وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şeytanlar, elebaşları, bakara 14, ikiyüzlülük, bakara suresi, alay, bakara suresi 14. ayet, şeytan, iman, güven
-
Münafıklar iman edenlerle karşılaştıkları vakit, 'Biz de inandık' derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman ise, 'Aslında biz sizinle beraberiz, müminlerle sadece alay etmekteyiz' diye konuşurlar.
Münafıklar iman edenlerle karşılaştıkları vakit, yani Muhammed'in (s.a.) ashabıyla. "Biz de inandık" derler. Görünüşte müminlerle aynı fikri paylaştıkları manzarası sergilemelerine rağmen iç dünyalarında onlara muhalefet ederler.
Şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman. Bunun yorumunda birkaç görüş ileri sürülmüştür. Denildi ki şeytanları kâhinler demektir. Kâhinlere şeytan denilmesi haktan uzaklaşmaları sebebiyledir. Arapçada "uzaklaştı" anlamında "şetane ..." denilir. Diğer bir görüşe göre haddi aşan ve bunda ısrar eden herkese bu fiili sebebiyle şeytan denilir. "İnsan ve cin şeytanları" meâlindeki âyette olduğu gibi. Burada kendilerine bu niteliğin nisbet edilmesinin sebebi meşru sınırı aşmaları ve bunda ısrar etmeleridir. Aslında şeytanların cin türünden olduğu kabul edilmektedir. Bir telakkiye göre de kâhinlerin şeytanlar diye isimlendirilmesi, her kâhinin beraberinde, onun emriyle iş gören bir şeytanın bulunması yüzündendir, bu sebeple kâhinler onların adıyla isimlendirilmiştir. Bu, dil açısından mümkün olup uygulamada da kullanılmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
"Aslında biz sizinle beraberiz derler." İki şekilde yorumlanmıştır: Yardımlaşma ve dayanışmada sizinle beraberiz demektir. İkincisi biz sizinle beraberiz, yani onların değil sizin dininize bağlıyız. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Müminlerle sadece alay etmekteyiz, yani görünürde müminlerle uyum içinde olmak, iç dünyalarında ise onlara muhalefet etmek.
Yorumu Yorumla
-
Lekû (لَقُوا)
İbn Fâris, l-k-y kökünün bir şeyle karşılaşmak, yüz yüze gelmek ve tesadüf etmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin görme veya algılama yoluyla bir varlıkla doğrudan temas kurmak manasına geldiğini; ayette münafıkların müminlerle sosyal alandaki kamusal, fiziksel ve iletişimsel karşılaşmalarını ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ayetteki kullanımının, münafıkların çıkarları gereği bilinçli olarak müminlerin meclislerine girmelerini, yeni kurulan İslam toplumunun merkezinde boy göstermekten kaçınmayarak onlarla aktif bir şekilde yüz yüze geldiklerini yansıttığını belirtir.
Âmenû / Âmennâ (آمَنُوا / آمَنَّا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, korkunun zıddı olan emniyet hali ve kalbin tasdik etmesi anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin mutmain olması olduğunu, ancak ayette "âmennâ" (inandık) diyen münafıkların kalpte hiçbir karşılığı olmayan, sadece dilde kalan sahte bir güven ve aidiyet beyanında bulunduklarını söyler. Toshihiko Izutsu, bu ayetin bağlamında imanın dille ikrarının, salt teolojik bir beyan değil; egemen ve yeni siyasi gücü temsil eden toplumsal bir gruba (Müslüman cemaatine) aidiyet bildirmek, böylece sosyal ve ekonomik güvenlik (emniyet) sağlamak için bir maske olarak araçsallaştırıldığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, inancın ontolojik güvencesinden ve samimiyetinden yoksun olan münafıkların, bu yüce kavramı sadece pragmatik bir entegrasyon ve korunma aracı olarak kullandıklarını vurgular.
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün ağızdan çıkan söz, meramı dille ifade etmek ve konuşmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin normal şartlarda içsel bir düşüncenin veya tasdikin sese dönüşmüş hali olduğunu; ancak burada eylemin münafıkların kalpleriyle uyuşmayan, salt bir dudak hareketinden ibaret olan boş ve ikiyüzlü söylemlerini nitelediğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin ayette iki farklı gruba ("inandık" ve "sizinleyiz" şeklinde) iki kez ardı ardına kullanılmasının retorik boyutuna dikkat çekerek; bu tekrarın, münafıkların parçalanmış psikolojilerini, her meclise göre renk değiştiren bukalemunsu ve güvensiz karakterlerini mükemmel bir edebi tasvirle resmettiğini belirtir.
Halev (خَلَوْا)
İbn Fâris, h-l-v kökünün bir yerin boşalması, yalnız kalmak, tenhaya çekilmek ve araya başka hiçbir şeyin girmediği bir baş başa kalma durumu anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kalabalıktan ayrılıp yalnızlığa çekilmek manasına geldiğini; ayette münafıkların müminlerin bulunduğu kamusal alandan sıyrılarak kendi asıl yandaşlarıyla yapayalnız, gizli ve mahrem meclislerinde buluşmalarını nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin münafıkların ikili yaşam tarzının asıl yüzünü ortaya çıkardığını, onların maskelerini çıkardıkları, nifaklarını özgürce yaşadıkları o karanlık ve dışa kapalı (halvet) anlarını sembolize ettiğini ifade eder.
Şeyâtînihim (شَيَاطِينِهِمْ)
İbn Fâris, kelimenin ş-t-n kökünden (uzaklaşmak, haktan tamamen ayrılmak) veya ş-y-t kökünden (yanıp kavrulmak, öfkeden helak olmak) türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, inatçı, kibirli, hakikatten uzaklaşmış ve başkalarını da fesada saptıran her türlü isyankar insan veya varlığa şeytan dendiğini; bu ayette "kendi şeytanları" ifadesinin münafıkların elebaşlarını, küfürde önderlik eden akıl hocalarını veya müşrik liderleri nitelediğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Habeşçe "şaytan" veya Aramice/Süryanice "satana" kelimelerinden Arapçaya ödünçlendiğini, bu Sami dillerindeki kökenin de "karşı duran, muhalif, engelleyici düşman" anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın ahlak sisteminde ilahi nurun ve imanın tam karşısına konumlandırılan örgütlü karanlık ve bozgunculuk odağını temsil ettiğini; münafıkların liderlerinin "şeytanlar" olarak isimlendirilmesinin, onların İslam toplumuna karşı yürüttükleri yıkıcı faaliyetin teolojik ciddiyetini gösterdiğini detaylandırır. Gabriel Said Reynolds, "Şeytanlar" teriminin Geç Antik Çağ teolojik metinlerinde de ilahi otoriteye isyan eden güçleri tanımladığını, Kur'an'ın bu bağlamda münafıkların sığındığı önderleri bu eskatolojik kötülük sembolüyle özdeşleştirerek meselenin sıradan bir siyasi muhalefet değil, mutlak bir manevi isyan olduğunu vurguladığını ifade eder.
Müstehzi'ûn (مُسْتَهْزِئُونَ)
İbn Fâris, h-z-e kökünün asıl anlamının birini hafife almak, onunla alay etmek, eğlenmek ve ciddiye almamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bir şeyi veya kimseyi küçük düşürmek, hakir görmek amacıyla gizli veya açıkça alay konusu yapmak manasına geldiğini; münafıkların "biz ancak alay ediyorduk" diyerek, müminlerin kutsallarını ve dindarlıklarını kendi aralarında bir eğlence aracı olarak gördüklerini itiraf ettiklerini aktarır. Toshihiko Izutsu, alay etme (istihza) eyleminin, münafıkların içlerindeki aşağılık kompleksini gizlemeye yönelik sahte bir üstünlük ve kibir maskesi olduğunu; hakikate karşı hissettikleri çaresizliği ve hazımsızlığı, karşı tarafı tiye alarak ve ciddiyetsizleştirerek telafi etmeye çalıştıklarını analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), istihza fiilinin münafıkların trajik durumunu derinleştiren ironik bir kullanım barındırdığını; akıllarınca müminlerle oynayıp alay ettiklerini sanırken, aslında mutlak olan ilahi hakikat karşısında bizzat kendi varoluşlarını komik, değersiz ve oyuncak bir hale düşürdüklerini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin münafıkların derin ahlaki lakaytlıklarını ve varoluşsal meseleleri salt bir aldatmaca ve oyun gibi algılayan sığ psikolojilerini yansıttığını, onların asıl karakter çöküntüsünün bu ciddiyetsizlikte yattığını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla