يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظ۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
70. “Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının ve doğru söz söyleyin.
71. Ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve resûlüne itaat ederse gerçekten büyük bir kazanç elde eder.”
Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının ve doğru söz söyleyin. Allah’tan sakının sözü şu mânaya gelebilir: Yani Allah’a şirkten sakının. Ve doğru söz söyleyin. Yani şu anda tevhidi yerine getirin. Çünkü Cenâb-ı Hak bu beyanla müminlere hitap etmiştir.
Ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Yani tevhitle, çünkü tevhitle işler düzelir ve temizlenir. Yine tevhitle günahlar bağışlanır ve onunla büyük kurtuluş gerçekleşir. Başarıya ulaşmak ancak Allah sayesinde mümkündür.
Allah'tan sakının sözü şu mânaya da gelebilir: Sizinle diğer insanlar arasında olabilecek hıyanet konusunda Allah’tan sakının. Yani insanlara hıyanet etmeyin. Ve doğru söz söyleyin. Yani doğruyu ve hakikati söyleyin. Yani yalan söylemeyin, çirkin sözler ve benzerlerini söylemeyin. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Allah'tan sakının. O’na isyan etmeyin ve iyilik edin, kötülükten sakının. Ve doğru söz söyleyin. İnsanlara iyiliği tavsiye edin, kötülükten sakındırın. Ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Bu beyanın sonuna kadar vâdedilenler gerçekleşsin. En doğrusunu Allah bilir.
Ebû Avsece şöyle demiştir: "Sedâd", doğru olmak (istikamet) demektir. Şöyle dersin: "Seddede kelâmühû ve erşedek”, Allah seni doğru kılsın ve sana doğru yolu göstersin! Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "es-Sedâd” doğru olmak demektir. İbn Kuteybe de böyle söylemiştir. Buradaki doğruluk sanki adaletli olmak demektir.
Yorumu Yorumla
-
Yuslih (يُصْلِحْ)
İbn Fâris: "s-l-h" kökünün temel manasının, bozulmanın ve fesadın tam zıddı olarak; bir şeyi düzeltmek, yoluna koymak, iyi ve faydalı hale getirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Islah eyleminin, bir şeyde meydana gelen noksanlığı veya bozukluğu gidererek onu en mükemmel ve dengeli kıvamına ulaştırmak olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bir önceki ayetteki "doğru/sağlam söz söyleme" (kavl-i sedîd) emriyle bu fiil arasındaki fıkhi ve mantıksal nedenselliği tahlil eder. Kur'an'ın, insanın sözü (dili) ile eylemleri (amelleri) arasında doğrudan bir bağ kurduğunu; sözünü düzelten ve yalandan arınan bir toplumun, eylemlerinin de bizzat Allah tarafından düzeltileceğini (yuslih) vadeden muazzam bir ahlaki formül olduğunu inceler.
Leküm (لَكُمْ)
İbn Fâris: Aidiyet, tahsis ve lehine olma bildiren "lâm" harfi ile muhatap çoğul zamirinin birleşimi olup "sizin için, sizin lehinize" manasına geldiğini kaydeder.
A'mâleküm (أَعْمَالَكُمْ)
İbn Fâris: "a-m-l" kökünün, kasten, bilinçli ve iradi olarak yapılan her türlü iş, mesai ve çaba manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Amel kelimesinin, sıradan ve bilinçsizce yapılan "fiil"den farklı olarak, sadece aklı başında varlıkların (insanların) bir gaye güderek ortaya koydukları eylemleri nitelediğini ifade eder.
Dücane Cündioğlu: Söz (kavl) ile eylem (amel) arasındaki felsefi bütünlüğü tahlil eder. Dilini (sözünü) düzelten insanın, varoluşsal eylemlerinde (amellerinde) de hizaya gireceğini; amellerin düzelmesinin, sadece bireysel bir ahlaklanma değil, toplumdaki o yamukluğun (fesadın) giderilerek ontolojik bir sağlamlığın (ıslahın) inşa edilmesi olduğunu estetik bir dille yorumlar.
Ve Yağfir (وَيَغْفِرْ)
İbn Fâris: "ğ-f-r" kökünün, bir şeyi kirlenmekten veya zarar görmekten korumak için üzerini kapatmak, örtmek manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Mağfiret eyleminin, Allah'ın, kulunun işlediği kusurların üzerini merhametiyle örtmesi ve onu o günahın getireceği azaptan/cezadan koruması olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami teolojide mağfiretin sadece geçmiş günahların silinmesi değil; aynı zamanda kulun itibarının ilahi mahkemede korunarak rezil olmaktan (hızy) kurtarılması anlamına gelen çok boyutlu bir ilahi lütuf kurumu olduğunu aktarır.
Leküm (لَكُمْ)
(Yukarıda açıklandığı üzere, bağışlamanın ve ilahi korumanın doğrudan muhatapların lehine tahsis edildiğini gösteren zamirli yapıdır.)
Zünûbeküm (ذُنُوبَكُمْ)
İbn Fâris: "z-n-b" kökünün, bir şeyin kuyruğu, arka tarafı ve peşinden gelen son kısmı manasına geldiğini belirtir. Günaha "zenb" (çoğulu zünûb) denilmesinin; işlenen kötü eylemin, insanın peşini bir kuyruk gibi bırakmaması, er ya da geç arkasından gelerek onu yakalaması ve ona vebal yüklemesinden kaynaklandığını son derece somut bir bedevi metaforuyla aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Zenb kavramının, sahibine kötü bir akıbet hazırlayan, ağır bir manevi sorumluluk bırakan ve arkasında yıkıcı bir iz (kuyruk) taşıyan eylemleri nitelediğini açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: İnsan psikolojisi bağlamında bu kavramı tahlil eder. İnsanın geçmişte işlediği yalanların ve eziyetlerin (Ahzab suresinin bağlamındaki ahlaki ihlallerin), onun bilinçaltında ve sosyal hayatında yakasını bırakmayan karanlık bir "kuyruk" (zünûb) gibi onu aşağı çektiğini; ancak "doğru söz" ahlakına geçilmesiyle ilahi affın devreye girerek insanın geçmişiyle olan bu hastalıklı bağını (kuyruğunu) tamamen kestiğini vurgular.
Ve Men (وَمَن)
İbn Fâris: Cümlenin başına gelerek ardından söylenecek olan eylemi gerçekleştirecek (veya o şarta uyacak) olan "her kim, kim ki" manasındaki şart ve ilgi zamiri olduğunu belirtir.
Yutı'ı (يُطِعِ)
İbn Fâris: "t-v-a" kökünün, bir iradeye veya emre dışsal bir fiziki baskı (ikrah) olmaksızın; gönüllü olarak, kendi hür seçimiyle, yumuşaklıkla ve içsel bir istekle boyun eğmek, itaat etmek manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İtaatin, salt korkudan kaynaklanan pasif bir teslimiyet değil, emredilen şeye rıza göstererek aktif bir şekilde uymak olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu: İtaat kavramını Kur'an'ın değerler sistemi içinde "ahlaki ve politik bir sadakat" olarak analiz eder. Bedevi toplumunda itaatin sadece kabile reisine ve kan bağına yapıldığını; Kur'an'ın bu fiili alıp sadece Allah'a ve elçisine yönlendirerek, yepyeni ve evrensel bir teo-politik otorite inşası gerçekleştirdiğini semantik olarak tahlil eder.
Allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini ve bütün varlıkların kendisine ibadet ettiği, boyun eğdiği mutlak otoritenin özel ismi olduğunu kaydeder. İtaat edilecek mutlak makam olarak zikredilir.
Ve Resûlehû (وَرَسُولَهُ)
İbn Fâris: "r-s-l" kökünden türeyen, ilahi mesajı insanlara ulaştırmakla görevli, gönderilmiş elçi manasına geldiğini belirtir.
Theodor Nöldeke: Kur'an'ın yasa koyucu (teşrii) dilinde "Allah ve Resulü" tamlamasının yan yana zikredilmesinin tarihsel ve siyasi bağlamını inceler. İtaatin sadece metafizik bir kavrama (Allah'a) bırakılmadığını; elçinin (Resul'ün) kararlarına uymanın da doğrudan ilahi itaatin kendisi sayıldığını, bunun Medine döneminde peygamberin devlet başkanı ve yasa koyucu vasfını tahkim eden en güçlü siyasal ferman olduğunu tahlil eder.
Fekad (فَقَدْ)
İbn Fâris: Sonuç bildiren (o halde, öyleyse) "fe" bağlacı ile, ardından gelen fiilin şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin olarak gerçekleştiğini (tahkik) bildiren "kad" edatının birleşimi olduğunu belirtir.
Fâze (فَازَ)
İbn Fâris: "f-v-z" kökünün temel manasının, bir tehlikeden, yıkımdan veya korkutan bir durumdan sağ salim kurtulmak, güvenliğe ulaşmak ve arzulanan şeye (zafere) nail olmak olduğunu belirtir. Helakin tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: Fevz kavramının, salt dünyevi bir "kazanç" olmadığını; öncesinde var olan büyük bir kötülükten veya azap ihtimalinden sıyrılarak mutlak hayra (cennete ve ilahi rızaya) esenlikle kavuşmak olduğunu açıklar.
Fevzen (فَوْزًا)
İbn Fâris: "f-v-z" kökünden türeyen masdar (mef'ul-i mutlak) olup, öncesindeki fiili (fâze) pekiştirmek için kullanıldığını; bu kurtuluşun ve zaferin şüphe götürmezliğini, kesinliğini ve mutlaklığını vurguladığını kaydeder.
Azîmâ (عَظِيمًا)
İbn Fâris: "a-z-m" kökünün, hacim, miktar, kemik sağlamlığı, statü, şeref ve ağırlık bakımından büyüklük, yücelik ve azamet anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Azîm sıfatının, insan idrakini, hayal gücünü ve dünya tecrübesini aşan, tasavvur edilemeyecek kadar devasa ve görkemli olan durumu nitelediğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ahiret eksenli (eskatolojik) bağlamda "büyük kurtuluş" (fevzen azîmâ) tamlamasını değerlendirir. İnsanın dünyevi başarıları, servetleri veya siyasi zaferlerinin geçiciliğine (ve küçüklüğüne) karşılık; sadece ve sadece doğru söz söyleyip (kavl-i sedîd) ilahi otoriteye itaat ederek elde edilen uhrevi esenliğin, varoluşun yegâne, kalıcı ve "devasa" (azîm) başarısı olarak ilan edildiğini tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla