Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 20. Ayet

    يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yekâdu-lberku yaḣtafu ebsârahum(s) kullemâ edâe lehum meşev fîhi ve-iżâ azleme ‘aleyhim kâmû(c) velev şâa(A)llâhu leżehebe bisem’ihim veebsârihim(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şimşek nerede ise gözlerini kapacak; önlerini aydınlatınca biraz yürürler, karanlık basınca dikilip kalırlar. Allah dileseydi işitme ve görme yeteneklerini yok ederdi. Şüphe yok ki Allah her şeye güç yetirendir.

      Şimşek nerede ise gözlerini kapacak. Yani İslâm toplumunda bulunan ganimet kendilerini cezbetmektedir. Karanlık basınca, çeşitli zorluklar sebebiyle, dikilip kalırlar ve Resûlullah'tan (s.a.) uzaklaştırılırlar. Allah dileseydi zikredilen yeteneklerini yok ederdi, yani onları sağır ve kör haline getirirdi. Dahhâk yolu ile İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Şimşeğin ve ateşin yansıttığı aydınlık sürekli değildir, âyette münafığın imanının bunlara benzetilmesi suretiyle kısa bir süre sonra ortadan kalktığına işaret edilmiştir.

      Kutebî şöyle demiştir: Münafık önceleri kâfır iken Allah tarafından lütfedilen nur sayesinde hidâyete ulaşmıştır, tıpkı ateş yakıp gece karanlığında onun aydınlığından faydalanan bir insan gibi. Gece karanlığında yürüyen adamın durumu böyledir, ancak görme duyusunun yok olduğu veya şimşek parıltısı söndüğü vakit içinde bulunduğu karanlığa dönüş yapmış olur.

      Ahireti Kavrama Aracı Dünyadır

      Bu konuda aslolan şudur ki Allah Teâlâ şu dünya hayatını insanları sınava tâbi tutmak için yaratmış ve sergiledikleri davranışların karşılığını vermek üzere de ikinci bir âlem icat etmiştir. Zaten ikinci âlem olmasaydı dünyayı ve içindeki her şeyi meydana getirmenin bir anlamı kalmazdı. Çünkü bu durumda belli sonuçlar olmaksızın yaratıkların icat edilmesi sadece fena bulmaları hedefine bağlı kalırdı, bu ise akılların abes göreceği bir şeydir. Sonucu olmayan bir konuda gayret gösteren herkes abesle iştigal etmiş, aklî açıdan önemi bulunan bir hedef izlemeden iş gören kişi de gayr-ı ciddi davranmış olur. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Sizi boş yere yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız?" buyurmuştur. Buna göre içinde yaşadığımız şu âlem öbür âlemin bir kılavuzu statüsündedir. Bu yüzdendir ki âhiret için yapılacak anlatımlar dünyadan bilinen şeylerle kıyaslanarak şekillendirilmiştir. Çünkü öbür âlemin bilinmesi bu âleme bağlıdır. Bu hikmete bağlı olarak Cenâb-ı Hak sınava tâbi tutmak üzere yarattığı insanları elem çekecek ve zevk alacak biçimde şekillendirmiştir. Tâ ki [kötü davrandıkları takdirde geleceği haber verilen elemlerin, [iyi davrandıkları takdirde ise gerçekleşeceği müjdelenen lezzetlerin konumunu anlamış olsunlar.

      Bu hikmet çerçevesinde Allah Teâlâ âhiret hayatını göz önünde bulundurmayan, o hayatla ilgili olarak yapılan özendirmelere karşı kulaklarını tıkayan yahut da Allah'ın buyruk ve yasaklarını nazarı itibara almayan kimsenin meselini kör, sağır, ölü vb. kavramlarla beyan etmiştir. Çünkü o kişide görme, işitme ve yaşama yeteneklerinin sonuçları etkili olamamıştır. Aslında bunlar insanın duyu ötesinde kalan hususların düşünme yoluyla bilinmesi için yaratılmıştır. Kişi bunlardan gafil olunca biraz önce söz konusu edilen özelliklerle nitelendirilir. Şunu da hatırlatalım ki âhiret, yani ceza ve mükâfat âlemi olmasaydı bahis konusu yeteneklerin bizce mâkul olacak hiçbir hikmeti kalmazdı.

      Bu bakış açısına bağlı olarak, sayesinde nesne ve olayların sonuçlarının tesbit edilip faydalanılması sağlanan kalbin nurunun yok oluşu göz nurunun sönmesine benzetilmiştir, gözle elde edilecek dünya menfaatlerinin yok olması gerçeğine paralel olarak. Kulak ve diğer yeteneklerin konumu da aynıdır. Buna göre yukarıda geçen iki meselin hedefini kâfirler ve münafıklar teşkil eder.

      Münafık örneğini ele alalım. Onun fıtrî yapısının nuru sönünce -ki bu gözün nurudur- tutuşturulan ateşin nurundan faydalananamaz, halbuki gözü gören herkes için ateşin nuru devam etmektedir. Ateşten elde edilecek diğer yararlıklar da aynı durumdadır. Bunun gibi münafığın kalp gözünün nuru ve hayatiyeti ortadan kalkınca âhiretin nurundan ve mükafatından faydalanamaz. Şimşek parıltısından yararlanan kimsenin durumu da aynıdır. Şaşkın bir halde çakılıp kalır, çünkü o, yolunu şimşeğin aydınlığı sayesinde görüyordu. Tıpkı nesne ve olayların akıbetlerini tesbit etmeye yarayan kalbin sezişini kaybeden kimse gibi. Hatta şimşek parıltısı veya ateş aydınlığına güvenerek yola giren kimse, bunlardan mahrum kaldığı takdirde, ateşin veya şimşeğin faydasını ilke olarak hesaba katmayana oranla aydınlığa daha büyük bir ihtiyaç hissettiği gibi ateşin kendisinden, yağmurun şiddetinden ve yolun kötülüğünden daha fazla endişe duyar. Böylesi eskiden çok arzu ettiği yağmurdan ve aydınlığı sönen ateşten de artık hoşlanmaz olur. Dünyada beyan ettiği imandan yoksun kalan münafığın âhiretteki durumu da bunun gibidir, çünkü o bu haliyle cehennemin en alt tabakasına atılacaktır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Kâfire gelince, o da Allah'ın verdiği gözle dış dünyada gözlenen hususların akıbet ve mahiyetlerini görmemiş, O'nun lütfettiği işitme yeteneği ile de bu alanın iç yüzünü idrak edememiştir. Çünkü bu yeteneklerin amaçladığı hedef kişinin algıladığı şeyleri ibret alması için akla ulaştırmasıydı. Bu sayededir ki akıl bütün bu nesne ve olayların kendi başlarına (mekanik bir şekilde) meydana gelmediğini anlayacak, bunun yanında onlarda bulunan bütün hikmetlerin mahiyetini de kavrayamayacaktır. Nihayet akıl ilâhî nimetlerin azametini bilecek ve bunların hikmetsiz olmadığı şuuruna ererek şükrünün edası ile meşgul olacaktır. Akıl ve dolayısıyla kişi bu davranışıyla eylemlerinin ceza ve mükâfatına ulaşacaktır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4889

        #4
        Yekâdü (يَكَادُ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "k-y-d" (kef, ye, dal) veya "k-v-d" (kef, vav, dal) kökünün dildeki temel karşılığının "bir eyleme çok yaklaşmak, niyetlenmek, sınırına gelmek ancak o işi tam olarak gerçekleştirmemek" olduğunu belirtir. Eylemin oluşma potansiyelinin son raddeye geldiğini ifade eden bir fiil köküdür.

        Râgıb el-İsfahânî, dilde "mukarebe" (yaklaşma) fiili olarak bilinen bu kelimenin, olayın henüz vuku bulmadığını ama vuku bulmasına ramak kaldığını bildirdiğini ifade eder. Ayette şimşeğin gözleri kapıp götürmesinin "yekâdü" fiiliyle verilmesi, münafıkların ilahi hakikatler ve Kur'an'ın sarsıcı uyarıları karşısında körleşmenin (tamamen yok olmanın) eşiğine geldiklerini, ancak Allah'ın onlara tanıdığı bir mühlet gereği bu ontolojik körlüğün henüz nihai olarak gerçekleşmediğini gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin gramatikal yapısını nahiv (Arapça dilbilgisi) kuralları çerçevesinde inceler. Efkâl-i mukarebe (yaklaşma fiilleri) grubundan olan bu fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) kipiyle kullanılmasının, münafıkların her vahiy inişinde veya her ilahi ikazda aynı yok olma korkusunu, aynı panik ve yaklaşan felaket hissini tekrar tekrar yaşadıklarına işaret ettiğini belirtir.

        El-Berku (الْبَرْقُ)

        İbn Fâris, "b-r-k" (be, ra, kaf) kökünün "parlamak, ışıldamak, gözü alacak derecede aniden aydınlanmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Şimşeğe bu adın verilmesi, karanlığı bir anlığına şiddetle yarıp gözleri kamaştıran doğasından kaynaklanır.

        Râgıb el-İsfahânî, şimşek (berk) kavramını bu ayetin özel bağlamında Kur'an'ın apaçık, sarsıcı ve karşı konulamaz akli/nakli delilleri olarak yorumlar. Şimşek nasıl ki gecenin karanlığını inkar edilemez bir parlaklıkla yırtıyorsa, İslam'ın hakikatleri de münafıkların zihnindeki o şüphe karanlığını bir an için dağıtır. Fakat bu ışık, onların kalbine yerleşen fıtri bir nur (hidayet) olmadığı için sadece gözlerini kamaştıran ve onları şaşkına çeviren dışsal bir uyarana dönüşür.

        Toshihiko Izutsu, şimşeğin münafığın psikolojisindeki ontolojik karşılığını inceler. Şimşek çakması, münafığın çıkarlarıyla İslam'ın getirdiği düzenin (ganimet, sosyal statü, güvenlik gibi) anlık olarak örtüştüğü o parlak, kazançlı ve konforlu anları temsil eder. Ancak şimşek yapısal olarak kalıcı bir aydınlanma (güneş gibi) sunmaz; bu durum, münafığın dînî tecrübesinin süreklilikten yoksun, anlık fayda patlamalarına (şimşek çakmalarına) bağlı, köksüz ve pragmatist bir din algısı olduğunu tesciller.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik serüvenine bakarak, Arapçada tamamen yerleşmiş bu kelimenin Geç Antik Çağ'da Süryanice ve Aramicede (barqâ) ortak bir kullanıma sahip olduğunu belirtir. Ortadoğu'nun meteorolojik ve dînî metinlerinde şimşeğin Tanrı'nın gücünün ve ihtişamının anlık bir tecellisi olarak algılandığını, Kur'an'ın da bu algıyı münafıkların duyduğu teolojik dehşeti tasvir etmek için kullandığını kaydeder.

        Yahtafu (يَخْطَفُ)

        İbn Fâris, "h-t-f" (hı, tı, fe) kökünün dildeki en temel anlamının "bir şeyi aniden, hızla ve şiddetle çekip almak, kapmak ve kaçırmak" olduğunu tespit eder. Yırtıcı bir kuşun avını pençesiyle bir anda kapmasına dilde "hatfe" denildiğini dilbilimsel olarak örneklendirir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kapma eyleminin (hahtf) sıradan bir alma işi olmadığını, içinde mağlup edici bir hız ve karşı konulamaz bir güç barındırdığını vurgular. Şimşeğin gözleri kapması, ilahi delillerin parlaklığı karşısında münafıkların tüm kurgularının, yalanlarının ve sözde zekâlarının bir anda çökmesi, bakışlarının (idraklerinin) şiddetli bir şokla ellerinden alınmasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemi ahlaki ve varoluşsal bir sarsıntı olarak değerlendirir. İlahi hakikatin (Kur'an ayetlerinin) içerdiği yüksek ahlaki standartlar ve sarsıcı uyarılar (şimşek), ikiyüzlü bir hayat yaşayanların yüzeysel algılarını (gözlerini) adeta kamaştırarak felç eder. Sahte dünyalarında güvende olduklarını sananlar, hakikatin anlık parıltısı karşısında kendi idraklerini, yön bulma yetilerini ve kontrol duygularını (bakışlarını) o anlık hıza kaptırırlar.

        Ebsârahum (أَبْصَارَهُمْ)

        İbn Fâris, "b-s-r" (be, sad, ra) kökünün "görmek, kavramak, bir nesnenin hakikatini ve içyüzünü idrak etmek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimeyi sadece fiziksel görme organı (göz) değil, insanın olayları anlama, yorumlama ve dünyayı algılama biçimi (basiret/bakış açısı) olarak okur. Ayette şimşeğin kapıp götürdüğü şey, münafıkların kurnazlığına dayalı o seküler bakış açılarıdır. Hakikatin celali (ihtişamı) karşısında, münafıkların o çok güvendikleri hesapçı akılları ve bakışları (ebsâr) bir anlığına tamamen tutulur, dumura uğrar ve iptal olur.

        Kullemâ (كُلَّمَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça gramerinde bu edatın "her ne zaman, ne kadar, ...dığı sürece" anlamlarına gelen, şart ve tekrar (süreklilik) bildiren bir zarf olduğunu kaydeder. Bu edatın kullanılması, münafıkların yaşadığı bu medcezir (gitgel) halinin, fırsatçılığın ve şaşkınlığın bir defaya mahsus bir yanılgı değil, hayatları boyunca her fırsatta tekrar eden kronik ve sistematik bir karakter sorunu olduğunu gösterir.

        Edâe (أَضَاءَ)

        İbn Fâris, "d-v-e" (dat, vav, hemze) kökünün "aydınlatmak, ışık saçmak, karanlığı geçici olarak dağıtıp etrafı görünür kılmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi yapısına ve hemen ardından gelen karanlık (azleme) fiiliyle oluşturduğu kusursuz zıtlık (tıbak) sanatına dikkat çeker. "Aydınlattı" (edâe) fiili, münafığın dünyevi çıkarlarının rast gittiği, İslam toplumunda saygı gördüğü ve ganimetten pay aldığı o sahte huzur anlarını simgeler. Ancak bu aydınlanma, fiilin doğası gereği dışarıdan gelen ve geçici (eğreti) bir ışıktır; kalpten kaynaklanan ve insanı içten aydınlatan kalıcı bir nur değildir.

        Lehum (لَهُم)

        Râgıb el-İsfahânî, "onlar için / onlara" anlamındaki bu edatın, aydınlanmanın menfaat eksenli yönünü (ihtisas) belirttiğini açıklar. Şimşek mutlak bir aydınlatma yapmaz; "onlar için" (lehum), yani münafıkların kendi sübjektif menfaatlerine, kabilevi çıkarlarına ve can güvenliklerine uygun düştüğü oranda bir aydınlanma sağlar. Onlar ışığı hakikati görmek için değil, kendi çıkarlarına (lehum) hizmet ettiği sürece severler.

        Meşev (مَشَوْا)

        İbn Fâris, "m-ş-y" (mim, şın, ye) kökünün dilde "yürümek, adım atmak, bir yolda veya hedefte ilerlemek" anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi bedevi yaşamının ve çöl ikliminin sosyolojisi üzerinden analiz eder. Zifiri karanlık bir çölde ilerlemeye çalışan bir bedevi, şimşek çaktığında o anlık ışıktan faydalanarak hızla birkaç adım atar. Kur'an, bu somut çöl tecrübesini münafıkların Medine'deki politik tutumlarına (pragmatizmlerine) uyarlar. İslam onlara bir zafer veya kazanç sağladığında (şimşek çaktığında), hemen müslümanlarla birlikte "yürürler", o kazançtan pay kapmak için adımlarını hızlandırırlar.

        Toshihiko Izutsu, yürüme eylemini dînî sadakat ve istikamet bağlamında ele alır. Müminin yürüyüşü, bir "sırât-ı müstakîm" (dosdoğru yol) üzerinde kalıcı bir ışıktaki (nur) kararlı adımlardır. Ancak münafığın yürüyüşü (meşev), kendi içsel pusulası olmadığı için tamamen dışarıdan gelen anlık parıltılara (fırsatlara) bağımlı, kesintili, fırsatçı ve hedefsiz bir ilerlemedir.

        Fîhi (فِيهِ)

        Râgıb el-İsfahânî, "onun içinde" (ışığın içinde) anlamındaki bu zarfın, münafıkların o anlık konfor alanına nasıl hızla ve arsızca dahil olduklarını gösterdiğini belirtir. Işık (ganimet/zafer) var olduğunda, o ışığın "tam ortasında, içinde" (fîhi) yer alarak kendilerini en halis müminler gibi gösterir, merkezde görünmeyi tercih ederler.

        Ve İzâ (وَإِذَا)

        İbn Fâris, "izâ" edatının zaman ve şart bildirdiğini, "ne zaman ki, ...olduğu vakit" anlamı katarak cümlenin yönünü aniden değiştiren, sürpriz veya kaçınılmaz bir duruma geçişi haber veren dilsel bir köprü olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu edatın "kullemâ" (her ne zaman) edatıyla oluşturduğu anlamsal bütüne dikkat çeker. Aydınlıkta yürümeleri "kullemâ" ile (tekrarlanan kazançlar şeklinde) verilirken, karanlıkta kalmalarının "izâ" (aniden olduğunda) ile verilmesi, karanlığın ve zorluğun onlar için her zaman ani, beklenmedik ve sarsıcı bir deneyim olduğunu vurgular.

        Azleme (أَظْلَمَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" (zı, lam, mim) kökünün "ışığın kaybolması, aydınlığın (nur/ziya) yerini zifiri bir karanlığın alması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kararma eylemini (azleme), İslam'ın getirdiği yükümlülükler (cihat, infak), müslümanların uğradığı geçici yenilgiler veya münafıkların ikiyüzlülüklerini deşifre eden ağır ayetlerin inmesi olarak tanımlar. Çıkarların kesildiği ve bedel ödemenin gerektiği o anlar, münafıklar için zifiri bir "karanlıktır".

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin "edâe" (aydınlattı) fiilinin hemen arkasından gelmesiyle oluşan psikolojik yıkımı analiz eder. Işıktan aniden karanlığa geçmek, sürekli karanlıkta kalmaktan daha sarsıcı ve kör edicidir (adaptasyon kaybı). Kur'an, münafıkların ruh halini bu sert ışık-karanlık kontrastıyla (zıtlığıyla) resmederek, onların iç dünyasındaki o sürekli korkuyu, nevrotik tedirginliği ve denge kaybını olağanüstü bir edebi sahnelemeyle aktarır.

        Aleyhim (عَلَيْهِمْ)

        İbn Fâris, "alâ" (üzerine, aleyhine) harf-i cerinin dilde "kapsamak, üstünlük kurmak, bir şeyin üzerine çöküp ağırlık yapmak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, karanlığın sadece etrafı sarmadığını, "onların üzerine" (aleyhim) çöktüğünü belirtir. Bu kullanım, karanlığın münafıklar için adeta fiziksel bir ağırlığı olan, onları boğan, bunaltan ve hareket edemez hale getiren ontolojik bir baskı unsuru (ilahi bir musibet) olduğunu ifade eder.

        Kâmû (قَامُوا)

        İbn Fâris, "k-v-m" (kaf, vav, mim) kökünün "ayağa kalkmak, dikilmek, durmak ve sabit kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hareketin (yürümenin) zıttı olarak, bir noktada çakılıp kalmayı da ifade eden çok geniş bir köktür.

        Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki kıyam (kâmû / durdular/dikildiler) fiilinin, namazdaki o saygın ve şuurlu duruşla uzaktan yakından ilgisi olmadığını vurgular. Buradaki duruş (vakfe), çölde aniden bastıran zifiri karanlıkta adım atacak cesareti bulamayan, yönünü tamamen kaybeden bir bedevinin çaresizlik ve panik içinde olduğu yere mıhlanıp kalmasıdır. O, ne geriye dönebilir ne ileri gidebilir; sadece şaşkınlık içinde dikilir (kâmû).

        Toshihiko Izutsu, münafığın eylemselliğini bu iki fiil (meşev ve kâmû) üzerinden tahlil eder. Münafığın hayatı "çıkara doğru koşmak" (meşev) ile "risk anında donakalmak/felç olmak" (kâmû) arasında sıkışmış trajik bir sarkaçtır. İman kişiye karanlıkta da yönünü bulacak bir içgörü (nur) sağlarken; nifak, kişiyi sadece dış koşulların oyuncağı haline getirir, dışarısı kararır kararmaz münafığın tüm motor becerileri (ahlaki iradesi) iflas eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "durdular/donakaldılar" fiilini Medine'nin siyasi atmosferinde okur. Savaş (cihat) emri geldiğinde veya mali bir fedakarlık istendiğinde (karanlık çöktüğünde), münafıkların hemen mazeretler üreterek oldukları yerde çakılıp kalmaları, geri durmaları ve sefere katılmamaları, bu "kâmû" fiilinin doğrudan sosyo-politik bir yansımasıdır.

        Ve lev (وَلَوْ)

        İbn Fâris, "lev" edatının dilde "eğer, şayet" anlamına gelen ve "gerçekleşmemiş bir şartı" bildiren (harfu imtinâ' li-imtinâ') bir edat olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, gramer açısından bu edatın, cevabın (sonucun) gerçekleşmemesinin sebebini, şartın gerçekleşmemesine bağladığını açıklar. "Eğer dileseydi... giderirdi" yapısı, Allah'ın o an için onların duyularını topyekün gidermediğini, felaketin potansiyel olarak her an enselerinde olmasına rağmen ilahi mühletin devam ettiğini bildirir.

        Şâe (شَاءَ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (şın, ye, hemze) kökünün dilde "bir şeye niyet etmek, onu var kılmaya yönelmek, irade etmek ve dilemek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (dileme) kavramı ile "irade" kavramı arasındaki ince teolojik farkı inceler. İrade daha çok içsel bir seçimi ifade ederken, meşîet bu seçimin dış dünyada fiilen gerçekleştirilmesini, varlık sahasına çıkarılmasını (icad) kapsar. Allah'ın meşîeti (dilemesi) mutlaktır. Ayette felaketin (gözlerin ve kulakların tamamen alınmasının) sadece Allah'ın "tek bir dilemesine" (şâe) bağlı olduğunun hatırlatılması, münafıkların ne kadar ince bir ip üzerinde (ilahi sabrın sınırında) cambazlık yaptıklarını gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili Allah'ın mutlak egemenliği (rububiyeti) bağlamında okur. Münafıklar kendi kurnazlıklarıyla İslam toplumunu manipüle ettiklerini düşünürken, Kur'an onlara varlıklarının ve organlarının (işitme/görme) kendi kontrollerinde değil, doğrudan Tanrı'nın meşîetinde (dilemesinde) rehin olduğunu hatırlatır. Bu, insanın ontolojik kibrine vurulmuş teolojik bir darbedir.

        Allahu (اللَّهُ)

        Bu ismin temel etimolojik analizi 15. ayette (Allah'ın onlarla alay etmesi bağlamında) yapılmıştır.

        Celaleddin el-Suyuti, İtkân adlı eserinde ayetlerdeki özne değişimlerine ve Allah isminin açıkça zikredilmesinin (ızhar) sırlarına değinir. Burada "O dileseydi" şeklinde bir zamir kullanmak yerine bizzat Yüce Yaratıcının özel adının (Allah) zikredilmesi, tehdidin büyüklüğünü, fiilin arkasındaki kudretin azametini ve eylemin şakasının olmadığını muhatabın kalbine korku salarak pekiştirmektir (tehvil ve tazim).

        Le zehebe (لَذَهَبَ)

        İbn Fâris, "z-h-b" (zel, he, be) kökünün "gitmek, geçmek" fiili olduğunu, ancak "bâ" (bi) harfiyle kullanıldığında (zehebe bi) "alıp götürmek, yok etmek, mahvetmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin başındaki "lam" harfinin, şart cümlesinin (ve lev) cevabında gelen "lâm-ı te'kid" (pekiştirme lamı) olduğunu kaydeder. Bu dilbilgisel yapı, "hiç şüphesiz, kesinlikle ve derhal alıp götürürdü" şeklinde tehdidin kesinliğini ve şiddetini en üst perdeye taşır.

        Râgıb el-İsfahânî, 17. ayetteki "Allah onların nurunu giderdi" (zehebe... bi nûrihim) ifadesiyle bu ayetteki "duyularını giderirdi" ifadesi arasındaki evrimi açıklar. 17. ayette Allah onların sadece hakikati algılayan manevi ışıklarını (nurlarını) almıştı; bu ayetteki tehdit ise artık doğrudan fiziksel ve biyolojik varlıklarının (kulaklarının ve gözlerinin) tamamen yok edilmesine (helaka) yöneliktir. Tehdit boyutu giderek somutlaşmış ve sertleşmiştir.

        Bi sem'ihim (بِسَمْعِهِمْ)

        İbn Fâris, "s-m-a" (sin, mim, ayn) kökünün dilde "sesi idrak etmek, dinlemek ve kulak vermek" anlamına geldiğini tespit eder. İnsanın dış dünyayla kurduğu ilk ve en temel iletişim kanalıdır.

        Dücane Cündioğlu, işitme (sem') duyusunun tekil kalıpta gelmesinin felsefi derinliğini inceler. Çoğul bir topluluğun işitme yetisinden bahsedilirken "işitmeleri/kulakları" (esmâ'ıhım) denilmesi beklenirken, tekil (sem'ihim) denilmesi, işitmenin tıpkı hakikat gibi "tek ve merkezî" bir algı mekanizması olduğuna işarettir. Münafıkların o tek ve asli iletişim kabloları (sem') koptuğunda, geriye sadece anlamsız bir kaos kalır. Gök gürültüsünden parmaklarını tıkayarak kurtulmaya çalışanların "işitme duyularının kökünden alınması", ironik ve adil bir ilahi yaptırım tehdididir.

        Ve ebsârihim (وَأَبْصَارِهِمْ)

        İbn Fâris, "b-s-r" (be, sad, ra) kökünün "görmek, kavramak ve idrak etmek" anlamlarına geldiğini yineler. İşitmenin aksine bu kelime çoğul (ebsâr/gözler-bakışlar) formunda gelmiştir.

        Toshihiko Izutsu, münafıkların bilgi edinme ve hayatta kalma araçları olan bu iki temel duyunun (sem' ve ebsâr) Kur'an'daki stratejik önemini analiz eder. İnsan, vahyi kulaklarıyla duyar, kainattaki delilleri (veya şimşeğin ışığını) gözleriyle görür. Münafıklar bu iki organı kendi çıkarları (kulak tıkamak ve sadece ışıkta yürümek) için suiistimal ettiklerinden; Kur'an, onların en çok güvendikleri bu biyolojik donanımı (duyularını) bir anda iptal etme gücünü hatırlatarak, nifakın sonunun mutlak bir karanlık ve hiçlik olduğunu ilan eder.

        İnnallâhe (إِنَّ اللَّهَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin başındaki "inne" (şüphesiz, muhakkak ki) edatının, hemen ardından gelen cümlenin içeriğini mutlak bir kesinlikle sabitlediğini (tahkik) belirtir. Bu, önceki tehditlerin ("dileseydi alıp götürürdü") havada kalan boş bir söz olmadığını, arkasında sonsuz bir kudretin bulunduğunu zihinlere kazıyan teolojik bir mühürdür.

        Alâ (عَلَىٰ)

        İbn Fâris, "a-l-v" (ayn, lam, vav) kökünden gelen bu edatın "üstünlük, kuşatıcılık, her şeye hâkim olma" anlamları taşıdığını belirtir. Allah'ın gücünün tüm eşyanın ve olayların "üzerinde/üstünde" (alâ) olduğunu, O'nun kudretine direnebilecek hiçbir varlık hiyerarşisi bulunmadığını ifade eder.

        Kulli (كُلِّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" (kef, lam, lam) kökünün "bir şeyi tamamen ihata etmek, çevresini sarmak, istisna bırakmaksızın bütünü kapsamak" anlamına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "küll" kavramının dilde "parçaların tamamı, bütünsellik, eksiksizlik" anlamına geldiğini belirtir. İlahi kudretin sınırlarını çizen bu kelime, evrendeki makro ve mikro hiçbir zerre'nin, münafıkların hiçbir gizli fısıldaşmasının veya planının bu mutlak iktidar alanının (kudretin) dışında tutulamayacağını kesin olarak (istigrak) ilan eder.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (şın, ye, hemze) kökünden türeyen "şey" kelimesinin dilde "var olan, mevcudiyeti akıl veya duyularla bilinebilen, hakkında hüküm verilebilen her türlü nesne veya durum" anlamına geldiğini tespit eder. Varlık aleminin en geniş, en belirsiz ve en kapsayıcı kavramıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik kapsamına eğilir. "Her şey" (kulli şey'in) tamlaması, münafıkların duyularının (işitme ve görme) alınmasından çok daha ötesini, tüm evrensel yasaları, doğa olaylarını (şimşek, yağmur, karanlık) ve insan iradesini kapsar. Allah'ın gücü belirli olaylara değil, varlık sahasına çıkmış veya çıkacak olan mutlak "her şeye" şamildir.

        Kadîr (قَدِيرٌ)

        İbn Fâris, "k-d-r" (kaf, dal, ra) kökünün "bir şeye güç yetirmek, sınırını ve miktarını belirlemek, ölçü koymak ve hükmetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Kudret kelimesi, hem yapabilme gücünü hem de yapılan işin kusursuz bir ölçü (takdir) içinde olmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Kadîr" sıfatını diğer güç bildiren kelimelerden ayırır. Allah'ın Kadîr olması; sadece zor kullanarak, rastgele veya kontrolsüz bir güç uygulaması (şiddet) değil; her eylemini (münafıkların duyularını almasını veya mühlet vermesini) sonsuz bir hikmetle, tam zamanında, kusursuz bir ölçü (kader) ve adalet dairesinde dilediği gibi gerçekleştirebilmesidir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayet sonlarındaki fasılaların (bitiş kelimelerinin) cümlenin öncesiyle olan edebi (tenasüp) ilişkisini inceler. Ayet boyunca münafıkların çaresizliği, ilahi felaketlerin (şimşeğin ve karanlığın) sarsıcılığı ve Allah'ın dilediği an duyuları yok edebileceği gerçeği işlenmiştir. Bu dehşetli tablonun en sonuna, sıradan bir güç değil, mübalağa (aşırılık/yoğunluk) bildiren "Fa'îl" vezninde "Kadîr" (Mutlak Kudret Sahibi) sıfatının yerleştirilmesi; metnin içerdiği o ilahi otoriteyi ve mutlak hakimiyeti, muhatabın (ve münafıkların) zihninde sarsılmaz bir sütun gibi dikerek ayeti (ve münafıklarla ilgili bu uzun pasajı) kusursuz bir azametle sonlandırır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X