Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Asr Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Asr Sûresi, 3. Ayet

    اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti ve tevâsav bilhakki ve tevâsav bi-ssabr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır."

      Ancak iman edip yararlı işler yapanlar. Birileri şöyle diyebilir: Kazananların kaybedenlerden istisna edilmesi nasıl uygun olur? Kaybedenlerin kazananlardan istisnası yoluna gidilmedi. Şöyle denilmeli değil miydi? “İnne’l-insâne le fî ribhin illellezîne keferû” (إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي رِبْحٍ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا) yani insan gerçekten kârdadır ancak inkâr edenler müstesnâ. Kaybedenler takımının kazananlardan istisna edilmesi daha mâkuldür?

      Bu soruların cevabı şudur: Bu âyetler Hz. Peygamberin (a.s.) risâletinin hemen başlarında inmiştir. Muhatap insanlar ise tamamına yakını kâfirler ve ve âhirette ziyan edecek kimseler idi. Bu yüzden istisna bu şekilde olmuştur. Çünkü azın çoktan istisna edilmesi dilcilere göre daha güzel kabul edilir. Her ne kadar İkincisi dil bakımından caiz ise de Kur’an, fesahat itibariyle ve söz diziminde en yüksek mertebeye sahip olduğu için bu şekilde gelmiştir.

      “İnsân” (اَلْإِنْسَان) kelimesi cins ismidir. Sanki bütün insanları murat etmiştir. Görmez misin ki Allah iman edenler müstesna diye buyurmuştur. Tekilden çoğulun istisnası olmaz. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: İnsanlar halleri ve tercihleri itibariyle ziyandadırlar. Bunlardan sadece ticaretleri sözü edilen şekilde olanlar hariçtir.

      Ve yararlı işler yapanlar. Burada sözü edilen “sâlihât”ın (اَلصَّالِحَات) hem inkâr hem de İslâm döneminde bilinen güzel ahlâka ve diğer davranışlara ilişkin iyi işler olması muhtemeldir. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız”*. “Ma‘rûf” insanlar doğası ve aklı nezdinde iyi olarak bilinen davranışlardır. “Münker” (اَلْمُنْكَر) de insan aklının yadırgadığı ve insan doğasının nefret edip kaçındığı işlerdir. Eğer murat küfür ise o takdirde sanki şöyle demiş gibi olur; Şüphesiz kâfirler helâk ve ziyan içindedir, sadece Allah Teâlâ’ya ve resûlüne iman edip salih amel işleyenler bunun dışındadır.

      Bu sûrede iman edip iyi işleri yapanlar belirtilmiş. Tin sûresinde de aynı şekilde iyi işler zikredilmiştir. Kebed (Beled) sûresinde ise “iyi işler”! belirtmeyi terketmiştir. Sanki Allah Teâlâ öncesinde bahsi geçtiği için Beled sûresinde “iyi işleri” belirtmemiştir. Allah Teâlâ’nın şu beyanına bakmaz mısın?: “Veya bir kıtlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç ve açıkta olan bir yoksulu doyurmaktır”. Daha başka beyanlarda olduğu gibi.

      “Hak” (اَلْحَقّ) kelimesi aslında Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler failinin övüldüğü her fiildir. Sabır ise faili yerilen her fiilden geri durmak demektir. Sanki hakkı tavsiye etmek, faili övülen her iyiliği tavsiye eden, sabrı tavsiye de faili yerilen her türlü kötü işten uzak durmak, onları işlememeye tahammül göstermek demektir.

      Sonra Asra yemin olsun ki insan ziyandadır, ancak iman edip yararlı işleri yapanlar meâlindeki âyetin zâhiri, sayılan bu özellikleri kendinde toplamayan kimsenin ziyanda olduğunu gösteriyor. Zâhiri anlamı itibariyle bu âyet Hâricîler’in ve Mûtezile’nin delili olur. En doğrusunu Allah bilirya, Cenâb-ı Hakk’m bu âyette insanlardan bir kısmını ayırması şu anlama gelir. Belirtilen özellikleri kendinde toplayan kimsenin cennete gideceği vâdinde bulundu. Başka bir âyette ise imanı tek başına zikretti ve ona sahip olanın cennete gideceğini buyurdu. O âyette sadece iman etme şartına bağlı olarak cennet vâdinde bulunması iki şekilde izah edilebilir: Ya iman tek başına belirtilmiştir ve onun belirtmesinin geri kalan kısmının da belirtilmiş sayılacağı anlayışıyla yetinilmiştir. Bu bütünün parçasının belirtilmesinin tümünün belirtilmesi yerine geçmiş olur. Ya da tek başına iman etmesinden dolayı ona cennetin gerekli kılınmış olması söz konusudur. Buradaki durum iman etmeye bağlıdır. Çünkü Allah Teâlâ iman edenlere cenneti vacip kıldı, ameli eksik olanın imandan çıktığını ifade etmedi. Buradaki durum deliline bağlıdır. Hal böyle olunca sadece iman edip de öbür amelleri yapmayan kimse hakkında ne cennetin ne de cehennemin gerekeceğine dair kesin bir hüküm verilmez. Bu durumda izlenecek yol Allah'ın rahmetini ummaktır. Çünkü eğer iman eden hakkında cennet vâdinden bahsedilmeseydi o takdirde insanlar ümit keserdi.

      Dünya hayatında her ibadet esas itibariyle umut ve korku (recâ ve havf) arasında yapılır. O yüzden durum, bizim anlattığımız tarza göre anlaşılmalıdır. Ya da şöyle dememiz gerekir: Allah Teâlâ bütün günahları işleyen kimse için cehennem vaidinde bulundu. Bunda sadece inkâr etme fiilini işleyene cehennemin gerekli olacağından söz etmedi. Aynı şekilde Allah Teâlâ her ne kadar bütün bu sayılan amelleri işleyene cenneti vâdettiğini söylese de bu, sadece iman edip de diğer amelleri işlemeyen kimsenin imanı sebebiyle cenneti hak etmeyeceğini göstermez.

      Kaldı ki, bu sayılan amellerden her birini tek başına işleyen için istisnanın ayrı olarak yapılması da caizdir. Buna göre onlardan her birini işleyen grup ayrı ayrı istisna edilmiş gibi olur. Sanki şöyle demiş gibidir: İman edenler hariç, salih ameller işleyenler hariç ve birbirlerine hakkı tavsiye edenler hariç… gibi. Böyle olması halinde âyet Hâriciler ve Mûtezile için delil olmaz. Hepsinin birlikte olması gereği esas alındığında onlar için delil olur. Bu durumda bu iki değerlendirme arasında teâruz olur ve bunun sonucu olarak da bu konuda görüş beyan etmemek, işin bizce belirsiz olduğunu kabul etmek gerekir.

      Muhtemeldir ki iman ile birlikte bu sayılan amelleri yapmak gerektiğine inanılması kastedilmiştir. Yani: İnsan ziyandadır, ancak iman eden ve bu salih amellere itikat eden hariç. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Amenu (آمنوا)

        İbn Fâris, "Mekâyîsu'l-Luga" eserinde "e-m-n" kökünün temel semantik anlamının "nefsin sükuneti ve korkunun zıddı olan güven" olduğunu belirtir. İmanın, kalbin bir gerçeğe itimat etmesi ve ondan emin olması hali olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta kelimenin kişinin hem kendisini güvende hissetmesini hem de başkasına güven vermesini kapsadığını, terim olarak ise Allah'ı tasdik etmek ve O'ndan gelen her şeye şüphe duymadan güvenmek olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça öncesinde Aramice "haymanuta" ve Habeşçe "haymanot" formlarıyla ilişkili olduğunu, dini bir terim olarak "inanma, sadakat ve bağlılık" anlamlarını kadim dönemlerden beri taşıdığını savunur. Toshihiko Izutsu, imanın Kur'an'daki semantik evrimini inceleyerek, bunun sadece zihni bir tasdik değil, aynı zamanda Allah'a tam bir güven (tevekkül) ve teslimiyet içeren bir "varoluşsal güven" olduğunu belirtir. Câhiliye döneminde bir kabile liderine veya dosta duyulan güvenin, Kur'an ile birlikte metafizik bir zemine oturtulduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, imanın etimolojik olarak "emniyet" ile doğrudan bağını kurarak, zamanın (asrın) hüsranına karşı insanın sığınabileceği ve ruhsal dengesini koruyabileceği tek güvenli alanın iman olduğunu ifade eder. Gabriel Said Reynolds, kelimenin erken dönem Hristiyan-Aramice metinlerdeki "iman ve sadakat" kavramlarıyla olan paralelliğine dikkat çekerek, Kur'an'ın bu kelimeyi evrensel bir inanç temeline oturttuğunu belirtir.

        Amilu (عملوا)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün "bir işi kasıtlı olarak, bir niyet çerçevesinde yapmak" anlamına geldiğini belirtir. Ona göre her "amel" bir "fiil"dir ancak her "fiil" (bilinçsiz hareketler dahil) bir "amel" değildir; zira amel, irade ve bilinç gerektirir. Râgıb el-İsfahânî, ameli "canlı bir varlığın kendi isteğiyle gerçekleştirdiği, bir amaca matuf eylem" olarak tanımlar. Kur'an'da genellikle niyetle bütünleşmiş, meyve veren ve yapıcı eylemler için kullanıldığını vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "amel"in imandan hemen sonra gelerek, içsel inancın dışsal ve nesnel bir gerçekliğe dönüşmesini temsil ettiğini, inancın eylemle görünür kılındığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "bilinçli çaba" vurgusunun önemine değinerek, hüsrandan kurtuluşun ancak aktif bir eylemlilikle mümkün olabileceğini, pasif bir bekleyişin "amel" kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtir.

        Salihati (الصالحات)

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün "fesad"ın (bozulma, kokuşma, düzensizlik) zıddı olduğunu, "bir şeyin olması gereken kıvamda, düzende ve yararlı halde bulunması" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "salih" kelimesini "hem kendi içinde bütünlüğü olan hem de başkası için fayda sağlayan, amacına uygun ve kusursuz iş" olarak tanımlar. "Salihat"ın çoğul kullanımıyla, bu tür iyiliklerin sürekliliğine ve hayatın her alanına yayılması gerektiğine işaret eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, etimolojik olarak bu kelimenin "barış, sulh ve ıslah" anlamlarıyla olan bağına dikkat çekerek, salih amelin hem bireyin ruhunu hem de toplumsal yapıyı onaran, dengeye kavuşturan eylemler bütünü olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "salih" kavramının İslam öncesinde "uygunluk ve yararlılık" gibi pratik bir anlamdayken, Kur'an'da "ilahi rızaya uygun ve ahlaki açıdan yetkin" eylemler için kullanılan temel bir dini-etik terime dönüştüğünü vurgular.

        Tevasav (تواصوا)

        İbn Fâris, "v-s-y" kökünün temel semantik anlamının "bir şeyi diğerine bitişik hale getirmek, birleştirmek" olduğunu ifade eder. "Vasiyet"in, ölen kişinin iradesinin geride kalanlarla bağını sürdürmesi gibi, "tevasav" eyleminin de insanlar arasında manevi bir sorumluluk köprüsü kurduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vasiyet"i birine bir işi yapmasını içtenlikle emretmek veya tavsiye etmek olarak tanımlar. Kelimenin "tefâul" kalıbında (tevasav) olması, bu eylemin toplumsal bir dayanışma, karşılıklılık ve kolektif bir bilinçle "birbirine tavsiye etme" şeklinde gerçekleştiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin kökenindeki "bağ kurma" anlamından yola çıkarak, bireysel kurtuluşun toplumsal sorumluluktan ayrılamayacağını, müminlerin birbirine hak ve sabrı vasiyet ederek zamana karşı bir direnç hattı oluşturduklarını belirtir.

        Hakk (الحق)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün "bir şeyin değişmez, sabit, gerçek ve sarsılmaz olması" anlamına geldiğini açıklar. "Hakk" kelimesinin her türlü şüphe, batıl ve değişkenlikten arınmış olan mutlak gerçekliği ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hakk"ı "vakıaya (gerçeğe) tam uygun olan söz, inanç veya eylem" olarak tanımlar. Allah'ın isimlerinden biri olan Hakk'ın, varlığı kendinden olan ve asla değişmeyen mutlak hakikati temsil ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "Hakk" kavramını "Bâtıl"ın tam zıddı olarak konumlandırır. Hakk'ın sadece zihni bir doğru değil, aynı zamanda ontolojik bir temel olduğunu; zamanın (asr) akışkanlığına ve hüsranın yok ediciliğine karşı tek kalıcı sığınağın "Hakk" olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin diğer Sami dillerindeki (İbranice ve Aramice) "h-k-k" (kazımak, kanun olarak belirlemek) köküyle ilişkili olabileceğini, bu bağlamda "silinmez ve değişmez yasa" anlamını da barındırdığını ifade eder.

        Sabr (الصبر)

        İbn Fâris, "s-b-r" kökünün asıl manasının "bir şeyi tutmak, hapsetmek, engellemek ve sınırlandırmak" olduğunu belirtir. Kişinin kendisini telâş, korku ve sabırsızlıktan alıkoymasına bu yüzden "sabr" denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sabrı "nefsi, aklın ve dinin gerektirdiği sınırlarda tutmak, şikayet ve sızlanmayı terk ederek metanet göstermek" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, sabrın Câhiliye döneminde kadere karşı gösterilen "pasif bir dayanıklılık" iken, Kur'an'da "Allah'a olan sarsılmaz güvenle harmanlanmış aktif ve iradi bir direnç" haline geldiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sabrın etimolojik kökenindeki "kendini tutma" anlamının, zamanın eritici etkisine ve dünyanın hüsrana götüren ayartmalarına karşı müminin iradesini diri tutması anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, sabrın bir boyun eğme değil, aksine Hakk yolunda karşılaşılan zorluklara karşı bir "manevi direnç merkezi" oluşturmak olduğunu, kelimenin kök anlamının bu sarsılmaz kararlılığı yansıttığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X