وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: alay, mümin, iman, münafık, bakara 13, kibir, beyinsizler, bakara suresi 13. ayet, bakara suresi, akıl, ilim, bilgi, güven
-
Yine kendilerine, 'Herkesin inandığı gibi siz de inanın' denilince, 'Aklı kıt kişiler gibi mi inanalım!' diye cevap verirler. Bilin ki asıl aklı kıt olan kendileridir, fakat bunu anlamazlar.
Kendilerine, "Herkesin inandığı gibi siz de inanın" denilince. Bu âyetin münafıklar veya Ehl-i kitap hakkında olması mümkündür. Münafıklar hakkında ise bunun anlamı, Ey münafıklar! Muhammed'in (s.a.) ashabı gizli ve açık her konumda iman ettiği gibi siz de gizli ve açık halinizde iman edin' demektir. Bu durum şu âyette de açıklanmıştır: "Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar". Yukarıdaki âyet Ehl-i kitap hakkında ise bunun mânası, bir şeyin doğru ve gerçek olduğunu onaylamak (tasdik) statüsünde iman etmelerini emretmekten ibarettir. Bize göre iman kalp ile tasdiktir. Bunun delili, tefsir, dil ve edebiyat âlimlerinin hepsinin Kur'ân'ın tamamında geçen "âmenû" (آمنوا) (... iman ettiler) ifadelerini "saddekû (صدقوا)" (... tasdik ettiler) şeklinde açıklamış olmalarıdır.
Biz, "Aklı kıt kişiler gibi mi inanalım!". Süfehanın (السفهاء) müfredi olan sefihin (سفيه) aslını teşkil eden sefeh (السفه) hikmetin zıddı olup yanlış olduğunu bile bile bir işi hoyratça işlemek demektir. Cehl aslında ilmin zıddıdır. Sefeh sövme ve hakaret ifadesi olarak da kullanılır. Bir kimse diğerine "akılsız, beyinsiz" anlamında "ey sefîh" diyebilir.
Yorumu Yorumla
-
Kîle / Kâlû (قِيلَ / قَالُوا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün aslen ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi veya meramı dille ifade etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin normal şartlarda içsel düşüncenin sese dönüşmüş hali olduğunu, bu ayette ise "kîle" (denildiğinde) ile dışarıdan gelen ahlaki bir davetin, "kâlû" (dediler) ile de bu davete karşı anında geliştirilen kaba, küçümseyici ve savunmacı bir sözlü tepkinin yansıtıldığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki edilgen "kîle" fiilinin, imana davet eden öznenin kimliğinden bağımsız olarak bizzat davetin evrenselliğini vurguladığını; münafıkların bu davete "kâlû" diyerek verdikleri cevabın ise onların kibre dayalı, aceleci ve diyaloga tamamen kapalı reaksiyoner psikolojilerini deşifre ettiğini belirtir.
Âminû / Enu'minu (آمِنُوا / أَنُؤْمِنُ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün temelinde güvenmek, emniyette olmak ve kalbin tasdik etmesi anlamlarının bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanın kişinin iç dünyasında mutlak bir huzur bularak gerçeği onaylaması olduğunu, ayetteki "âminû" (iman edin) emrinin samimi bir teslimiyete çağrı iken, münafıkların "enu'minu" (iman mı edelim?) şeklindeki istifham-ı inkari (inkar ve alay içeren soru) kalıbıyla bu eylemi kendi statülerine yakıştıramayarak reddettiklerini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu ayetin bağlamında imanın sadece teolojik bir kabul değil, aynı zamanda eşitlikçi yeni İslam toplumuna katılmayı simgeleyen sosyolojik bir eylem olduğunu; münafıkların, inancı sıradan insanlarla (nâs) aynı seviyede paylaşmayı kendi aristokratik veya elitist benliklerine ontolojik bir saldırı olarak algıladıklarını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, burada imanın, insanın toplumsal hiyerarşilerden sıyrılarak ilahi irade önünde eşitlenmesi eylemi olduğunu, kibre saplanmış kalplerin bu varoluşsal eşitlenmeyi şiddetle reddettiğini vurgular.
Nâs (النَّاسِ)
İbn Fâris, n-v-s (hareket etmek) veya e-n-s (ünsiyet kurmak, kaynaşmak) köklerinden türediğini, insanın sosyal ve devingen tabiatına işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin topluluk halinde yaşayan, ünsiyet ve iletişime ihtiyaç duyan insanları nitelediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kelime dağarcığında "nâs" kavramının sıradan halkı, çoğunluğu ifade ettiğini; bu ayette münafıkların "nâs" kelimesini samimi müminleri (sahabeyi) aşağılamak, onları kültürsüz, vizyonsuz ve alt tabakadan bir yığın olarak etiketlemek amacıyla pejoratif (küçültücü) bir bağlamda kullandıklarını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada İslam'ın toplumsal sınırları kaldıran, köle ile efendiyi aynı safta birleştiren devrimci yapısını sembolize ettiğini, münafıkların asıl itirazının tevhid inancından ziyade bu sosyolojik eşitlenme zeminine (sıradan halkla aynı seviyeye inmeye) yönelik olduğunu ifade eder.
Süfehâ (السُّفَهَاءُ)
İbn Fâris, s-f-h kökünün asıl anlamının hafiflik, incelik ve ağırlığı olmamak (örneğin hafif ve ince kumaşlar için kullanılır) olduğunu, buradan mecazla akıl, karakter ve görüş bakımından hafif, ciddiyetsiz ve muhakeme yeteneğinden yoksun kişileri tanımladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sefeh kelimesinin aklın noksanlığı, düşüncede sığlık ve davranışta dengesizlik manasına geldiğini; münafıkların bu kelimeyi müminlere atfettiklerini ancak ilahi cevabın bu vasfı doğrudan onların kendi karakterlerine mühürlediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, "sefeh" kavramının İslam öncesi cahiliye ahlakında bilgeliğin, sabrın ve ağırbaşlılığın sembolü olan "hilm" erdeminin tam zıddı olduğunu; münafıkların kendilerini akıllı ve kurnaz sanırken, Kur'an'ın ahlaki değerleri tersyüz ederek asıl ahmaklığın ve aklın hafifliğinin ilahi hakikati reddetmek (sefeh) olduğunu ilan ettiğini derinlemesine analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin kullanımında mükemmel bir psikolojik projeksiyon (yansıtma) bulunduğuna dikkat çeker; münafıklar kendi içlerindeki inançsızlık boşluğunu, ahlaki sığlığı ve manevi hafifliği müminlere "ahmaklar" diyerek yansıtmaya çalışmış, ancak araya giren ilahi beyan "İyi bilin ki asıl ahmaklar bizzat onlardır" diyerek onların elitist kibrini ve sahte entelektüel imajını yerle bir etmiştir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki ahmaklığın dünyevi zeka eksikliği değil, ebedi olanı geçici olana feda etme şeklindeki mutlak bir varoluşsal rotasızlık ve metafizik sığlık durumu olduğunu vurgular.
Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin aslına vakıf olmak, onu diğerlerinden ayıran bir iz bırakmak ve kesin bir bilgiyle kavramak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilmin bir şeyin hakikatini bütün yönleriyle idrak etmek olduğunu; bu ayetteki olumsuz yapının (bilmezler), münafıkların kendi ahmaklıklarının ve içine düştükleri manevi felaketin farkında olmamalarını nitelediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, buradaki cehaletin sıradan bir bilgi eksikliği olmadığını; münafıkların gündelik hayatta son derece zeki, politik ve pragmatik hesaplar yapabilmelerine rağmen, ontolojik hakikati okuma (ilahi gerçekliği anlama) konusunda tamamen körleşmiş olmalarını ifade eden epistemolojik bir uyuşukluk olduğunu detaylandırır. Gabriel Said Reynolds, "bilmemek" veya "anlamamak" durumunun, Geç Antik Çağ dini literatüründe kendi zekasına tapıp ilahi aydınlanmadan mahrum kalan kibrin nihai evresini tanımlayan ortak bir teolojik motif olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla