Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 69. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 69. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَج۪يهاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tekûnû kelleżîne âżev mûsâ feberraehu(A)llâhu mimmâ kâlû(c) vekâne ‘inda(A)llâhi vecîhâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey iman edenler! Siz Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Mûsâ Allah katında itibarlı bir kimse idi.”

      Ey iman edenler! Siz Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Mûsâ (a.s.) insanların kendisini göreceği yerde yıkanmıyordu. Bu sebeple İsrâiloğulları “Mûsâ’nın (a.s.) husyelerinde şişkinlik bulunmaktadır” dediler. Bu âlimler buna ilişkin olarak Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivayet ederler: ‘İsrâiloğulları bu hususta Allah’ın peygamberi Mûsâ’yı kınamışlardır. O, bir yıkanmaya gittiğinde elbisesini bir taşın üzerine koymuş, taş da elbisesini alıp gitmiştir. Mûsâ da “ey taş elbisemi ver” diyerek taşın peşinden koşmuştur. Tâ ki o bu halde İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerinden bir grubun yanından geçmiş, böylece onlar onda böyle bir hastalığın bulunmadığını öğrenmişlerdir. İşte bu, nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı meâlindeki İlâhî beyanda bildirilen durumdur. Mûsâ (a.s.) onu kınamalarından inciniyordu. Aynı şekilde Resûlullah da “Muhammed’in oğlu Zeyd” dediklerinde inciniyordu. Dolayısıyla “evlatlıklarınızı babalarının soy adlarıyla anın. Bu Allah katında adalete daha uygun bir davranıştır” mealindeki İlâhî beyanla onlara Zeyd’i babasının ismiyle çağırmaları emredildi. Yani Zeyd b. Hârise diye çağrılması emredildi. Fakat bu, gerçeğe uzak bir yorumdur. Çünkü Mûsâ, onları avret yerlerinin örtülmesine davet ediyordu. Bu sebeple onların Mûsâ’nın kendileriyle beraber yıkanmalarını ve avret yerlerini açmasını beklemiş olmaları mümkün değildir. Veya birinin onun avret yerini görmüş olması da mümkün değildir- ki bu çirkin bir sözdür-. Yahut insanlar onu çıplak görsün diye Cenâb-ı Hakk’ın ona bir taş musallat etmiş ve bu taşın onun elbiselerini kaçırmış olması da mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar Mûsâ’yı incitmişlerdir. Çünkü O, Hârun’la birlikte bir iş sebebiyle bir dağa çıkmış ve Hârun orada vefat etmiş, böylece Mûsâ (a.s.) İsrâiloğulları’na tek başına dönmüştür. Bunun üzerine İsrâiloğulları Mûsâ’ya (a.s.) “sen onu kıskançlığından öldürdün” demişlerdir. Mûsâ (a.s.) onlara “yazıklar olsun size insan kardeşini öldürür mü?” demiştir. Böylece onlar Mûsâ’yı incitmişlerdir. İşte bu siz Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın meâlindeki İlâhî beyanda bildirilen durumdur. Bunun akabinde melekler Hârun’u getirmiş ve onların arasına koymuştur. O, onlara “beni kimse öldürmedi, ecelim geldi ve ben ecelimle öldüm” demiştir. İşte bu nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı meâlindeki ilâhı beyanda bildirilen durumdur. Bu yorum gerçeğe uygundur. Fakat sanki bunun dışındaki bir yorum gerçeğe daha yakın ve daha uygundur. O da şudur ki her peygamberin kavmi, kendi peygamberlerine bir defasında delilik, başka bir defa sihir nispet etmişlerdir. Yine onlar peygamberlerine “o yalancıdır, iftiracıdır” ve benzeri sözler söylemişlerdir. Halbuki onlar, onun peygamber olduğunu biliyorlardı. Hiç şüphe yok ki peygamberler bu durumdan oldukça inciniyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsunuz?”. Böyle bir durumun ilk anlatılanda olması mümkün değildir. Çünkü onlar belirtilen hastalığın onda olmadığını bilmeleri durumunda onu incitmezlerdi. Dolayısıyla bu durum, onların peygamberi incitmelerinin belirtmiş olduğumuz ve benzeri konulara dair olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Allah’ın Resûlullah’ın kavmini onu incitmekten nehyetmesi de ona bir defasında delilik, başka bir defa sihirbazlık, başka bir defa da Allah hakkında yalan söylemek ve iftira atmak nispet etmeleri sebebiyledir. Yoksa onların belirtmiş olduğu sebeplerden dolayı değildir. Mûsâ Allah katında itibarlı bir kimse idi. Yani derece ve konum bakımından itibarlı bir kimseydi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yâ Eyyühellezîne (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ)

        İbn Fâris: Arapçada uzakta olanı veya dikkati dağınık olanı uyarmak için kullanılan "yâ" (ey) nida edatı ile, muhatapları belirginleştiren "eyyühe" ve "ellezîne" (kimseler) bağlaçlarının birleşimi olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth: "Ey inananlar" hitabını Kur'an'ın cemaat (ümmet) inşası bağlamında tahlil eder. Bu hitabın sıradan bir sesleniş değil; müminlerin dikkatini tarihsel bir kıssaya ve ağır bir ahlaki uyarıya çeken, onları diğer sıradan topluluklardan (bedevilerden/müşriklerden) ayıran kurucu ve litürjik (ayinsel) bir formül olduğunu belirtir.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris: "e-m-n" kökünün, ruhun sükûnet bulması, korkunun ortadan kalkması, güvenmek ve bir gerçeği tereddütsüz tasdik etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: İman kavramını Medine toplumunda "aktif bir sözleşme" olarak inceler. İnananların sadece zihinsel/pasif bir tasdikte bulunmadıklarını; peygamberin otoritesini kabul ederek ona eziyet etmekten (eski kabilevi laubalilikten) sakınmaları gereken etik ve ontolojik failler olduklarını semantik olarak analiz eder.

        Lâ Tekûnû (لَا تَكُونُوا)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak, meydana gelmek ve bir durum üzere bulunmak manasına geldiğini; olumsuzluk (nehiy) edatıyla birlikte "olmayın, o duruma düşmeyin" anlamına büründüğünü kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Keun (oluş) fiilinin bu şekilde yasaklanmasının, insanın sadece eylemsel olarak değil, karakter, zihniyet ve ontolojik duruş olarak da sakınılması gereken o kötü "tarihsel prototipe" dönüşmesinin engellenmesi olduğunu açıklar.

        Kellezîne (كَالَّذِينَ)

        İbn Fâris: Teşbih (benzetme) harfi olan "Kef" (gibi) ile çoğul ilgi zamiri "ellezîne"nin (o kimseler) birleşimi olduğunu belirtir.

        Âzev (آذَوْا)

        İbn Fâris: "e-z-y" kökünün, insana rahatsızlık veren, fiziksel şiddetten ziyade kalbi kıran, can sıkan, dille yapılan eziyet, dedikodu ve psikolojik sıkıntı manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Eza kavramının, muhatabın şerefine ve iç huzuruna yönelik sözlü tacizleri, asılsız isnatları, beklentilerle yormayı ve ayıplamaları kapsadığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ahzab Suresi'ndeki eza (eziyet) kavramını Medine sosyolojisi bağlamında tahlil eder. İsrailoğullarının Hz. Musa'ya fiziksel bir kusuru (cilt hastalığı/fıtık vb.) olduğu yönünde veya onun şahsiyetine/kararlarına yönelik asılsız dedikodular yayarak ona "eza" etmeleriyle; Medine'de münafıkların ve bedevilerin Hz. Muhammed'in evliliği (Zeynep bint Cahş) ve hane mahremiyeti üzerinden ürettikleri dedikoduların (ezanın) birebir örtüştüğünü, ayetin bu tarihsel paralellik üzerinden müminleri çok sert bir şekilde uyardığını inceler.

        Mûsâ (مُوسَى)

        Arthur Jeffery: Musa isminin etimolojik kökenlerini inceler. Kelimenin Arapça menşeli olmadığını, antik Mısır dilindeki "msy" (çocuk, oğul, doğurulmuş) kelimesinden veya İbranice "Mosheh" (sudan çıkarılmış) kelimesinden erken dönem Arapçaya geçtiğini dilbilimsel olarak aktarır.

        Gabriel Said Reynolds: Kur'an'ın kıssalarındaki teolojik "tipoloji" (model/paralellik) inşasını tahlil eder. Hz. Musa'nın ayette sadece tarihi bir figür olarak zikredilmediğini; kendi toplumu (İsrailoğulları) tarafından sürekli sözlü eziyete uğrayan, şikayet edilen, kaba saba sorularla yorulan bir lider prototipi olarak, doğrudan Hz. Muhammed'in Medine'deki yorgunluğunu, maruz kaldığı eziyetleri ve yalnızlığını teselli eden mutlak bir "ayna (tipolojik ikiz)" işlevi gördüğünü derinlemesine vurgular.

        Feberraehü (فَبَرَّأَهُ)

        İbn Fâris: "b-r-e" kökünün, bir şeyin diğerinden kesilip ayrılması, yontulması; hastalıktan, kusurdan, ayıptan veya bir suçlamadan tamamen kurtulup temize çıkmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Beraat eyleminin, kişiye atılan iftiranın asılsızlığının ispatlanması ve onun her türlü şüpheden arındırılarak mutlak masumiyetinin tescil edilmesi (aklanması) olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu fiilin fıkhi (hukuki) boyutunu tahlil eder. Kur'an'ın, peygamberine atılan iftiraları sadece manevi bir öğütle geçiştirmediğini; bizzat ilahi iradenin devreye girerek elçisinin "beraatini" (temize çıkışını) ilan eden mutlak bir hukuki kararname yayınladığını ve elçinin itibarını ilahi yasa (şeriat) düzeyinde koruma altına aldığını aktarır.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini ve bütün varlıkların yöneldiği mutlak otorite ve yaratıcının özel ismi olduğunu kaydeder. Cümlenin faili olarak, aklama (beraat) işleminin bizzat bu en yüce makam tarafından yapıldığını belirtir.

        Mimmâ (مِمَّا)

        İbn Fâris: Başlangıç ve ayrılma bildiren "min" (den/dan) harfi ile ism-i mevsul olan "mâ" (şey/söyledikleri) edatının birleşimi olduğunu kaydeder.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris: "k-v-l" kökünün, bir düşünceyi veya iddiayı sesli harflerle dışarıya aktarmak, söylemek ve laf üretmek manasına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Kavil (söz) eyleminin Kur'an ahlakındaki yıkıcı potansiyelini inceler. İnsanların ağzından çıkan sıradan gibi görünen bir "sözün" (kâlû), ilahi bir elçinin şahsiyetini hedef aldığında, fısıltı gazetesiyle yayıldığında nasıl devasa bir ontolojik cinayete (iftiraya/ezaya) dönüştüğünü semantik olarak tahlil eder.

        Ve Kâne (وَكَانَ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak ve sabit bir durum/hakikat üzere bulunmak manalarına geldiğini belirtir.

        İndellâhi (عِنْدَ اللَّهِ)

        İbn Fâris: "İnd" zarfının, bir şeyin yanında, katında ve huzurunda olma durumunu, mekansal veya manevi bir aidiyeti nitelediğini belirtir. Allah lafzı ile birlikte kullanıldığında "ilahi değer yargısı ve mutlak ilahi hiyerarşi" anlamına geldiğini kaydeder.

        Vecîhâ (وَجِيهًا)

        İbn Fâris: "v-c-h" kökünün, bir şeyin ön tarafı, yüzü, yönelilen taraf ve makam manalarına geldiğini belirtir. "Vecîh" sıfatının, toplum içinde yüzü ak, itibarlı, şerefli, asaletli ve sözü dinlenir (saygın) kişi anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Vecahet kavramının, salt fiziksel bir güzellikten ziyade; kişinin ahlaki kalitesi, ilahi seçilmişliği ve yüce makamı sebebiyle kazandığı "devasa manevi şeref, dokunulmazlık ve itibar" olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: İnsanın "yüz" (vech) ve itibar sahibi olmasını felsefi bir estetik üzerinden yorumlar. Dünyevi yığınların ürettiği dedikoduların, iftiraların ve eziyetlerin (ezanın), peygamberlerin ontolojik şerefini asla lekeleyemeyeceğini belirtir. Hakikati temsil eden elçinin asıl itibarının (vecahetinin) insanların değişken ve hastalıklı takdirine değil, mutlak ve sarsılmaz "Allah katındaki" (indellâhi) değere bağlı olduğunu; ilahi nazarın akladığı bir yüzün, hiçbir beşeri dille karartılamayacağını kusursuz bir edebi dille tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X