يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki O'na itaatsizlikten korunabilesiniz.
Ey insanlar! Bu hitabın bütün insanlara yönelik olması da, sadece münafık ve kâfirlere yönelik olması da mümkündür. Eğer birinci ihtimal geçerli ise o takdirde müminler ibadete devam etme emri almış, kâfirler de ibadete başlama emri almış olurlar. Müminler hakkındaki emrin devam etme mânasına geldiğine şu âyet delâlet eder: "Ey iman edenler! Allah'a iman edin". İkinci ihtimal geçerli ise o takdirde de hitabın münafıklar ile kâfirlere yönelik olması mümkündür. Cenâb-ı Hakk'ın müminlerden söz etmesinin ardından onları konu edinmesi bu ihtimali güçlendirmektedir. Allah Teâlâ bu âyette kulluk emrini rubûbiyyet ve yaratma sıfatları ile birlikte zikretmiştir ki kendisine kulluk edilmeye lâyık olan yegâne varlığın O olduğu bilinsin. Çünkü yaratıcı O'dur, ayrıca nimetlerin her çeşidiyle onları besleyip büyüten de O'dur. Şu halde kendisine kulluk edilmeye lâyık olan da sadece O'dur.
Bu âyet-i kerîmede "ya eyyühe'n-nas (يا ايها الناس)" hitabının ardından ibadet emrinin gelmesi, bütün insanların bu emirle mükellef olduğunu göstermektedir; delilerden gafil olanlar dahil olmak üzere. Mu'tezile mezhebi ise bu görüşe katılmaz, çünkü onlara göre insan ancak Allah'ın varlığına delâlet eden kanıtları kavradıktan sonra ilâhî emre muhatap olabilir. Bizim ileri sürdüğümüz görüşün isabetli olduğuna şu husus da kanıt teşkil eder: Allah'ın varlığı ve birliğine delâlet eden kanıtları kavramayan kimse, Mu'tezile'nin iddiasına göre, emirleri anlamaktan âciz kalmış olur. Halbuki Allah'ın bütün yaratıklarını kapsayan "ya eyyühe'n-nas (يا ايها الناس)" hitabı, bu ifadenin delillerden gafil olanları da içerdiğini göstermektedir. Şayet Mu'tezile'nin iddia ettiği gibi olsa idi bu ilâhî beyan anlama yeteneğinden yoksun olanlara yönelik bir hitap konumuna düşerdi ki bu, isabetli değildir. Sonra Allah Teâlâ hitabın hemen ardından yaratılışlarını kendilerine hatırlatmakta ve bu suretle de kendisinin ibadete lâyık yegâne varlık olduğunu bildirmektedir. Allah'ın varlığına delâlet eden kanıtları kavrayamayan kimseden gafil vasfı kalkar ve böylelikle ilâhî emre muhatap olur.
Bu âyet, Mu'tezile'nin "insanlara ait fiillerin yaratılmış olmadığı" yolundaki iddiasını da çürütmektedir. Onlar bu kanaate varırken şöyle bir kanıta dayanmaktadırlar: Cenâb-ı Hakkın fiili abes olmaktan münezzehtir; şayet O, kuluna ait fiili yaratsaydı bu, kulun onu terketmesi halinde abes olurdu. Ayet-i kerîmede ise Allah Teâlâ, kulluk fiilini işlemeye güç yetirebildikleri halde onu terketmeleri üzerine kendilerini kınamıştır. Sonra Allah Teâlâ fiillerini abes olmamakla nitelemiştir, yani hikmetsiz olmamakla. Kulun fiili ise bazan hikmetsiz ve abes olabilmektedir. Şu halde kulun fiili mahluk değildir. Ayrıca, ilâhî emirler ve yasaklar da bu fiillerin mahluk olmadığını gösterir. Zira fiil mahluk olsaydı emir ve yasaklar anlamsız kalırdı. Mu'tezile'nin bu iddiası şu sebeple isabetsizdir: Allah Teâlâ insanların kendilerini ve kendilerinden öncekileri yaratandır. Bu yaratma sadece dünya hayatı ile sınırlı olmayıp hem dünya hem de âhiret hayatını kapsar. Onları belli bir gaye için yaratan varlığın, fiillerini de o gayeye ulaşmak için yaratması tabiîdir. Şu âyet-i kerîme bu hususa işaret etmektedir: "Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım". Söz konusu âyete göre Cenâb-ı Hak insanları ibadet için yaratmıştır. Eğer fiilleri onlar yaratıyor olsaydı o takdirde fiilleri de kendileri gibi ibadet için olurdu.
İlâhî Emrin Niteliği
Cenâb-ı Hak, "Kulluk ediniz" buyurmuştur. Emir sîgasının hakikati, emredilen şeyin işlenmesinin zorunluluğunu ifade etmesidir. Mu'tezile ve Kaderiyye mensuplarının bir kısmı emrin hakikatinin bu olmadığını iddia etmiştir. Onlar şöyle der: Allah bir şeyi emreder ama olmasını dilemez. Zira O, kâfirin iman etmesini emretmiş, fakat onun iman etmesini dilememiştir. Şu halde emir irade mânasına gelmez. Bu iddia birkaç açıdan isabetsizdir. Birincisi, kâfirin iman etmemesi Allah'ın onu dilememesi yüzünden değildir; bilâkis kâfir kendisi için takdir edilen imkânı kullanmamış ve iman etmemiştir. Çünkü Allah Teâlâ kâfire iman etme gücünü vermiştir, ancak o bu gücü iman etme yönünde kullanmamıştır. İkincisi, Allah'ın kâfirden iman etmesini dilemediğini söylemek, O'nun kâfirin inkârını istediği mânasına gelir. Şu halde Allah, inkâr etmesini istediği halde kâfirin iman etmesini nasıl emreder? Bu, akıl almaz bir çelişkidir. Üçüncüsü, bir efendinin kölesine bir iş emredip de sonra onu yapmasını engellemesi o efendi için bir kusur sayılır. Allah ise her türlü kusurdan münezzehtir.
Nitekim İslâm âlimleri icmâ ile kabul etmişlerdir ki Allah bir şeyi emrettiği zaman onu yerine getirene sevap vaad eder, terk edeni de azapla tehdit eder. Bu da gösteriyor ki Allah emrettiği şeyin olmasını diler. Eğer dilemeseydi, emri terk edeni cezalandırması zulüm olurdu. Allah ise zulümden münezzehtir. İleri sürdüğümüz bu görüşlerin tamamı göstermektedir ki Allah bir şeyi emrettiği zaman onun olmasını diler. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
"Leallekum tettekûn (لعلكم تتقون)" yani takvaya eresiniz diye. Takvânın aslı korunmaktır (vikaye). Buna göre âyetin mânası, "İbadet ediniz ki cehennem ateşinden korunasınız" şeklinde olur. Bu da ibadetin cehennemden korunma vesilesi olduğunu gösterir. Veya, "Takva sahibi olasınız diye" şeklinde de yorumlanabilir. Bu takdirde ibadet takvanın kendisi olur. Buna göre mâna, "Size emrettiğim ibadeti yerine getiriniz ki takva sahibi olasınız" demektir. Veya ibadetin takva sonucunu doğurması da mümkündür. İbadet eden kimse takva sahibi olmayı hak eder.
Yorum
-
Yâ eyyuhâ (يَا أَيُّهَا)
İbn Fâris, bu yapının başındaki "yâ" edatının dilde uzaktaki birine seslenmek veya muhatabın dikkatini tam olarak çekmek için kullanılan bir nida (seslenme) harfi olduğunu belirtir. Ardından gelen "eyyu" kelimesinin müphem (belirsiz) bir isim olduğunu, sonundaki "hâ" harfinin ise muhatabı uyarmak ve gafletten uyandırmak (tenbih) amacıyla eklendiğini dilbilimsel olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'ın hitabet sanatında bu edatın kullanımını bağlamsal olarak inceler. Surenin başından itibaren insanları müminler, kâfirler ve münafıklar olarak üç ayrı kategoride (üçüncü şahıs kipiyle) tasvir eden ilahi hitabın, bu ayetle birlikte aniden "Ey..." nidasiyla doğrudan, yüz yüze ve kuşatıcı bir diyaloğa (ikinci şahıs kipine) geçiş yaptığını vurgular. Bu nida, muhatabın tüm varlığıyla ilahi sese odaklanmasını sağlayan sarsıcı bir başlangıçtır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde bu nida formunun Kur'an'ın evrensel hitap tarzının en temel göstergelerinden biri olduğunu teyit eder. Özellikle Mekkî ve Medenî sure ayrımında "Ey insanlar" hitabının genellikle evrensel bir tevhidi veya ahlaki ilkeyi duyurmak için giriş formülü olarak kullanıldığını kaydeder.
En-Nâsu (النَّاسُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenine dair iki temel yaklaşımı yineler: Ya "sık sık hareket eden, devingen" anlamındaki "n-v-s" kökünden ya da "birbirine alışan, sosyalleşen, yabancılık çekmeyen" anlamındaki "ü-n-s" (ünsiyet) kökünden türemiştir. Bu ayetin bağlamında insanın hem ontolojik zayıflığına (hareketliliğine/değişkenliğine) hem de toplumsal doğasına (ünsiyetine) aynı anda atıf yapan bir şemsiye terimdir.
Râgıb el-İsfahânî, "en-nâs" (insanlar) kelimesinin bu ayetteki evrensel kuşatıcılığına dikkat çeker. Önceki ayetlerdeki sınıflandırmalar bitmiş, din, ırk, statü veya niyet fark etmeksizin tüm insanlık "yaratılmışlık" ortak paydasında toplanmıştır. Râgıb'a göre bu kelime, ibadet yükümlülüğünün sadece belirli bir zümreye değil, akıl ve fıtrat sahibi tüm insanlık ailesine (en-nâs) şamil olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hitap bağlamını Kur'an'ın nüzul süreci üzerinden okur. Medine dönemine ait bir sure olan Bakara'da "Ey insanlar" hitabının yer alması, ilahi mesajın sadece Medine'deki müslümanları veya ehl-i kitabı değil, sınırların ötesindeki tüm muhatapları (Mekkeli müşrikleri, bedevileri ve tüm insanlığı) kapsayan evrensel bir çağrı karakteri taşıdığını belirtir. İbadet daveti lokal değil, globaldir.
U'budû (اعْبُدُوا)
İbn Fâris, "a-b-d" (ayn, be, dal) kökünün dildeki asıl anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, zillet (alçakgönüllülük) göstermek ve pürüzsüzleşmek" olduğunu tespit eder. Üzerinde çok yüründüğü için düzleşmiş ve yumuşamış yola "tarîkun muabbed" denilmesinin etimolojik gerekçesinin de, yolun yolcuya direnmeyip boyun eğmesi olduğunu açıklar. İbadet, insanın yaratıcısı karşısında direncini kırıp tam bir teslimiyete girmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "ubudiyet" (kulluk) ve "ibadet" kavramlarını derinlemesine tahlil eder. Ona göre ibadet, sıradan bir itaatin çok ötesinde, insanın kendi küçüklüğünü idrak ederek en yüksek sevgiyle birleştirdiği nihai tezellül (mutlak alçalış ve boyun eğiş) halidir. Emir kipiyle gelen "u'budû" (ibadet edin/kulluk yapın) fiili, insanı kendi kibrinden sıyrılıp varoluşsal gayesine dönmeye çağıran en temel teolojik emirdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "a-b-d" kökünde gerçekleştirdiği semantik devrimi inceler. Cahiliye döneminde bu kök, tamamen seküler ve sosyal bir kölelik, bir insanın diğerine mülk olması (abd) anlamını taşırken; Kur'an bu kelimeyi alıp insanın Allah ile kurduğu dikey ve ontolojik ilişkinin merkezine yerleştirmiştir. Izutsu'ya göre ibadet etmek, insanın Tanrı karşısında bağımsızlığını (istiğna) ilan etme kibrinden vazgeçerek, O'nun mutlak otoritesini varoluşsal bir bilinçle kabul etmesidir.
Dücane Cündioğlu, ibadet emrini felsefi bir boyutta değerlendirir. İnsanın ibadet etmesi, onun acizliğinin bir dayatması değil, tam aksine varlıktaki yerini (haddini) bulmasının bir yoludur. İnsan ancak Mutlak Olan'a boyun eğdiğinde (u'budû) yeryüzündeki sahte tanrılardan, dünyevi tutkulardan ve nesnelerin köleliğinden özgürleşebilir. İbadet, insanın ontolojik haysiyetini koruyan en temel eylemdir.
Rabbekum (رَبَّكُمُ)
İbn Fâris, "r-b-b" (ra, be, be) kökünün dilde "bir şeye sahip olmak, efendilik yapmak, bir şeyi düzeltmek, ıslah etmek ve gözetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelimenin özünde, sahip olunan şeyi koruma ve geliştirme (terbiye) fikri yatar.
Râgıb el-İsfahânî, bu ayette ibadet edilecek makam olarak doğrudan "Allah" veya "İlah" ismi yerine "Rabb" (Rabbekum / Rabbiniz) isminin seçilmesinin hikmetini açıklar. Rab; yaratığını ilk halinden alıp, onu adım adım besleyen, büyüten ve kemale (olgunluğa) ulaştıran şefkatli ve gözetici yaratıcıdır. İnsanın kendisine bunca nimet veren, onu var kılan ve her an gözeten bir Rabbe ibadet etmesi, aklın ve fıtratın en doğal, en rasyonel sonucudur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ibadet (u'budû) ile Rab (Rabbekum) kavramları arasındaki organik bağa dikkat çeker. İnsanın kulluğu, Tanrı'nın rububiyetine (terbiye ediciliğine) verilmiş ahlaki bir cevaptır. "Rabbinize kulluk edin" emri, kuru bir otoriteye itaat çağrısı değil; varlığınızı sevgiyle inşa edene karşı duyulan varoluşsal bir minnet ve vefa borcunun ödenmesi talebidir.
Ellezî (الَّذِي)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça gramerinde ism-i mevsul (bağlaç zamiri) olan bu kelimenin, kendinden önce gelen ismi (Rabbekum), kendinden sonra gelen cümleye (sıla cümlesine) bağladığını kaydeder. Bu ayetteki işlevi, ibadet edilecek olan "Rabbin" niteliğini, sıfatını ve eylemini (yaratıcılığını) açıklamak üzere zihni bir sonraki kavrama hazırlamaktır.
Halakakum (خَلَقَكُمْ)
İbn Fâris, "h-l-k" (hı, lam, kaf) kökünün dildeki temel ve asıl anlamının "bir şeyi ölçüp biçmek, ona belirli bir şekil, miktar ve pürüzsüzlük kazandırmak" olduğunu tespit eder. Deriyi dikmeden önce ölçerek kesen zanaatkara bu kökten hareketle isim verildiğini hatırlatarak, yaratma eyleminin özünde rastgelelik değil, kusursuz bir ölçü, plan (takdir) ve tasarım yattığını dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" (yaratma) kavramını teolojik olarak ikiye ayırır: Birincisi, daha önce hiçbir örneği, maddesi veya benzeri yokken bir şeyi mutlak yokluktan varlığa çıkarmak (ibda'). İkincisi ise var olan bir maddeden yeni bir form inşa etmek. Ayette Allah'ın insanları yaratması (halakakum) eyleminin, O'nun varoluşu yoktan var eden mutlak ve yegâne fail olduğunu, ibadeti hak etmesinin asıl gerekçesinin de bu eşsiz "hayat verme" vasfı olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi dönüştürerek Arap zihnine nasıl yeni bir dünya görüşü sunduğunu analiz eder. Cahiliye şiirinde "halk" kelimesi sıradan insani eylemler (plan yapmak, kurgulamak) için kullanılırken; Kur'an bu fiili alıp sadece Tanrı'ya mahsus, mutlak, kozmolojik ve ontolojik bir "var etme" eylemine dönüştürmüştür. "Sizi yarattı" vurgusu, insana kendi varlığının köksüz olmadığını, bir Tasarımcı'ya ait olduğunu hatırlatan en sarsıcı varoluşsal çivdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yaratma (halakakum) fiilinin ayetteki argümantasyon gücüne değinir. Ayet, muhataplarından körü körüne bir ibadet istemez; aklı ikna eden tümdengelimsel bir delil sunar: "Sizi var eden O'dur, o halde ibadet de sadece O'na edilmelidir." Yaratıcılık vasfı (hâlıkıyet), otoritenin ve kulluk talep etme hakkının yegâne meşruiyet zeminidir.
Ve'llezîne (وَالَّذِينَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, çoğul ism-i mevsul olan bu kelimenin "ve o kimseler ki" anlamına geldiğini belirterek, yaratılış zincirini Kur'an'ın ilk muhataplarından (sizi) alıp, geriye dönük olarak tüm tarihsel derinliğe (sizden öncekileri de) doğru genişlettiğini ifade eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, bu harf-i cerin dilde "ibtidâ-i gaye" (bir şeyin başlangıç noktasını, menşeini ve ayrılma yönünü) bildirdiğini açıklar. Zaman zarfıyla (kabl) birleştiğinde, zamanın başlangıç çizgisini geçmişe doğru işaretler.
Kablikum (قَبْلِكُمْ)
İbn Fâris, "k-b-l" (kaf, be, lam) kökünün "ön, yüz, yönelinen taraf ve başlangıç" anlamlarına geldiğini, zıttı olan "sonra" (ba'd) kelimesiyle birlikte zamanın ve mekânın önceliğini ifade ettiğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "sizden öncekiler" (min kablikum) vurgusunu Kur'an'ın tarih felsefesi bağlamında okur. Kur'an, kendisini okuyan muhatabını izole bir varlık olarak değil, uzun bir insanlık tarihinin, geçmiş nesillerin ve kadim bir yaratılış zincirinin devamı olarak konumlandırır. Tanrı'nın yaratıcılığı ve O'na duyulan kulluk borcu sadece o anki nesle ait lokal bir durum değil, tüm insanlık tarihini dikey olarak kesen evrensel ve tarihsel bir hakikattir.
Leallekum (لَعَلَّكُمْ)
İbn Fâris, bu edatın Arap dilinde genellikle "teracci" (umma, ümit etme, beklenti içinde olma) veya "işfak" (korku ve endişe duyma) anlamlarında kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "lealle" edatının teolojik kullanımındaki çok ince bir anlamsal farka dikkat çeker. İnsani bir beklenti ve ihtimal bildiren bu umma edatı, her şeyi kesin olarak bilen Allah için kullanıldığında ihtimal değil; "ta'lil" (sebep, gaye ve gerekçe) bildirir. Yani "umulur ki sakınırsınız" ifadesi bir belirsizlik değil, "ibadet etmenizin asıl amacı ve nihai gayesi sakınmanız/korunmanız içindir" şeklinde kesin bir nedensellik (hikmet) barındırır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu edatın Kur'an'ın pedagojik üslubundaki yerine değinir. İlahi hitap, insan iradesini yok sayıp onu zorunlu bir sonuca mecbur bırakmaz. "Umarım ki, ola ki" (lealle) formunun kullanılması, sonucun (takvanın) gerçekleşmesini insanın kendi hür iradesiyle yapacağı eyleme (ibadete) bağlar. İnsan ibadet ederse, bu umut (takva) gerçeğe dönüşür; etmezse dönüşmez.
Tettekûn (تَتَّقُونَ)
İbn Fâris, "v-k-y" (vav, kaf, ye) kökünün "korumak, sakınmak, bir tehlikeye karşı araya kalkan veya siper koymak" anlamlarına geldiğini yineler. Fiziksel bir zarardan korunma refleksinin dildeki en temel karşılığıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "takvâ" kavramını ahlaki ve dînî bir zeminde tahlil eder. Ona göre bu ayette ibadetin sonucu olarak gösterilen korunma (tettekûn); insanın nefsini ilahi azaba, dünyevi yozlaşmaya ve ahlaki çöküşe karşı koruma altına almasıdır. İbadet eden kişi, Tanrı'nın sınırlarını gözeterek kendi ruhunun etrafına yıkılmaz bir manevi siper (vikaye) inşa eder. Takva, ibadetin meyvesidir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin evrimini incelerken, cahiliye dönemi Arapları için fiziksel savaşta kalkanla korunmayı (vikaye) ifade eden bu bedevi kelimesinin; Kur'an tarafından insanın ahlaki duyarlılığı, Allah'a karşı sorumluluk bilinci ve eskatolojik (ahirete dair) tehlikelerden sakınması şekline dönüştürüldüğünü analiz eder. Bu ayetteki yapısıyla, insanın Rabbine ibadet etmesinin onu dünyada ve ahirette mutlak bir "ontolojik güvenliğe" kavuşturacağı ilan edilmiştir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin başındaki "ibadet edin" (u'budû) emri ile sonundaki "korunursunuz/takvaya erersiniz" (tettekûn) hedefi arasındaki ilişkiyi varoluşsal bir sistem olarak yorumlar. İbadet şekilsel bir ritüel değil, insanda yüksek bir farkındalık, sürekli bir iç denetim ve ahlaki bir teyakkuz (takva) oluşturmak için tasarlanmış bir antrenmandır. Kişi Rabbinin yaratıcılığını idrak edip O'na ibadet ettikçe kalbi incelir, şuuru açılır ve her türlü kötülükten korunacak (tettekûn) o yüksek manevi olgunluğa (takvaya) ulaşır. Ayet, başlangıçtan nihai gayeye kusursuz bir teolojik yol haritası çizer.
Yorum
Yorum