme konumunda olup sanki Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Onların imanına ümit bağlamayın, tıpkı ayetlerdeki üslupta olduğu gibi: "Resulüm! Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, ateşin içinde bulunan kişiyi sen mi kurtaracaksın!", yani kurtaramazsın; "Sağırlara sen mi işittireceksin!", yani işittiremezsin.

      Halbuki onlardan bir grup Allah'ın kelamını işittikten sonra tahrif ediyordu. Birinin şöyle bir soru yöneltmesi mümkündür: Resulullah'tan önceki dönemlerde bulunup da Allah'ın kelamını işittikten sonra tahrif eden zümre olayında Asr-ı saadet'teki bazı kimselerin imanından ümit kesmeyi gerektirecek ne vardı?

      Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, soruyu iki şekilde cevaplandırmak mümkündür. Birincisi Asr-ı saadet'teki insanlar gerçekleri başkalarına bakarak benimseyen (ashab-ı taklid) kimselerdi, nitekim, "Atalarımızı belli bir dini benimsemiş bulduk, biz de onların yoluna uymaktayız" mealindeki ilahi beyan buna işaret etmektedir. Aziz ve celil olan Allah şunu haber vermektedir ki Resulullah dönemindeki bazı muhataplar hayret veren mucizeler görseler de hiçbir zaman inanmazlar, çünkü onlar taklitçi olup kesin delil ve mucizelere ilgi göstermezler. İkincisi, bu gibiler Allah elçisi Musa aleyhisselam döneminde birçok ayeti müşahede ettikleri ve hayret verici olaylarla karşılaştıkları halde Hz. Musa imanlarına ümit bağlamamıştır. Siz onların devamı sayılan berikilerin imanını nasıl umabilirsiniz?

      Yukarıdaki soruya farklı iki cevap daha vermek mümkündür. Birincisi, Allah Teala sanki şöyle buyurmuştur: Ey Muhammed! Onların imanına ümit bağlama, çünkü onlar Allah'ın ilminde, zikrettiği kimseler gibidir. İkincisi, eskiler bunlardan daha hayırlı ve hakka daha saygılıydı. Bununla birlikte, ikna edici deliller ve iman etmeyi gerektirici kanıtlara muhatap oldukları halde inanmamışlardır. Şu halde berikilerin imanına nasıl ümit beklersin?

      Akılları erdikten sonra onu bile bile tahrif ediyorlardı, (Tevrat'ın) Allah'tan geldiğini, Musa'nın Allah elçisi ve hak peygamber olduğunu bildikleri halde.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tatma'ûne (تطمعون)

        T-m-a kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyi şiddetle arzu etmek, ummak ve hırslanmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tama' kavramını nefsin çok arzu ettiği bir şeye doğru şiddetle meyil göstermesi olarak tanımlar; bağlam içerisinde Müslümanların, İsrailoğullarının iman etmesine dair içlerinde besledikleri saf ve derin ümidi ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Efetatma'ûne" (Hâlâ umuyor musunuz?) şeklindeki istifham (soru) edatıyla başlayan hitabın, Müslümanların iyi niyetli beklentilerine karşı bir teolojik hayal kırıklığını ve sosyo-psikolojik uyarıyı barındırdığına dikkat çeker; tarihsel olarak böylesine köklü bir inat ve isyan geleneğinden gelen bir kitlenin bir anda teslim olmasını beklemenin rasyonel olmadığını tahlil eder.

        Yu'minû (يؤمنوا)

        E-m-n kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın güven içinde olmak, emniyet hissetmek ve bir şeyi doğrulamak (tasdik etmek) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanı kalbin bir şeyi kesin bir güvenle tasdik etmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında iman kavramının salt zihinsel veya sözlü bir onaylamadan ziyade; insanın ilahi vahye, elçiye ve mutlak yaratıcıya karşı duyduğu derin bir güven, varoluşsal teslimiyet eylemi olduğunu, burada da Müslümanların kendi sundukları tebliğe karşı böylesi içten bir güven ve bağlanma beklediklerini derinlemesine tahlil eder.

        Ferîkun (فريق)

        F-r-k kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının iki şeyi birbirinden ayırmak, aralarını açmak ve farklılaştırmak olduğunu; fırka ve ferik kelimelerinin bütünden ayrılmış, kendine has bir yönü olan grupları nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kendisini diğerlerinden ayıran belirgin özelliklere sahip insan topluluğunu ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın burada toptancı ve genellemeci bir suçlamadan kasıtlı olarak kaçındığını; tüm İsrailoğullarını değil, içlerinden teolojik tahrifatı meslek edinmiş, metinlere vakıf olan belirli bir yönetici veya din adamı zümresini (ferik) hedef aldığını, bunun da ilahi adaletin hassas bir yansıması olduğunu vurgular.

        Yesme'ûne (يسمعون)

        S-m-a kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın sesi kulakla algılamak, dinlemek ve işitmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sem' eyleminin hem fiziki anlamda sesi duymayı hem de kulak verilen şeyi aklen kavramayı, kabullenmeyi ifade ettiğini aktarır; ayetin bağlamında bu grubun ilahi hitaba doğrudan ve birinci elden muhatap olmalarını, bilgisizlik mazeretlerinin bulunmadığını vurgular.

        Kelâme (كلام)

        K-l-m kökünden türeyen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyde etki veya iz bırakmak olduğunu, fiziksel yaraya "kelm" denildiği gibi, sese ve anlama bürünerek dinleyicinin zihninde, ruhunda iz bırakan hitaba da bu yüzden kelam denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelamı harf ve seslerle ifade edilen, akla hitap eden söz olarak tanımlar; "Kelamullah" (Allah'ın kelamı) ifadesinin Allah'ın peygamberlerine indirdiği ve mucizevi nitelik taşıyan vahyi (burada Tevrat'ı) kastettiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, "Allah'ın kelamı" ifadesinin Kur'an'daki kullanımını incelerken, bunun Geç Antik Çağ Ehl-i Kitap teolojisindeki "Logos" (İlahi Söz) veya Sina'da vahyedilen Tora/Yasa kavramlarıyla doğrudan bir metinlerarası diyalog kurduğunu ve ilahi kelamın bozulmaz kutsiyetine atıf yaptığını tahlil eder.

        Yuharrifûnehû (يحرفونه)

        H-r-f kökünden gelen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyin ucu, kenarı, sınırı ve kıyısı olduğunu belirtir. Tahrif eylemini, bir sözü veya nesneyi asıl merkezinden, doğru yönünden çıkarıp kenara saptırmak, eğmek olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, tahrifi sözü ihtimalli olduğu iki uçtan (taraftan) birine, asıl maksadın dışındaki yalan/yanlış bir anlama bilerek çekmek olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "tahrif" suçlamasını yöneltirken dayandığı terminolojiyi inceler; bu kavramın Geç Antik Çağ polemik teolojisiyle örtüştüğünü, fiziksel metin bozmadan ziyade (o ihtimal de bulunmakla birlikte) çoğunlukla sözlü yorumlama hilelerini, anlamı saptırmayı ve kutsal metni bağlamından kopararak tahrif etme şeklindeki hermeneutik manipülasyonu ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökündeki "uca/kenara çekmek" vurgusundan hareketle; buradaki eylemin ayetlerin lafızlarını silmekten çok, kelime oyunları, keyfi tevil ve tefsir yoluyla ilahi maksadı saptırmak, metin üzerinden dini/siyasi bir mühendislik yapmak şeklinde teolojik bir ihanet olarak okunması gerektiğini tahlil eder.

        Akalûhu (عقلوه)

        A-k-l kökünden türeyen bu kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi bağlamak, tutmak ve engellemek olduğunu (deveyi bağlayan ipe ikal denmesi gibi) ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, akletme eylemini, hakikati kavramak, kavranan doğru bilgiyi zihinde sabitlemek ve dağılmasına engel olmak olarak tanımlar; ayetin bağlamında bu din adamı sınıfının ilahi mesajın anlamını, maksadını ve gerçeğini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde kesin olarak idrak ettiklerini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında bu kelimenin kullanımının tahrif eyleminin vehametini zirveye taşıdığına dikkat çeker; zira ortada bir cehalet veya yanlış anlama yoktur; tam tersine gerçeği bütün çıplaklığıyla, entelektüel ve teolojik bir yetkinlikle idrak ettikten (aklettikten) sonra, sırf dünyevi çıkarlar için hakikati çarpıtmanın, varoluşsal ve affedilemez bir ahlaki çöküş olduğunu derinlemesine tahlil eder.

        Ya'lemûn (يعلمون)

        A-l-m kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyin özünü kavramak, kesin alamet, nişan ve idrak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını cehaletin zıddı olarak gerçeği tam ve olduğu şekliyle bilmek olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda "onlar bilip dururken" şeklindeki ifadenin şimdiki/geniş zaman kipiyle (muzari) kullanılmasının çok kritik olduğunu; zira bu kutsal metin saptırma işleminin geçmişte kalmış anlık bir hata olmadığını, sürekli tekrarlanan, sistematik hale gelmiş ve "taammüden" (bilerek, kasten) işlenen aktif bir teolojik cürüm olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X