Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 5. Ayet

    اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ulâ-ike ‘alâ huden min rabbihim(s) ve ulâ-ike humu-lmuflihûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte onlar Rab'lerinin gösterdiği doğru yolu izleyenlerdir, evet bunlar, sadece bunlar kurtuluşa ereceklerdir.

      İşte onlar Rab'lerinin gösterdiği doğru yolu (hidâyeti) izleyenlerdir. Denildi ki: "Rablerinden gelen hidâyet üzere" demek O'ndan gelen doğruluk ve rüşd demektir; bir görüşe göre ise, "Rab'lerinden gelen bir beyan üzeredir" mânasına gelir. Fakat (herkese hitap ettiğinden) sözü edilen beyan karşısından müminin kâfire nisbetle bir önceliği yoktur. Çünkü Allah kâfire de muhtaç olduğu her şeyi -ya akıl veya nakil yoluyla- beyan etmiştir. Buna göre birinci yorumun, Allah'ın kasdettiği mânaya, ikincisinden daha yakın olduğu ortaya çıkmaktadır.

      Bunlar, sadece bunlar kurtuluşa ereceklerdir. Bu ilâhî beyandaki "müflihun (المفلحون)" hakkında birkaç görüş belirtilmiştir. Denildi ki "müflihûn (المفلحون)" Allah'ın nimetleri ve lütufları içinde olmakta devam edenler demektir. Yine denildi ki onlar arzularına ulaşanlardır. Çünkü Arap dilinde "arzusuna ulaştı" anlamında "eflaha (افلح)" denir. Bir kanaate göre müflihûn (المفلحون) mutlu olanlardır, zira "mutlu oldu" mânasında eflaha (افلح) denir. Söyle de düşünülmüştür: Müflihun (المفلحون) kurtuluşa erenlerdir. Çünkü Arapça'da "kurtuluşa erdi" anlamında "eflaha" (افلح) denir. Bu kanaatlerin hepsi aynı noktada birleşir. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı sonuncu mânayı desteklemektedir: "Cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulan kimse artık kurtuluşa ermiştir". Şüphe yok ki cehennemden uzaklaştırılan herkes kurtuluşa ermiştir, cennete konulan herkes de aynı durumdadır. Buna göre sözü edilen âyetin mânası da bu çizgi üzerinde seyretmektedir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4414

        #4
        Ülâike (أُولَٰئِكَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin uzaklık bildiren çoğul bir işaret ismi olduğunu belirtir. Etimolojik kökeninde yer alan "lâ" (veya "lâi") unsurunun, işaret edilen topluluğun belirginliğini ve onlara yönelik dikkati simgelediğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ülâike" kelimesinin burada kullanılmasının sıradan bir işaretleme olmadığını savunur. Ona göre, önceki ayetlerde zikredilen "gayba inanan", "namazı kılan", "infak eden" ve "ahirete kesinlikle inanan" müminlerin nitelikleri o kadar yücedir ki, bu topluluk manevi bir yükseklik ve uzaklık mertebesine erişmiştir. Bu nedenle, yakını gösteren "hâulâi" yerine, yüksek bir makamı ve seçkinliği işaret eden "ülâike" (işte onlar) tercih edilmiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin belagat açısından işlevini analiz eder. Bu işaret isminin, kendisinden önce sayılan tüm o erdemli sıfatları bünyesinde toplayan şahısları bir "prototip" olarak mühürlediğini belirtir. "İşte onlar" vurgusuyla, kurtuluşun ve hidayetin yegâne adresinin bu vasıfları taşıyanlar olduğu kesin bir dille ilan edilir.

        Alâ (عَلَىٰ)

        İbn Fâris, "a-l-v" kökünden gelen bu harf-i cerin temel anlamının "üstünlük, yükseklik ve bir şeyin üzerinde sabit olma" (istila) olduğunu belirtir. Fiziksel olarak bir nesnenin diğerinin üzerinde durmasını ifade eden bu kökün, soyut anlamlarda "hakimiyet ve sarsılmazlık" kattığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, hidayet kelimesiyle birlikte "alâ" edatının kullanılmasını çok özel bir istiare (eğretileme) olarak değerlendirir. Müminlerin hidayetle olan ilişkisinin, bir binicinin küheylanı üzerindeki hakimiyeti veya bir kişinin sağlam bir zemin üzerindeki sarsılmaz duruşu gibi tasvir edildiğini söyler. Bu kullanım, hidayetin müminler için geçici bir hal değil, üzerinde güvenle durdukları sabit ve kuşatıcı bir temel olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın edat kullanımlarındaki semantik derinliği incelerken, "alâ huden" ifadesindeki "alâ"nın, hidayetin mümini taşıyan ve onu yönlendiren aktif bir güç olduğunu simgelediğini savunur. Mümin hidayetin "üzerindedir"; yani onun rehberliğinde yükselmiş ve onun sağladığı manevi perspektife hakim olmuştur.

        Huden (هُدًى)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "yol göstermek, rehberlik etmek" anlamlarını taşıdığını ve bu kökten gelen her kelimenin özünde bir "istikamet" barındırdığını yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "huden" kelimesinin nekre (belirsiz) gelmesine dikkat çeker. Bu dilbilgisel tercih, söz konusu hidayetin mahiyetinin büyüklüğünü, kapsamının genişliğini ve tarif edilemez yüceliğini (tazim) ifade eder. Bu, alelade bir yol gösteriş değil, bizzat Allah'tan gelen mutlak bir nurdur.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin bu ayetteki konumunu, müminlerin dînî karakterinin nihai sonucu olarak analiz eder. Takva ile başlayan süreç (huden li'l-muttakîn), amellerle pekişmiş ve beşinci ayette "hidayet üzerinde olma" (alâ huden) şeklinde bir varoluşsal statüye dönüşmüştür. Izutsu'ya göre hidayet artık burada bir arayış değil, ulaşılan ve içinde bulunulan ilahi bir iklimdir.

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "sahiplik, efendilik, bir şeyi ıslah etmek, büyütmek ve tamamlamak" (terbiye) anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin özünde, bir varlığı başlangıç aşamasından alıp kemale erdirene kadar gözetme fikrinin yattığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin burada müminlere ait bir zamirle (him/onların) birleşmesinin teolojik bir yakınlık ve himaye içerdiğini vurgular. Allah'ın sadece yaratıcı (Halık) vasfıyla değil, müminleri hidayetle besleyen, onları manevi olarak olgunlaştıran ve koruyan "mürebbi" vasfıyla öne çıktığını ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Rab" kavramının etimolojik kökenindeki "terbiye" unsuruna dikkat çekerek, müminlerin ulaştığı hidayetin kendi dehalarının bir ürünü değil, Rableri tarafından adım adım gerçekleştirilen ilahi bir inşanın sonucu olduğunu belirtir. Bu bağlamda Rab, kuluyla sürekli iletişim halinde olan ve onun manevi gelişimini yöneten aktif öznedir.

        El-Muflihûn (الْمُفْلِحُونَ)

        İbn Fâris, "f-l-h" kökünün asıl anlamının "yarmak ve açmak" olduğunu belirtir. Toprağı yaran çiftçiye "fellâh" denmesinin de bu kökten geldiğini hatırlatır. Etimolojik olarak bu kök, engelleri yararak hedefe ulaşmayı ve başarıyı sembolize eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "felah" kavramını ikiye ayırır: Dünyevi felah (beka, zenginlik, izzet) ve uhrevi felah (ebedi beka, ihtiyaçsızlık, mutlak izzet ve ilim). Ayetteki "muflihûn" (kurtuluşa erenler) ifadesinin, dünyevi başarıyı aşan, insanın varoluşsal gayesine ulaştığı, cehennemden kurtulup cennetin kalıcı nimetlerine kavuştuğu nihai "tam başarıyı" ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, "felah" kelimesinin Kur'an'daki merkezi konumunu incelerken, bunun "hüsran" (kayıp, hüsran) kavramının zıttı olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre "muflihûn", dînî bir mücadelenin sonunda "hasat" aşamasına gelmiş, ektiklerini biçen ve ontolojik bir güvenliğe (kurtuluşa) ulaşmış kişileri temsil eder. Çiftçilikten gelen köken anlamı (yarmak), burada zorlukları aşarak selamete çıkma metaforuyla birleşir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "efleha" fiilinin ism-i fâili olduğunu ve Kur'an'da genellikle iman ve salih amelin nihai semeresi olarak kullanıldığını kaydeder. Felahın, hem dünya saadetini hem de ahiret kurtuluşunu kapsayan bütüncül bir esenlik hali olduğu tefsir geleneğindeki verilerle teyit edilir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X