يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi, şimşek, işitme kaybı, görme kaybı, bakara 20, bakara suresi 20. ayet, kudret, ilahi güç, allah, zulüm, kader
-
Şimşek nerede ise gözlerini kapacak; önlerini aydınlatınca biraz yürürler, karanlık basınca dikilip kalırlar. Allah dileseydi işitme ve görme yeteneklerini yok ederdi. Şüphe yok ki Allah her şeye güç yetirendir.
Şimşek nerede ise gözlerini kapacak. Yani İslâm toplumunda bulunan ganimet kendilerini cezbetmektedir. Karanlık basınca, çeşitli zorluklar sebebiyle, dikilip kalırlar ve Resûlullah'tan (s.a.) uzaklaştırılırlar. Allah dileseydi zikredilen yeteneklerini yok ederdi, yani onları sağır ve kör haline getirirdi. Dahhâk yolu ile İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Şimşeğin ve ateşin yansıttığı aydınlık sürekli değildir, âyette münafığın imanının bunlara benzetilmesi suretiyle kısa bir süre sonra ortadan kalktığına işaret edilmiştir.
Kutebî şöyle demiştir: Münafık önceleri kâfır iken Allah tarafından lütfedilen nur sayesinde hidâyete ulaşmıştır, tıpkı ateş yakıp gece karanlığında onun aydınlığından faydalanan bir insan gibi. Gece karanlığında yürüyen adamın durumu böyledir, ancak görme duyusunun yok olduğu veya şimşek parıltısı söndüğü vakit içinde bulunduğu karanlığa dönüş yapmış olur.
Ahireti Kavrama Aracı Dünyadır
Bu konuda aslolan şudur ki Allah Teâlâ şu dünya hayatını insanları sınava tâbi tutmak için yaratmış ve sergiledikleri davranışların karşılığını vermek üzere de ikinci bir âlem icat etmiştir. Zaten ikinci âlem olmasaydı dünyayı ve içindeki her şeyi meydana getirmenin bir anlamı kalmazdı. Çünkü bu durumda belli sonuçlar olmaksızın yaratıkların icat edilmesi sadece fena bulmaları hedefine bağlı kalırdı, bu ise akılların abes göreceği bir şeydir. Sonucu olmayan bir konuda gayret gösteren herkes abesle iştigal etmiş, aklî açıdan önemi bulunan bir hedef izlemeden iş gören kişi de gayr-ı ciddi davranmış olur. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Sizi boş yere yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız?" buyurmuştur. Buna göre içinde yaşadığımız şu âlem öbür âlemin bir kılavuzu statüsündedir. Bu yüzdendir ki âhiret için yapılacak anlatımlar dünyadan bilinen şeylerle kıyaslanarak şekillendirilmiştir. Çünkü öbür âlemin bilinmesi bu âleme bağlıdır. Bu hikmete bağlı olarak Cenâb-ı Hak sınava tâbi tutmak üzere yarattığı insanları elem çekecek ve zevk alacak biçimde şekillendirmiştir. Tâ ki [kötü davrandıkları takdirde geleceği haber verilen elemlerin, [iyi davrandıkları takdirde ise gerçekleşeceği müjdelenen lezzetlerin konumunu anlamış olsunlar.
Bu hikmet çerçevesinde Allah Teâlâ âhiret hayatını göz önünde bulundurmayan, o hayatla ilgili olarak yapılan özendirmelere karşı kulaklarını tıkayan yahut da Allah'ın buyruk ve yasaklarını nazarı itibara almayan kimsenin meselini kör, sağır, ölü vb. kavramlarla beyan etmiştir. Çünkü o kişide görme, işitme ve yaşama yeteneklerinin sonuçları etkili olamamıştır. Aslında bunlar insanın duyu ötesinde kalan hususların düşünme yoluyla bilinmesi için yaratılmıştır. Kişi bunlardan gafil olunca biraz önce söz konusu edilen özelliklerle nitelendirilir. Şunu da hatırlatalım ki âhiret, yani ceza ve mükâfat âlemi olmasaydı bahis konusu yeteneklerin bizce mâkul olacak hiçbir hikmeti kalmazdı.
Bu bakış açısına bağlı olarak, sayesinde nesne ve olayların sonuçlarının tesbit edilip faydalanılması sağlanan kalbin nurunun yok oluşu göz nurunun sönmesine benzetilmiştir, gözle elde edilecek dünya menfaatlerinin yok olması gerçeğine paralel olarak. Kulak ve diğer yeteneklerin konumu da aynıdır. Buna göre yukarıda geçen iki meselin hedefini kâfirler ve münafıklar teşkil eder.
Münafık örneğini ele alalım. Onun fıtrî yapısının nuru sönünce -ki bu gözün nurudur- tutuşturulan ateşin nurundan faydalananamaz, halbuki gözü gören herkes için ateşin nuru devam etmektedir. Ateşten elde edilecek diğer yararlıklar da aynı durumdadır. Bunun gibi münafığın kalp gözünün nuru ve hayatiyeti ortadan kalkınca âhiretin nurundan ve mükafatından faydalanamaz. Şimşek parıltısından yararlanan kimsenin durumu da aynıdır. Şaşkın bir halde çakılıp kalır, çünkü o, yolunu şimşeğin aydınlığı sayesinde görüyordu. Tıpkı nesne ve olayların akıbetlerini tesbit etmeye yarayan kalbin sezişini kaybeden kimse gibi. Hatta şimşek parıltısı veya ateş aydınlığına güvenerek yola giren kimse, bunlardan mahrum kaldığı takdirde, ateşin veya şimşeğin faydasını ilke olarak hesaba katmayana oranla aydınlığa daha büyük bir ihtiyaç hissettiği gibi ateşin kendisinden, yağmurun şiddetinden ve yolun kötülüğünden daha fazla endişe duyar. Böylesi eskiden çok arzu ettiği yağmurdan ve aydınlığı sönen ateşten de artık hoşlanmaz olur. Dünyada beyan ettiği imandan yoksun kalan münafığın âhiretteki durumu da bunun gibidir, çünkü o bu haliyle cehennemin en alt tabakasına atılacaktır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Kâfire gelince, o da Allah'ın verdiği gözle dış dünyada gözlenen hususların akıbet ve mahiyetlerini görmemiş, O'nun lütfettiği işitme yeteneği ile de bu alanın iç yüzünü idrak edememiştir. Çünkü bu yeteneklerin amaçladığı hedef kişinin algıladığı şeyleri ibret alması için akla ulaştırmasıydı. Bu sayededir ki akıl bütün bu nesne ve olayların kendi başlarına (mekanik bir şekilde) meydana gelmediğini anlayacak, bunun yanında onlarda bulunan bütün hikmetlerin mahiyetini de kavrayamayacaktır. Nihayet akıl ilâhî nimetlerin azametini bilecek ve bunların hikmetsiz olmadığı şuuruna ererek şükrünün edası ile meşgul olacaktır. Akıl ve dolayısıyla kişi bu davranışıyla eylemlerinin ceza ve mükâfatına ulaşacaktır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Yorumu Yorumla
-
Yekâdu (يَكَادُ)
İbn Fâris, k-v-d kökünün bir şeyin gerçekleşmesine çok yaklaşmak, neredeyse olmak üzere bulunmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin tam olarak vuku bulmadığını ancak oluş şartlarının tamamlanmak üzere olduğunu, bu ayette şimşeğin şiddetinin gözleri kör etme noktasına getirdiğini ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu fiilin münafıkların yaşadığı varoluşsal gerilimi yansıttığını; ilahi hakikatin (vahyin) sarsıcı etkisinin onları her an mutlak bir idrak kaybına veya ruhsal bir şoka sürükleyecek kadar yaklaştığını analiz eder.
Yehtafu (يَخْطَفُ)
İbn Fâris, h-t-f kökünün bir şeyi hızla çekip almak, kapıp kaçırmak ve süratle yerinden koparmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, özellikle görme yetisinin veya bir nesnenin aniden ve şiddetle elden çıkmasını ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şimşeğin gözleri kapıp kaçırması imgesinin, ilahi mesajın çarpıcı ve reddedilemez gücü karşısında münafıkların bilişsel dengelerini yitirmelerini, zihinsel savunma mekanizmalarının aniden felce uğramasını anlatan çok güçlü bir edebi tasvir olduğunu vurgular.
Ebsârahum (أَبْصَارَهُمْ)
İbn Fâris, b-s-r kökünün gözle görmek, fark etmek ve bir şeyin mahiyetini kavramak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hem fiziksel görme duyusunu hem de kalp gözüyle (basiret) hakikati idrak etme yetisini temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, münafıkların basiretlerinin kapılmak üzere olmasının, onların sahte dünyalarının ilahi gerçeklik tarafından her an yerle bir edilme tehdidi altında olduğunu sembolize ettiğini detaylandırır.
Edâe (أَضَاءَ)
İbn Fâris, d-v-e kökünün ışık saçmak, aydınlatmak ve karanlığı dağıtmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ziya kavramından türeyen bu fiilin, ayette şimşeğin çakmasıyla oluşan o kısa süreli, yoğun aydınlığı nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu aydınlığın münafıkların işine gelen, çıkarlarıyla örtüşen veya korkularını anlık olarak yatıştıran zahiri başarıları ve geçici huzur anlarını sembolize ettiğini ifade eder.
Meşev (مَشَوْا)
İbn Fâris, m-ş-y kökünün bir yerden bir yere adım atarak ilerlemek, yürümek ve hareket etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin ayette münafıkların sadece işlerine gelen, kendilerine menfaat sağlayan durumlarda İslam dairesi içinde yürümeye, yani görünürde mümin gibi davranmaya devam ettiklerini anlattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, bu yürüyüşün kararlı bir hidayet yürüyüşü değil, şimşeğin ışığına göbekten bağlı, sığ, ürkek ve fırsatçı bir devinim olduğunu analiz eder.
Azleme (أَظْلَمَ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün ışığın kaybolması ve karanlığın çökmesi anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ışığın çekilmesiyle her şeyin belirsizleşmesi manasına geldiğini; ayette şimşek sönüp karanlık geri geldiğinde münafıkların içine düştüğü o zifiri şaşkınlık halini nitelediğini aktarır.
Kâmû (قَامُوا)
İbn Fâris, k-v-m kökünün ayakta durmak, duraksamak ve hareketin kesilmesi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir işi sürdürmekten vazgeçip olduğu yerde çakılıp kalmak olduğunu; münafıkların zorluk, risk veya samimiyet gerektiren hallerle karşılaştıklarında manevi bir felç yaşayarak durduklarını, ilerleyemediklerini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu durma eyleminin onların inançsızlıktaki kararsızlıklarını, ilahi bir rehberliğe sahip olmadıkları için karanlıkta ne yapacağını bilemeyen birinin çaresizliğini yansıttığını vurgular.
Şâe (شَاءَ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün bir şeyi istemek, dilemek ve irade etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın meşiyetinin, evrendeki her oluşun mutlak belirleyicisi olduğunu; ayette münafıkların bütün algı kapılarının kapatılmasının tamamen ilahi bir irade ve yasa çerçevesinde olduğunu aktarır.
Allah (اللَّهُ)
İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen, ibadet edilen mutlak varlık manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan Yaratıcı olduğunu; ayette münafıkların ikiyüzlü tavırlarına karşı her an müdahale edebilecek olan mutlak otoriteyi temsil ettiğini söyler.
Sem'ihim (سَمْعِهِمْ)
İbn Fâris, s-m-a kökünün işitmek ve algılamak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi mesajın kulağa ulaşması ve kalbe inmesi arasındaki ilk istasyon olduğunu; Allah dileseydi bu yetiyi onlardan alarak dış dünya ile manevi bağlarını tamamen koparabileceğini aktarır.
Külli Şey'in (كُلِّ شَيْءٍ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünden türeyen şey kelimesinin var olan, varlığı tasavvur edilen her türlü nesne ve durum için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, küll kelimesiyle birleştiğinde istisnasız tüm varlık alanını kapsadığını ifade eder.
Kadîr (قَدِيرٌ)
İbn Fâris, k-d-r kökünün bir şeye gücü yetmek, ölçmek ve miktarını belirlemek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın dilediği her şeyi hikmetine uygun olarak yapmaya mutlak güç sahibi olması manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, ayetin bu isimle bitmesinin, münafıkların kaçış ve hile alanının tamamen ilahi kudretin kontrolü ve takdiri altında olduğunu, hiçbir eylemlerinin bu mutlak ölçünün ve gücün dışına çıkamayacağını ihtar ettiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla