وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
Sonra biz meleklere, 'Adem'e secde edin' dedik. İblis dışında herkes secde etti. O ise diretti, büyüklük tasladı ve böylece kafirlerden oldu.
İbn Cüreyc'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Meleklerin Ademe secdesi işaret yoluyla gerçekleşmiştir; kimseye yüzünü yere koymak suretiyle secde etmek meşru değildir. İbn Abbas'ın da (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Meleklerin secdesi ibadet secdesi değil selamlama secdesi idi. Katade ise şöyle demiştir: itaat Allah'a, secde ise hürmet konumunda Adem'e yönelik olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İblis Melek mi Cin mi?
İblis hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun meleklerden olduğu, diğerleri ise olmadığı görüşünü belirtmiştir. Sonuncu kanaat Hasan-ı Basri ve Ebu Bekir el-Esamm'a ait olup fikirlerini birkaç şekilde ispat etmeye çalışmışlardır. Birincisi aziz ve celil olan Allah'ın, "Onlar kendilerine emredilenler hususunda Allah'a asi olmazlar" mealindeki beyanı ile meleklerin itaatkar olduklarını zikretmesidir. Cenab-ı Hak aynı konuda şöyle de buyurmuştur: "Melekler O'ndan önce konuşmazlar ve emrine göre hareket ederler", "O'na ibadet etme hususunda ne kibre kapılırlar ne de yorulurlar". Yüce Allah bu beyanlarında melekleri kendisine olan itaatleri ve emirlerini yerine getirmeleriyle nitelemiştir. Şayet Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytan onlardan olsaydı kendileriyle birlikte itaat ederdi. İkincisi şu ilahi beyandır: "Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın''; halbuki melekler nurdan yaratılmıştır. Üçüncüsü, "O cinlerden idi" mealindeki ayettir. Cenab-ı Hak burada "meleklerdendi" dememiştir. işte bu ayetler iblis'in meleklerden olmadığını göstermektedir. Sözü edilen görüşü benimseyen Hasan-ı Basri "iblis dışında herkes secde etti" mealindeki ilahi beyan için şöyle demektedir: İstisna edilenin kendisinden istisna edilen şey (müstesna minh) türünden olmaması mümkündür, "Kıifeliler şu eve girdi ancak Medine halkından biri müstesna" örneğinde olduğu gibi, bu husus dil açısından imkan dahilinde bulunmaktadır. Ayette yer alan istisna ile secde emrinin orada bulunanların hepsine yönelik olduğuna istidlal edilebilir. Yani hem İblis'e hem meleklere secde emri verilmiştir. "Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin" mealindeki ayette olduğu gibi, bu ilahi beyandan hac menasiki içinde yer alan Arafat'ta vakfeden sonra Müzdelife'ye gitme (ifaza) emrinin bütün insanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır. İblis'le ilgili mesele de bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allalitır.
İblis'in meleklerden olduğu görüşünü benimseyenler ise şu izahı yapmaktadır: Gerek Kur'anöa gerekse önceki semavi kitaplarda birçok defa tekrar edilen kıssalarda İblis'in meleklerden olmadığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Kur'anöa yer alan muhtelif ayetlerde de onun meleklerden olmadığını kanıtlayan bir beyan mevcut değildir. "Onlar (melekler) emrettiği hususlarda Allah'a asi olmazlar ve kendilerine verilen talimatı yerine getirirler" mealindeki ayet de bunun için bir delil teşkil eder. İlke olarak meleklerden isyan ve Allah'a karşı çıkış hususu düşünülemeyecek olsaydı O'na itaatkar olup boyun eğişlerinin övgüye vesile edinilmesinin bir anlamı kalmazdı. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, "Meleklerden biri, 'Ben de O'ndan başka bir tanrıyım' diyecek olursa onu cehennemle cezalandırırız" buyurmaktadır. Bir de biz meleklerin çeşitli yollarla imtihana tabi tutulduğunu zikretmiştik. Bir konuda imtihan edilen herkesin o noktada aykırı bir yol tutması mümkündür. "O, cinlerden idi (kane mine'l-cinni)" (كان من الجن) beyanına gelince, buradaki "kane" (كان) lafzı "sonraları cinlerden oldu, sare" (صار) manasına gelebilir. Şöyle de denilmiştir: Allah ayetteki cin kelimesinden melekleri kastetmiştir, melekler duyu ötesinde bulunduğundan cin diye isimlendirilmiştir, "Siz annelerinizin karnında gözlerden uzak (ecinne) (اجنة) durumunda iken" beyanında olduğu gibi. Hasan-ı Basri'nin melekler nurdan, İblis ise ateşten yaratılmıştır, biçimindeki sözüne gelince, aslında buradaki maric (مارج) ile nar (نار) aynı şeydir. Çünkü aziz ve celil olan Allah cinleri cann (جان) öz ateşten yarattığını haber vermiştir. Bir görüşe göre maric (مارج) ateşin alevi demektir. Şunu da söylemek gerekir ki gerek Kur'anöa gerek hadiste meleklerin başka bir şeyden değil de nurdan yaratıldığına dair herhangi bir beyan bulunmamaktadır.
İblis'in Allah'a karşı isyankar ve nankör davranmasının sebepleri hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Denildi ki bunun sebebi İblis üst konumda bulunan birinin aşağı tabakada bulunana secde etmesini hikmete uygun görmemiştir. Yine denildi ki İblis, Allah'ın verdiği secde emrini yerinde bulmamış, onu adalet ile bağdaşmayan bir zulüm olarak değerlendirmiş ve bu sebeple karşı çıkmıştır. Bir görüşe göre kibirlendiğinden boyun eğmek istememiş ve bu yolla emre muhalefet etmiştir. Yahut insanları yoldan çıkarmayı düşündüğünden karşı çıkmıştır. Diğer bir telakki ise şöyledir: Kendini Adem'den üstün görerek kibirlenmiş, bunu da, "Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın'' demek suretiyle dile getirmiş ve itaat etmemiştir.
Ve böylece kafirlerden oldu. Yani sonradan oldu. Şu ayet-i kerimelerde olduğu gibi: "Geçmişteki uygulamalar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla siz evlenmeyin; artık bu iğrenç bir davranış halini aldı", "••• sonradan o (Bel'am b. Baıira) azgınlardan oldu". Bu ayetlerdeki "kane" (كان), "sare" (صار) anlamındadır. Bir de şöyle denilmiştir: İblis'in küfür yolunu tutacağı Allah'ın ezeli ilminde yer almıştı.
Adem kıssasında Hz. Peygamber' in (s.a.) nübüvvetinin ispatı vardır, çünkü Resıilullah kıssayı Kur'an dışındaki semavi kitaplarda olduğu gibi anlatmıştır. Halbuki onun semavi din mensuplarına gidip geldiği yahut da onların dillerini bildiği sabit değildir. Buna rağmen Resıil-i Ekrem, bilenlerden hiçbirinin karşı fıkir beyan edemeyeceği şekilde konuyu haber vermiştir. Bundan amaçlanan hedeflerden biri Hz. Muhammed'in bu hususu Allah'tan aldığı vahiy yoluyla bilmiş olmasıdır.
Yine Adem kıssasında beşerin atası olan Hz. Adem'in (meleklerden) üstün olduğunun işareti vardır, çünkü Allah varlıkların aslına dair bilgi alma konusunda meleklerini Adem'e muhtaç kılmıştır. Bu bilgi ise her iyiliğin kendisine bağlı olduğu ve tabiattaki nesnelerin ancak bu sayede elverişli ve faydalı hale gelebildiği esas ilimdir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Aynı ayet meleklerin ilahi imtihana tabi tutuluşuna iki şekilde ışık tutmaktadır. Birincisi hayra vesile olacak en değerli şeyin ilmini öğrenmiş olmalarıdır. Çünkü hazan öğrenme zahmetine katlanmadan kişiye bir şeyin bilgisi ilham edilebilir. Buna rağmen melekler bu bilgiyi tahsil etmekle emrolunmuşlardır, üstelik bir nevi tehdit anlamına gelen "haydi bana haber verin" üslubunu taşıyan bir emirle; aslında imtihan konumunda bulunmayan bir hitapta böyle bir üslubun kullanılması söz konusu değildir. Biz daha önce meleklerin imtihan edilme konumunda bulunduğunun delilini zikretmiştik. İkincisi Cenab-ı Hakk'ın meleklere secde etmelerini emretmesidir, öyle ki secde buyruğunu yerine getirmeyen İblis kafir olmuştur. Burada ayrıca Adem aleyhisselamın üstünlüğünün (tafdil) delili bulunmaktadır. Çünkü kendisi, Allanın yaratıklarının en hayırlısı olan meleklerin O'na ibadet etmelerine vesile kılınmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Secdenin Mahiyeti
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetten secdenin kendi başına bir ibadet olmadığı sonucu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü yaratıklardan birine secde edilmesi caiz olduğu halde -nitekim biz meleklere, "Adem'e secde edin'' mealindeki ayetle Adem'e secde edilmesi emredilmiştir- Adem'e [ve dolayısıyla herhangi birine] ibadet emrinin verilmesi caiz değildir. ''.Allah" kelimesi ibadet edilen varlığın (mabud) adıdır, eğer herhangi birine secde etmek mümkün olsaydı Allah'tan başka varlıkların ilah (mabud) olmaları gerekirdi. Bunun delili Araplar'ın tapındıkları her şeye ilah demeleridir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Meleklerin Adem'e secde edişi boyun eğmek manasına gelebilir, "Göklerde ve yerde olan herkes O'na secde eder", "Yıldızlar ve ağaçlar secde ederler" mealindeki ilahi beyanlarda olduğu gibi. Şayet secdeden kastedilen boyun eğiş ve yüceltme ise iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi Allah Teala, meleklere, kendisine has kıldığı bazı ilimlere vakıf olmakla üstün kıldığı Adem'e boyun eğmeyi ve tazimde bulunmayı emretmiştir. Aslında başkasına muhtaç olup kurtuluşunun çaresi onun elinde bulunan yahut da üstünlük ve faziletini idrak ettiği herkese yakışan şey tazimde bulunması, yüceltmesi ve ona boyun eğmesidir. İkincisi Cenab-ı Hak melekleri, itaatin statüsünü ortaya koyacak bir şekilde imtihana tabi tutmuştur. Zira konumu ve değeri yüksek olan birine itaat etmek kolay bir şey olup yaratıkların fıtratında mevcuttur. Fakat boyun eğmekle emredilen kişinin değerlendirmesine göre boyun eğilecek kimse kendisinden daha düşük mertebede olduğu veya benzeri bulunduğu, ya da aralarında büyük bir farklılığın oluşmadığı durumda öylesine itaat edip boyun eğme sınavının çetin olduğu ortadadır. İşte Allah melekleri bu şekilde imtihana tabi tutmuş ve sonunda O'na boyun eğip hakkını teslim edenle kendini büyük görüp kibirlenen -ki bu İblis'tir- birbirinden ayrılmıştır. Peygamberlere tabi olanlarla bundan kaçınanların genel konumu da buna benzemektedir. Bu ikincileri kaçınmaya sevkeden şey kendilerini büyük görmeleri ve onların uyan değil uyulan konumunda bulunduklarını zannetmeleridir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi bundan gerçek anlamda secdenin kastedilmiş olmasıdır. Bu durumda secdenin yine iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi secdenin bir selamlama konumunda tutulması ve meleklerden bununla Adem'i selamlamaları istenmesidir. Bu, insan türünün atasının yüceltildiği ilk merhaledir. Nitekim cennette bütün müminlerin konumu böyle olacaktır: Şekilleri farklı olsa da melekler müminlerin yanına selamlama ve çeşitli hediyeler ile geleceklerdir. Secdenin bu manaya gelişinde onun haddizatında bir ibadet olmadığının açık delili vardır. Çünkü bu manada olmak üzere insanlara secde edilmesi emredilebildiği halde Allah'tan başkasına ibadetin emredilmesi mümkün değildir. Bu durumda Allah'tan başkasına secde etmek fiili bir görünüm olarak gerçekleşir, onun ibadet yönü ise Allah'a ait olur, tıpkı Allah'a yaklaşma niyetiyle yaratıklara iyiliğin yapılması gibi. Hz. Ya'küb'la oğullarının Yusuf aleyhisselama secde etmelerinin istenmesi de bu konumdadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi secdenin Ademe yönelme manasında olmasıdır. Bu konumdaki secde gerçekte Allah'a aittir. Kabe'ye dönerek Allah'a secde etme gibi; bu secdede Allah'a tazim edilmesi, Kabe'nin de saygın görülerek diğer mekanlardan ayrı bir konumda tutulması söz konusudur. Ademe (a.s.) yönelik olarak meleklere emredilen secde de bir anlamda onun yüceltilmesi ve diğer insanlardan ayrı bir statüde tutulması demektir. Sonuç olarak Kabe'ye ve Hz. Adem'e yönelik olarak aslında Allah'a yapılan secdeler eşit durumda bulunur.
Şunu da belirtmek gerekir ki İslam dininde yaratılmışlara secde etme hükmü Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu rivayete dayanılarak kaldırılmıştır (nesih): "fe-kad halle (فقد حل)" Bir insanın diğerine secde etmesi meşru olsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim''. Bir de kötü insanların kendi ölçülerindeki büyüklerine ve Allah'tan başka taptıklarına secde etme geleneğine bağlı olarak ibadet statüsünde secde ediş secde edilene bir kulluk durumu arzeder ve onun üstün konumunu benimser. Böyle bir his ibadet edenlerin kalplerine yerleşir. Bu ise Allah'tan başka hiçbir kimseye sergilenemeyecek bir davranıştır. Gerçekte secde edilene ibadet mahiyeti taşımasa bile bu görünüm sebebiyle sözü edilen fiil yasaklanmıştır, tıpkı kendilerine gelebilecek çirkin durumlar sebebiyle bazı şeylerin yasaklanması gibi. Aslında yasaklanan bu şeylerin bizzat kendileri kötü değildir. Biraz önce bahis konusu edilen husus da bunun gibidir. Mesela Allah'tan başkasına tapan kimseyi onur kırıcı bir şekilde eleştirmemek gibi, çünkü bu durumda onun Allah'a yönelik edep dışı hareketlerinden endişe edilir. Ayrıca insan haddizatında Allah'a yakınlık özelliği taşımayan bazı fiillerle mükellef tutulur, ta ki yakınlık özelliği taşıyanlara ulaşmış olsun; hacca, cuma namazına ve benzeri bazı hususlara koşup gitmek gibi.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ilahi beyanda Sünnet'in Kitab'ı neshedebileceğine delalet vardır. Çünkü Hz. Adem'e secde kitap ile sabit olmuştur. Yusuf a yönelik secde de aynı durumdadır. Ancak daha sonra Resıilullah (s.a.) onu yasaklamış ve bu fiil haram kılınmıştır. Bu durum Sünnet'in Kitab'ı neshettiğini kanıtlamaktadır.
Yorum
-
Üscüdû (اسْجُدُوا) / Secedû (فَسَجَدُوا)
İbn Fâris, s-c-d kökünün eğilmek, boyun eğmek, tevazu göstermek ve alçalmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, secde kavramının ibadet kastıyla alnı yere koymak olduğunu, ancak meleklerin Hz. Adem'e secdesinin bir tapınma (ibadet) değil, Allah'ın emrine mutlak bir itaat, Adem'in ilmi üstünlüğünü kabul etme ve varoluşsal bir selamlama/saygı (tahiyye) eylemi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek, Süryanice'deki "sged" (boyun eğmek, tapınmak) kelimesiyle ortak bir teolojik arka plana sahip olduğunu ve Arapçaya dini bir terim olarak erken dönemde yerleştiğini dilbilimsel kanıtlarla inceler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik kurgusunda bu secde emrinin evrendeki yeni hiyerarşik düzenin ilanı olduğunu; meleklerin Adem'e secde etmesinin, saf ruhsal varlıkların (meleklerin), yeryüzünde medeniyet kuracak ve kavramsal bilgi üretecek olan yeni "halifeye" (insana) boyun eğmesi anlamına geldiğini detaylıca analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu secdenin itaatin ve varoluşsal saygının zirvesi olduğunu, meleklerin Adem'in şahsında tecelli eden ilahi bilgiye (esmaya) ve Allah'ın yeryüzündeki halifesi projesine sarsılmaz bir teslimiyet gösterdiklerini vurgular.
İblîs (إِبْلِيسَ)
İbn Fâris, b-l-s kökünün hayırdan kesilmek, umutsuzluğa düşmek, şaşkınlık ve derin bir pişmanlık içinde kalmak anlamına geldiğini, Allah'ın rahmetinden tamamen ümidini kestiği için bu varlığa İblis adının verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökenindeki "ilahi inayet ve rahmetten mahrumiyet" durumuna dikkat çeker. El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, yabancı bir dilden Arapçalaşmış (mu'arreb) özel bir isim olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin kuvvetle muhtemel Yunanca "diabolos" (iftiracı, şeytan) kelimesinin Süryanice ("diablos") formundan ses değişimine uğrayarak Arapçaya geçtiğini dilbilimsel verilerle inceler. Gabriel Said Reynolds, meleklerin Adem'e secde etmesi ve İblis'in bunu reddetmesi motifinin Geç Antik Çağ edebiyatında, özellikle "Adem ve Havva'nın Hayatı" ile "Hazineler Mağarası" gibi Süryani-Hristiyan metinlerinde detaylıca işlenen ortak bir Ortadoğu teolojik anlatısı olduğunu, Kur'an'ın bu anlatıyı alarak mutlak tevhid ve itaat ekseninde yeniden inşa ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İblis isminin bu ayette evrendeki ilk ontolojik kibri, ırkçılığı ve ilahi emre karşı sergilenen bilinçli başkaldırıyı temsil eden evrensel bir arketip olarak sunulduğunu ifade eder.
Ebâ (أَبَى)
İbn Fâris, e-b-y kökünün bir şeyi şiddetle reddetmek, ondan uzak durmak, tiksinmek ve boyun eğmemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibâ" eyleminin sıradan bir yapmama veya unutma durumu olmadığını, bilakis kişinin kendi iradesiyle, bilinçli ve inatçı bir şekilde emre karşı gelmesi, şiddetli bir sakınma ve diretme hali olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin İblis'in isyanındaki kasıtlılığı ortaya koyduğunu, onun secde etmemesinin bir zafiyet veya anlama eksikliğinden değil, doğrudan ilahi otoritenin kararına karşı alınmış bilinçli, aktif ve küstahça bir tavır olduğunu vurgular.
İstekbera (وَاسْتَكْبَرَ)
İbn Fâris, k-b-r kökünün büyüklük, yücelik ve azamet anlamına geldiğini, "istikbar" eyleminin ise kişinin kendisinde olmayan bir büyüklüğü iddia etmesi, haddini aşarak kibirlenmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istikbar kavramının insanın veya diğer şuurlu varlıkların kendi gerçek konumlarını (kulluk ve acziyet) unutarak ilahi büyüklüğe ortak olmaya kalkışmaları, nefislerini haksız yere yüceltmeleri olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki ve ontolojik sisteminde istikbarın sıradan bir ahlaki zaaf değil, küfrün (inkarın) temel psikolojik ve varoluşsal itici gücü olduğunu; İblis'in ateşten yaratılmış olmayı topraktan yaratılmış olmaya üstün görerek Allah'ın emirlerine kendi aklıyla karşı çıkmasının, evrendeki mutlak tahakküme karşı sergilenen en tehlikeli "benlik" (hubris) iddiası olduğunu detaylıca analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kibrin ontolojik bir hastalık olduğunu, yaratılmış bir varlığın kendi ontolojik sınırlarını ihlal ederek sahte bir ilahlık hezeyanına kapılmasını ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin İblis'in isyanının temelindeki hastalıklı zihniyeti, yani köken ve soy üstünlüğüne (ateş-toprak hiyerarşisine) dayanan o ilkel ırkçılığı deşifre ettiğini vurgular.
El-Kâfirîn (الْكَافِرِينَ)
İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, küfrün hakikati inatla reddetmek ve ilahi nimetin/emrin üzerini örtmek olduğunu; İblis'in Allah'ı inkar etmemesine, O'nun varlığını bilmesine rağmen, emrine karşı gelerek hakikati ve itaati örttüğü için "kafirlerden" olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde bu ifadenin imanın sadece Allah'ın varlığını entelektüel olarak kabul etmek (teizm) olmadığını, asıl imanın O'nun emirlerine kayıtsız şartsız boyun eğmek olduğunu gösterdiğini; İblis'in epistemolojik bir inkar (ateizm) yüzünden değil, ahlaki bir isyan ve ontolojik bir kibir (istikbar) sebebiyle kafir statüsüne düştüğünü çok keskin bir biçimde analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İblis'in "kafirlerden oldu" veya "zaten kafirlerdendi" şeklindeki durumunun, Allah'ın emri karşısında kendi akıl yürütmesini ve kıyasını vahyin/ilahi emrin önüne geçiren her türlü kibirli zihniyetin nihai akıbetinin küfür (inkar) bataklığı olacağını gösteren evrensel bir ilahi kuralı tescillediğini ifade eder.
Yorum
Yorum