وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
Namazı düzenli olarak kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber siz de rükû edin.
Namazı düzenli olarak kılın, zekâtı verin. Bu farklı şekillerde yorumlanmaya müsaittir. Bir anlayışa göre buradaki namaz kılma ve zekât verme emri İslam'da bilinen ve daima edası istenen şekliyle namazın ve zekâtın kabul edilmesidir. Nitekim, "[Müşrikler] İslam'a dönüş yapıp namaz kılar ve zekât verirlerse kendilerini serbest bırakın." mealindeki ayet-i kerime namaz ve zekât ibadetlerinin hemen yerine getirilmesini değil, onları benimseyip gönülden bağlanılması manasına gelir.
Ayetin yer alan namaz kılma ve zekât verme buyruğu İsrailoğulları'nın, namazlarının gerçek manada namaz, zekâtlarının da gerçek manada zekât olması anlamına da gelebilir. Sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Öyle bir hal içinde bulunun ki namazınız ve zekâtınız gerçek anlamıyla tahakkuk etmiş olsun. Çünkü ayet İsrailoğulları hakkında nazil olmuştu; onlar kitap ehli olup namaz kılar, zekât ve sadaka verirlerdi. Ancak onların namaz ve zekâtları imanla birlikte bulunmadığından Allah'a yönelik değildi. Ayet-i kerimede namazlarının gerçek manasında namaz olabilmesi için iman etmeleri emredilmiştir.
Namazın kılınması ve zekâtın verilmesinin emredilişi, bu ibadetlerin sebep ve şartlarına uygun bir şekilde meydana getirilmesi anlamına da gelebilir. Mesela namaz için gerekli temizliği yapmak (taharet), avret yerlerini örtmek ve Allah rızası için kılmak gibi. Ayet-i kerimeden maksat bu ise emir müminler için söz konusudur. Bir de namaz ve zekât emrinin onlardaki deruni sebeplere yönelik bulunması da muhtemeldir. Bu sebepler Allah'a boyun eğiş, itaat ve övgü unsurlarıyla gerçekleşir. Bu ise bütün müminlerin görevidir. Her bir müminin Rabb'ine boyun eğmesi, itaat etmesi ve buyruklarına karşı çıkmaması kaçınılmaz bir zarurettir. Zekât da buna benzemektedir, şöyle ki herkesin iç alemini bütün kirlerden temizlemesi, kendisine zarar verecek her türlü unsurdan koruması gereklidir. Bu husus dini yönden her müslümana farz kılınmıştır.
Ve rükû edenlerle beraber siz de rükû edin. Bu ilahi beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki yahudiler namaz kıldıkları halde rükua gitmiyorlardı; bu ilahi beyanla Allah rızası için namaz kılmaları ve müslümanlara benzer şekilde rükua varmaları emredilmiştir. Şöyle de denilmiştir: İsrailoğulları tek başına ve Allah rızasını gözetmeyerek namaz kılıyorlardı; bu ayette Hz. Peygamber ve ashabı ile birlikte cemaatle kılmaları emredilmiştir. Sonuç olarak bu beyanda cemaate katılmalarının buyruğu yer almaktadır. Bir de şöyle denilmiştir: Rükû edenlerle beraber rükû edin, namaz kılanlardan, yani müslümanlardan olun, dini inanç ve mezhep hususunda onlara muhalefet etmeyin.
Yorum
-
Ekîmû (أَقِيمُوا)
İbn Fâris, k-v-m kökünün bir şeyin doğruluğu, ayakta durması, sürekliliği ve bir işin hakkıyla yerine getirilmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikâme" fiilinin bir şeyi eğriliğini gidererek düzeltmek, onu en mükemmel formunda ayakta tutmak ve devamlılığını sağlamak olduğunu; namazın "ikame" edilmesinin, onun sadece şeklen yerine getirilmesi değil, rükünlerine, şartlarına ve manevi derinliğine riayet edilerek kılınması anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın dini terminolojisinde bir ibadeti kurumsallaştırmak, onu bireysel bir eylemden çıkarıp toplumsal bir şiar ve sarsılmaz bir disiplin haline getirmek olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu emrin İsrailoğulları'na yönelik olduğunu ve onlardan kendi geleneklerinde de var olan ancak ihmal ettikleri namazın o özgün ve ihlaslı yapısına geri dönmelerinin istendiğini vurgular.
Es-Salâte (الصَّلَاةَ)
İbn Fâris, s-l-v kökünün temelinde bir şeye yönelmek, ona bağlanmak ve ateşte ısıtılarak yumuşatılan bir ağaç dalının düzeltilmesi gibi insanın da manevi bir disiplinle terbiye edilmesi anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "salât" kelimesinin Allah'tan kuluna bir rahmet, kuldan Allah'a bir yakarış ve dua olduğunu, terim olarak ise belirli rükünleri olan özel bir ibadeti ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin Aramice ve Süryanice'deki "slôthâ" (dua/ibadet) kelimesine dayandığını, İslam öncesi dönemde de dini çevrelerde bu kavramın kullanıldığını dilbilimsel kanıtlarla inceler. Christoph Luxenberg, Süryani-Arami okumaları çerçevesinde bu terimin doğrudan litürjik bir dua ve yakarış geleneğiyle bağlantılı olduğunu savunur. Toshihiko Izutsu, namazın Kur'an'ın anlambiliminde mümin ile Allah arasındaki dikey iletişimi temsil eden merkezi bir kavram olduğunu ve tüm hayatın merkezine bu ilahi irtibatın yerleştirilmesi gerektiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, salât kavramının İsrailoğulları'na hatırlatılmasının, dinin ritüel boyutunun ahlaki özle ayrılmaz bir bütün olduğunu ve bu bağı yeniden kurmaları gerektiğini ifade eder.
Âtû (آتُوا)
İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, getirmek, bir şeyi birine vermek ve kolaylıkla ulaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" fiilinin bir nimeti veya hakkı hak edene gönüllü olarak, cömertçe sunmak olduğunu; burada zekatın bir angarya değil, ilahi bir lütuf ve sosyal bir sorumluluk olarak "verilmesi" gerektiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipinin pasif bir bekleyişi değil, hak sahibine ulaşmayı ve adaleti tesis etmeye yönelik aktif bir eylemi temsil ettiğini vurgular.
Ez-Zekâte (الزَّكَاةَ)
İbn Fâris, z-k-v kökünün artmak, çoğalmak, bereketlenmek ve arınmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zekat" kavramının hem malın maddi kirlerden arındırılması hem de insanın nefsinin cimrilikten temizlenerek manevi bir büyüme (nemâ) kaydetmesi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "zâkhûthâ" (arınma/haklılık/zafer) ve İbranice "zekût" kavramlarıyla olan dilsel ve teolojik paralelliklerine dikkat çekerek, bunun Sami dillerindeki ortak bir dindarlık terimi olduğunu inceler. Toshihiko Izutsu, zekatın Kur'an'ın sosyal ahlak sisteminde malın kutsallığını ve onun üzerindeki yoksul haklarını tescilleyen, bireyin toplumla olan bağını ilahi rıza üzerinden kuran bir "arınma aracı" olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İsrailoğulları'na yönelik bu uyarının, onların mal hırslarına ve dünyaya olan aşırı düşkünlüklerine karşı ahlaki bir arınma (zekat) çağrısı olduğunu vurgular.
İrke'û (ارْكَعُوا)
İbn Fâris, r-k-a kökünün eğilmek, boyun bükmek ve tevazu göstermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rükû" kavramının namazdaki belirli bir fiziki duruşu ifade etmekle birlikte, asıl ruhunun Allah'ın azameti karşısında kibrin terk edilmesi ve mutlak bir alçakgönüllülükle boyun eğilmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, rükû eyleminin İslam'ın dışa dönük ibadet biçiminde bedenin ruha eşlik etmesi olduğunu, insanın yaratıcısı karşısındaki fiziksel teslimiyetinin içsel sadakati pekiştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emrin Yahudi ibadet geleneğinde de var olan rükû eylemine atıf yaptığını, ancak bunun şekilsel bir gösterişten kurtarılıp samimi bir itaate dönüştürülmesi gerektiğini ifade eder.
Er-Râki'în (الرَّاكِعِينَ)
İbn Fâris, r-k-a kökünden türeyen bu ism-i fail çoğul yapısının, rükû edenleri temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "râki'în" ifadesinin burada sadece bireysel olarak eğilenleri değil, aynı inanç ve amaç etrafında toplanmış olan bir cemaati, topluca Allah'a boyun eğen müminler topluluğunu simgelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "rükû edenlerle beraber" vurgusunun, İslam'ın cemaatleşme ve sosyal bütünleşme vizyonuna işaret ettiğini; İsrailoğulları'ndan beklenen tutumun kendi yalıtılmış dünyalarından çıkarak, hakikate teslim olmuş olan yeni ümmetle (müslümanlarla) beraber saf tutmaları ve kolektif bir ibadet bilincine katılmaları olduğunu vurgular.
Yorum
Yorum