Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 56. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe vemelâ-iketehu yusallûne ‘alâ-nnebiy(yi)(c) yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû sallû ‘aleyhi vesellimû teslîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      'Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun”

      Peygambere Salât Etme Emri

      Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun. Bazı hadislerde rivayet edildiğine göre bu âyet indiğinde Resûlullah’a şu soru sorulmuş: “Ey Allah’ın resûlü! Bu sanadır, bize ne vardır?”. Bunun üzerine şu ilâhı beyan nâzil olmuştur: “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için O size rahmetiyle lütufta bulunuyor, melekleri de dua ediyor”. Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber’in ve meleklerin onlara salât etmesinin ne demek olduğunu açıklamıştır. Bu, belirtildiği gibi onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktır. Yine bu, onları doğru yola davet etmektir. Kâ‘b b. Ucre’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun meâlindeki İlâhî beyan nâzil olduğunda ona gittim ve “Ey Allah’ın resûlü! Selâmın ne olduğunu biliyoruz, fakat sana salâtı nasıl getireceğiz” dedim. O şöyle buyurdu: “De ki: Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ sallayte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin, kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd”. [Meâli şöyledir: Allah’ım, İbrahim’e ve onun âline rahmet eylediğin gibi Muhammed’e ve Muhammed’in âline de rahmet eyle. Şüphesiz övülmeye lâyık olan yalnız sensin, şan ve şeref sahibi yalnız sensin. Allah’ım, İbrahim’e ve âline bereketler ihsan ettiğin gibi Muhammed’e ve âline de bereketler ihsan et. Şüphesiz övülmeye lâyık olan yalnız sensin, şan ve şeref sahibi yalnız sensin.].

      Âyette Hz. Peygambere salât etmelerine dair müminlere yönelik emir vardır. Ayrıca Hz. Peygamber’e ona salât etmenin mahiyeti ve nasıl olacağı sorulduğunda onlara şunu okumalarını söylemiştir: Allahümme salli alâ Muhammedin... Bu, Allah’tan ona salât etmeyi üstlenmesi talebidir. Âyetin zâhirinde ise ona salât etme işini yerine getirmek onlara emredilmiştir. Fakat -Allah’ın salâtı onun üzerine olsun- ona salât etmek insanlara emredildiğinde ki bu, ona övgülerin zirvesidir, o, emredilmiş oldukları üzere ona övgünün en ileri düzeyini yerine getirme gücünü ve kudretini insanlarda görmemiş, böylelikle onlara bunu Allah’a havale etmelerini ve O’ndan kendileri yerine bunu üstlenmesini temenni etmelerini emretmiştir. Çünkü peygambere en ileri düzeyde övgüde bulunma kudretini onlarda görmemiştir. Yoksa âyetin zâhirinde Allah’tan ona salât etmesini talep etmek söz konusu değildir. Aksine âyette “peygambere sizler salât edin” diye emir vardır. En doğrusunu Allah bilir. “İbrahim’e ve âline salât ettiğin” bereket ihsan ettiğin gibi” sözünde İbrahim’in (a.s.) diğer peygamberler arasından özel olarak belirtilmesi şu mânaya gelebilir: Müfessirlerin belirttiği gibi bütün din ve mezhep müntesipleri, kendilerinin onun dini ve mezhebi üzere olduğunu ve ona uyduklarını iddia etmektedirler. Bundan dolayı o, diğer peygamberler arasından İbrahim’i (a.s.) özel olarak belirtmiştir. Bu âlinin (a.s.) özel olarak belirtilmesinin sebebi de olmayabilir. Aksine bunun sebebi, onda ve onun gizli dünyasında bulunan, fakat bizim bilmediğimiz bir özellik de olabilir. Dolayısıyla o, bu sebeple diğer peygamberler arasından İbrahim’i (a.s.) özel olarak belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. “Muhammed’e bereket ihsan et” duasına gelince buradaki bereket, sanki her zaman devamlı bir şekilde artan ve gelişen her türlü hayrın ismidir. Daha önce Allah’ın, meleklerin ve müminlerin salât etmesi hakkındaki görüşleri açıkladık.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris: Cümlenin başına gelerek, ardından söylenecek olan hükmün veya durumun kesinliğini, şüphe götürmezliğini bildiren pekiştirme (tekit) edatı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Muhatabın zihnindeki her türlü şüpheyi, inkarı veya tereddüdü ortadan kaldıran ve ilahi iradenin mutlak kararlılığını ilan eden bir bağlaç olduğunu açıklar.

        Allâhe (اللَّهَ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini ve bütün varlıkların kendisine yöneldiği, sığındığı, boyun eğdiği mutlak yaratıcının özel ismi olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Cümlenin faili (öznesi) olarak doğrudan Allah isminin merkeze alınmasının, peygambere yönelik "yüceltme" (salat) eyleminin seküler, dünyevi veya kabilevi bir övgü değil; kaynağını doğrudan doğruya en aşkın ve mutlak otoriteden alan ontolojik bir şereflendirme olduğunu semantik bir düzlemde analiz eder.

        Ve Melâiketehû (وَمَلَائِكَتَهُ)

        İbn Fâris: "m-l-k" (güç, tasarruf sahibi olmak) veya "l-e-k" / "e-l-k" (haber ve elçilik) köklerinden türediğini; ilahi kudreti ve mesajı taşıyan nurani elçiler manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Meleklerin, Allah'ın emirlerine mutlak surette itaat eden, günah işleme yetisi olmayan ve kozmik düzeni sağlayan varlıklar olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kur'an psikolojisi bağlamında bu ayetteki tasviri inceler. Allah'ın ve meleklerinin (bütün bir ruhaniler ordusunun) peygambere yönelişinin zikredilmesinin; peygamberin dünyevi mücadelesinde, maruz kaldığı iftira ve eziyetlerde (Ahzab suresinin genel ikliminde) asla yalnız olmadığını, devasa ve kutsal bir "kozmik koro" tarafından desteklendiğini gösteren muazzam bir manevi refakat ve güç ilanı olduğunu tahlil eder.

        Yusallûne (يُصَلُّونَ)

        İbn Fâris: "s-l-v" kökünün, ateşe girmek, ısınmak manalarının yanı sıra dua etmek, birini övgüyle anmak, yüceltmek ve destek olmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Salat eyleminin failine göre anlam değiştirdiğini açıklar. Allah'ın peygambere salat etmesinin, onu rahmetiyle kuşatması, şanını yüceltmesi ve davasını bereketlendirmesi olduğunu; meleklerin salat etmesinin ise peygamber için Allah'tan bağışlanma (istiğfar) ve derece yüksekliği dilemeleri manasına geldiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery: "Salat" kelimesinin etimolojik kökeninin geç antik çağda Aramice ve Süryanicedeki "slota" (eğilerek dua etme, ibadet, kutsama) kavramına dayandığını belirtir. Kur'an'ın bu evrensel litürjik terimi alarak, dikey eksende hem yukarıdan aşağıya inen ilahi bir kutsama/destek hem de aşağıdan yukarıya yönelen bir yüceltme (dua) eylemi olarak yepyeni bir teolojik anlama kavuşturduğunu dilbilimsel olarak inceler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami teolojide (Kelam ilminde) Allah'ın salatının mahiyetini değerlendirir. "Yusallûne" (salat ederler) fiilinin şimdiki/geniş zaman kipiyle (müzari) kullanılmasının; bu ilahi desteğin ve yüceltmenin geçmişte olup bitmiş tek seferlik bir eylem olmadığını, kesintisiz, sürekli ve ebediyen devam eden (teceddüd bildiren) mutlak bir ilahi inayet mekanizması olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin doğrudan Ahzab Suresi'nin o ağır sosyo-politik kriz ortamındaki işlevini tahlil eder. "Allah'ın ve meleklerin salat etmesi" ifadesinin salt mistik bir övgü olmadığını; aksine münafıkların peygamberin evliliği (Zeynep bint Cahş meselesi) ve şahsı üzerinden yürüttükleri dedikodu ve yıpratma kampanyalarına karşı, bizzat Allah'ın kendi elçisinin itibarını "tahkim etmesi", onu koruma altına alarak "ben elçimin arkasındayım/ona destek oluyorum" şeklinde ontolojik ve siyasi bir kalkan (salat) oluşturması olduğunu vurgular.

        Alen-Nebiyyi (عَلَى النَّبِيِّ)

        İbn Fâris: "n-b-e" (haber) ve "n-b-v" (yücelik, yüksek makam) köklerinden türediğini belirtir.

        Theodor Nöldeke: Ayette "Muhammed" özel ismi yerine doğrudan "Nebi" makamının zikredilmesini inceler. Bu ilahi salatın (desteğin ve yüceltmenin) sadece biyolojik bir faniye değil; Allah'ın mesajını yeryüzüne taşıyan, tarihi değiştiren ve o ağır risalet yükünü omuzlayan "Nübüvvet" (Peygamberlik) makamının bizzat kendisine yapıldığını, bunun kurumsal bir şereflendirme olduğunu tahlil eder.

        Yâ Eyyühellezîne (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ)

        İbn Fâris: Arapçada uzakta olanı uyarmak için kullanılan "yâ" (ey) nida edatı ile, muhatapları belirginleştiren "eyyühe" ve "ellezîne" (kimseler) bağlaçlarının birleşimi olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth: "Ey inananlar" çağrısını Kur'an'ın cemaat (ümmet) inşası bağlamında tahlil eder. Bu hitabın sıradan bir sesleniş değil; müminleri diğer topluluklardan ayıran, onların dikkatini mutlak bir teolojik buyruğa çeken ve onları peygamber etrafında kenetlenmeye çağıran son derece kurucu ve litürjik (ayinsel) bir formül olduğunu belirtir.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris: "e-m-n" kökünün, ruhun sükûnet bulması, korkunun ortadan kalkması, güven ve bir gerçeği tereddütsüz tasdik etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: İman kavramını Medine toplumunda "aktif bir sözleşme" olarak inceler. İman edenlerin (âmenû), sadece zihinsel bir tasdikte bulunmadıklarını; Allah'ın otoritesine güvenerek kendi hayatlarını peygamberin rehberliğine ve davasına kayıtsız şartsız entegre etme iradesi gösteren eylemsel failler olduklarını semantik olarak analiz eder.

        Sallû (صَلُّوا)

        İbn Fâris: "s-l-v" kökünden türeyen, inananlara yönelik "siz de salat edin, dua edin, destek verin" manasındaki emir fiili olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanların peygambere salat etmesinin; ona saygı duymaları, onun getirdiği şeriatı yüceltmeleri, onun için Allah'tan rahmet dilemeleri ve onun şahsına yönelik her türlü saldırıya karşı onun yanında saf tutmaları manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu emrin (sallû) Medine sosyolojisindeki toplumsal işlevini derinlemesine tahlil eder. Müminlerin peygambere salat etmesinin sadece dilde tekrar edilen ritüelik bir dua (salavat getirme) olmadığını; asıl maksadın, münafıkların yaydığı kafa karıştırıcı fitnelere, dedikodulara ve psikolojik savaşlara karşı ümmetin "peygamberin yanında etten bir duvar örmesi", onun otoritesine sarsılmaz bir sadakatle "destek olması" ve toplumsal bir dayanışma (kalkan) üretmesi gerektiği yönünde pratik bir ahlaki yükümlülük olduğunu vurgular.

        Aleyhi (عَلَيْهِ)

        İbn Fâris: "a-l-v" kökünden türeyen, yönelim ve kapsayıcılık bildiren "alâ" harf-i cerinin peygambere dönen zamirle birleşmiş hali olduğunu belirtir.

        Ve Sellimû (وَسَلِّمُوا)

        İbn Fâris: "s-l-m" kökünün, her türlü afet, hastalık ve noksanlıktan salim olmak, barış, güvenlik, boyun eğmek ve birine esenlik dilemek (selamlamak) manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Selam ve teslimiyet eyleminin, kişinin kendi itirazlarını, hevasını ve kibrini terk ederek tam bir boyun eğiş göstermesi ve karşısındakinin hükmüne rıza göstererek ona mutlak bir esenlik/saygı sunması olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery: "Selam" kelimesinin etimolojik kökenlerinin kadim Sami dillerine dayandığını belirtir. İbranice "Şalom" ve Süryanice "Şlama" kelimeleriyle aynı kökten geldiğini, bunun bölgedeki en kadim "saygı, güvenlik ve esenlik" temennisi olduğunu; Kur'an'ın bu evrensel kelimeyi peygambere yönelik bir itaat ve saygı ritüelinin (salavatın) ayrılmaz bir parçası yaptığını dilbilimsel olarak inceler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Psikolojik bir eylem olarak "teslim olma ve selamlaşma" mefhumunu tahlil eder. Kur'an'ın, peygamberin aldığı o sarsıcı hukuki ve siyasi kararlara (Zeyd'in boşadığı eşle evlenmesi gibi) karşı inananların kalplerinde oluşabilecek en ufak bir şüpheyi veya direnci bitirmek için "sellimû" (selam verin/teslim olun) emrini verdiğini; bunun, peygamberin hükümlerine karşı kalpteki tüm direncin ve psikolojik pürüzlerin sıfırlanması eylemi olduğunu vurgular.

        Teslîmâ (تَسْلِيمًا)

        İbn Fâris: "s-l-m" kökünden türeyen, teslim olma ve boyun eğme eyleminin bizzat masdarı (mef'ul-i mutlak) olduğunu; eylemin şüphe götürmezliğini, pürüzsüzlüğünü ve mutlaklığını pekiştirmek için kullanıldığını kaydeder.

        Dücane Cündioğlu: "Sellimû teslîmâ" (tam bir teslimiyetle teslim olun / selamlayın) ifadesindeki felsefi ve ontolojik estetiği derinlemesine tahlil eder. İtaatin sadece şekilsel, dudak ucuyla yapılan dışsal bir buyruk olmadığını belirtir. İmanın, tam da insanın kendi bencil arzularından vazgeçebilme erdemi olduğunu; "teslîmâ" vurgusunun, aklın ve kalbin peygamberin ilahi rehberliği karşısında hiçbir "keşke" veya "acaba" barındırmadan, itirazsız bir ontolojik kabullenişle ve ruhsal bir barış (selam) haliyle adeta "silah bırakması" (mutlak teslimiyeti) olduğunu estetik bir dille yorumlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X