يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: aldatma, bakara suresi, bakara 9, hile, bakara suresi 9. ayet, şuur kaybı, kibir, allah, nefis, iman, güven
-
Onlar Allah'ı ve müminleri aldattıklarını sanırlar. Halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar ama bunun farkına varmazlar.
Allah'ı aldattıklarını sanırlar. Kimse Allah'ı aldatmaya teşebbüs etmez, aslında münafıklar müminleri ve Allah dostlarını aldatmayı amaçlıyordu. Azîz ve celîl olan Allah, sözü edilen makbul kulların kendi nezdindeki değer ve mertebelerinin yüceliği sebebiyle aldatma eylemini kendisine nisbet etmiştir. Bu, O'nun şu beyanına benzemektedir: "Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder". Şüphe yok ki Allah yardıma muhtaç değildir; buna göre O, şu mânayı kastetmektedir: Siz Allah'ın dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder. Şu âyet-i kerîmenin mânası da aynı mahiyettedir: "Seninle biat edenler Allah ile biat etmiş olurlar". Aslında Allah ile biat (el sıkışma) olmaz, ancak Peygamber'inin Allah nezdindeki değer ve mertebesinin yüceliği sebebiyle biati kendisine izâfe etmiştir. İşte tefsirini yaptığımız âyette de münafıkların Allah dostlarına yönelik aldatma teşebbüslerini Cenâb-ı Hak kendi zâtına nisbet etmiştir, çünkü onların yüce yaratıcı nezdindeki mertebe ve değeri büyüktür. "Muhadaa (المخادعة)" kavramı iki veya daha fazla kişi arasında cereyan eden bir fiildir (birbirini aldatma). Âyette münafıklar mümin cemaati aldatmaya çalıştıkları için böyle ifade edilmiştir, "mufâale (مفاعلة)" babı böyledir (müşareket mânası içerir). Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar, yani aldatma fiillerinin kötü akıbeti kendilerine râcidir. İkincisi, onlar güven içinde olabilmek için müminlere karşı birlik-beraberlik görünümü sunarlar ve sonuç olarak aldatma eylemleri sebebiyle dünya hayatında sürekli bir korku içinde bulunurlar. Ama bunun farkına varmazlar, yani aldatma fiillerinden doğan sonucun âhirette kendilerine râci olacağının bilincini taşımazlar. İkincisi, kalplerinde gizledikleri kötü niyet ve küfrü, Cenâb-ı Hakk'ın Peygamber'ine bildireceğini bilmezler. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Yuhâdi'ûn (يُخَادِعُونَ)
İbn Fâris, h-d-a kökünün gizlemek, saklamak ve birini asıl niyetinden farklı bir şey göstererek yanıltmak (huda) manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hile ve aldatmanın, kişinin içindeki kötülüğü gizleyip muhatabına fayda sağlayacakmış gibi görünerek ona zarar vermeyi amaçlaması olduğunu, bu ayette münafıkların Allah'ı ve müminleri kandırma çabasını (muhâdaa) ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin münafıkların Allah ve inananlarla kurdukları teolojik ve sosyal ilişkilerdeki temel ahlaki sapmayı ifade ettiğini; bu eylemin sadece basit bir yalan söylemek değil, derin bir ontolojik kendini kandırma durumu olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Arap kültüründeki savaş hileleri ve bedevi kurnazlıklarından ilham alan bu kelimenin, ayette münafıkların pragmatist ve faydacı siyasetlerini yansıttığını, ancak mutlak ilahi bilgi karşısında bu hilenin beyhude ve trajikomik bir çabaya dönüştüğünü vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "yuhâdi'ûn" (karşılıklı aldatma çabası) ve aynı ayette geçen "yahde'ûn" (aldatma) fiillerinin edebi ve psikolojik boyutuna dikkat çeker. Münafıkların eyleminin Allah'a yönelik tamamen başarısız bir girişim olduğunu, nihayetinde hilelerinin dönüp sadece kendilerini vurduğunu ve kendi varoluşlarını kandırarak ruhsal bir intihar gerçekleştirdiklerini analiz eder.
Allah (اللَّهَ)
İbn Fâris, kelimenin e-l-h kökünden türediğini kabul ederek ibadet edilen, kulluk yapılan, yönelinen ve azameti karşısında hayret edilen mutlak varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin Yaratıcı'ya has özel bir isim olduğunu, O'ndan başka hiçbir varlık için kullanılmadığını ve mutlak ilahlık vasfını kendisinde toplayan tek gerçekliğe işaret ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, bu ismin Arapça kökenli olduğunu teyit etmekle birlikte, Hıristiyan ve Yahudi Aramicesindeki "Alaha" kelimesiyle tarihi bir bağa ve telaffuz benzerliğine sahip olduğunu, İslam öncesi Arap panteonunda da en yüce ve yaratıcı tanrı olarak bilindiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin İslam öncesi cahiliye döneminde aşkın bir varlık olarak bilindiğini, ancak Kur'an'ın bu ismi putperest çağrışımlarından tamamen arındırarak mutlak tevhidin, yaratıcılığın ve eskatolojik otoritenin yegane merkezi haline getirdiğini; bu ayette münafıkların mutlak ilme sahip olan bu yüce otoriteyi kandırmaya kalkışmalarındaki teolojik cüretkarlığın vurgulandığını belirtir.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, korkunun gitmesi ve emniyet içinde olmak demek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ayette eylemin, münafıkların yalanlarına ve sahtekarlıklarına hedef olan, kalpleriyle ilahi mesajı tasdik edip mutlak güvene ulaşmış olan topluluğu (müminleri) nitelemek için kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu bağlamda "âmenû" fiilinin sadece bireysel bir inanç sistemini kabul edenleri değil, aynı zamanda yeni inşa edilen sosyal ve siyasal bir grup olarak İslam toplumunu temsil ettiğini; münafıkların aldatma çabasının doğrudan bu teolojik dayanışma ağına yöneldiğini detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, iman eyleminin kişiyi ontolojik bir güven alanına taşıdığını, ayette inananların münafıkların hileleri karşısında ilahi koruma altındaki dürüstlük ve samimiyet safını oluşturduğunu söyler.
Enfüsehüm (أَنْفُسَهُمْ)
İbn Fâris, n-f-s kökünün bir şeyin aslı, kendisi, canı, özü ve nefes alıp veren varlık manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nefis kelimesinin bedenin canlılık ilkesini, insanın kendi özünü (zatını) ve idrak merkezini ifade ettiğini; ayetteki aldatma eyleminin hedefine ulaşmayıp dönüp dolaşarak kişinin kendi manevi varlığını tahrip etmesi gerçeğini anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, nefis kelimesinin Kur'an'daki ahlaki boyutuna dikkat çekerek, münafıkların dış dünyayı (Allah ve müminler) kandırdıklarını sanırken, aslında kendi varoluşsal gerçekliklerini, ruhsal merkezlerini ve ahiretteki konumlarını yozlaştırarak kendi kendilerini ebedi bir felakete sürüklediklerini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin kişinin kendine yabancılaşmasına ve kendi özüne ihanet etmesine işaret ettiğini, münafığın başkasına kurduğu hile tuzağının tamamen kendi psikolojik ve manevi yıkımına dönüşmesi şeklinde ilahi bir ironi barındırdığını vurgular.
Yeş'urûn (يَشْعُرُونَ)
İbn Fâris, ş-a-r kökünün bir şeyi ince bir şekilde bilmek, hissetmek, farkına varmak ve idrak etmek anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şuurun, duyular aracılığıyla gizli ve ince gerçekleri kavramak, derin bir basirete sahip olmak manasına geldiğini; ayetteki olumsuz kullanımın, münafıkların kendi yıkımlarını göremeyecek kadar idrakten, ahlaki hissiyattan ve içgörüden yoksun olmalarını anlattığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki şuur yoksunluğunun sıradan bir cehalet olmadığını; kalbin, vicdanın ve aklın tamamen hissizleşmesini, kişinin kendi ruhsal çöküşünün farkına varamayacak derecede derin bir ontolojik körlüğe ve uyuşukluğa hapsolmasını nitelediğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, şuur eksikliğinin Geç Antik Çağ teolojik metinlerinde de görülen "gözleri olup görmeyen, kalpleri olup anlamayan" kalıplarıyla paralellik gösterdiğini, bunun ilahi hakikate karşı ikiyüzlü davrananların içine düştüğü nihai ahlaki felç ve algı yitimi durumu olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla