Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 53. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ وَلٰكِنْ اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِس۪ينَ لِحَد۪يثٍۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْـي۪ مِنَ الْحَقِّۜ وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعاً فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَداًۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْـدَ اللّٰهِ عَظ۪يـماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tedḣulû buyûte-nnebiyyi illâ en yu/żene lekum ilâ ta’âmin ġayra nâzirîne inâhu velâkin iżâ du’îtum fedḣulû fe-iżâ ta’imtum fenteşirû velâ muste/nisîne lihadîś(in)(c) inne żâlikum kâne yu/żî-nnebiyye feyestahyî minkum(s) va(A)llâhu lâ yestahyî mine-lhakk(i)(c) ve-iżâ seeltumûhunne metâ’an fes-elûhunne min verâ-i hicâb(in)(c) żâlikum atheru likulûbikum ve kulûbihin(ne)(c) vemâ kâne lekum en tu/żû rasûla(A)llâhi velâ en tenkihû ezvâcehu min ba’dihi ebedâ(en)(c) inne żâlikum kâne ‘inda(A)llâhi ‘azîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rah1atsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.”


      Peygamber’in Aile Hayatına İlişkin Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

      Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit, zaman gözetmeksizin, asla girmeyin. Hz. Peygamber’in evine girmeye ilişkin yasak iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: İzinsiz bir şekilde adamın annesinin yanına girmesi gibi -onlar sizin anneleriniz gibi olsalar da- Peygamber’in evine girmeyin. Dolayısıyla onun evine girme yasağı, izinsiz bir şekilde girme yasağı olmaktadır. Tıpkı şu ilâhı beyan gibi: “Ey iman edenler! Kendinizi tanıtıp izin almadan kendi evlerinizden başka evlere girmeyin”. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber’in evine misafir olarak girmeyin. Ancak size yemek için izin verilmesi durumu başka. Yani ancak yemeğe davet edilmeniz durumu başka. Çünkü Resûlullah’a (s.a.) bir yemek hazırlandığında o ashabını çağırıyor ve beraber yiyorlardı. O, yemeğin fazlasını başka bir vakit için yanında tutmuyor ve biriktirmiyordu. Dolayısıyla ona bir misafir geldiğinde ona takdim edecek bir ikramı yoksa utanıyor ve bu durum ona zor geliyordu. Bu belirtmiş olduğumuz sebeple onlara Hz. Peygamber’in evine girme ve ona misafir olma yasaklanmıştır. Yine onlara kendilerinin yemeğe davet edilmelerini beklemeleri emredilmiştir. Bu durumda onun evine girebilirler ve ona misafir olabilirler. Eğer beyan, ilk mânada ise bunda tesettür emri ve izin istemeksizin eve girmenin yasaklanması vardır. Eğer beyan ikinci mânada ise belirttiğimiz sebeplerle onun evine davet edilmeden önce misafir olarak girme yasağı bulunmaktadır. Böylelikle tesettür emri şu İlâhî beyanda bulunmaktadır: Peygamber hanımlarından bir ihtiyaç nesnesi istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak bu emri bildirmiştir, çünkü bazı müslümanlar Resûlullah’ın yemeğini ve azığını gözetleyip fırsat kolluyorlardı. Bir yemek geldiğinde hemen izinsiz bir şekilde onun yanına geliyor, evinde oturuyor ve yemeğin pişip hazır olmasını bekliyorlardı. Dolayısıyla onların böyle davranması yasaklandı. Yine onlar yemeği yiyip bitirdiklerinde onun evinde oturuyor, konuşuyor ve vakit geçiriyorlardı. Dolayısıyla onlara böyle davranmak yasaklandı, onlara hemen dağılmak, onun ve hanımlarının yanından ayrılmak emredildi. Hz. Peygamber’in hanımları bundan önce onlardan saklanıp örtünmüyorlardı. Bu sebeple bu durum, Hz. Peygamber’e zor gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Onlara yönelik dağılıp gitme ve Hz. Peygamber’in yanından ayrılma emri, Hz. Peygamber’in yerine getirmek durumunda olduğu işlerin ve ibadetlerin bulunmasından dolayı verilmiş olabilir. Bunlar ya onunla Allah arasındaki veya onunla insanlar arasındaki işlerdir. Dolayısıyla onlar Hz. Peygamber’i, bu işleri ve ibadetleri yerine getirmekten alıkoymamak için böyle davranmaları yasaklanmıştır. O, belirtmiş olduğu gibi öğlen dinlenme vaktinde (kaylûle) onun hanımlarına duyduğu ihtiyaç ve onlarla yalnız kalmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor. Yani izinsiz bir şekilde onun yanına gelmeniz. Veya yemeğin pişmesini ve hazır olmasını beklemek. Yahut yemeği bitirdikten sonra oturmak ve konuşmak. Veya olan bir durum. Size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Resûlullah da hak olanı açıklamaktan çekinmezdi. Fakat o "benim evimden çıkın, bana gelmeyin” ve benzeri sözleri söylemekten utanıyordu. Çünkü o, huyu itibariyle böyle davranmayı ve birinin diğerine “evime gelmeyin veya evimden çık” demeyi çirkin görmekteydi. Çünkü böyle bir tavır, kötü huyun ve cimriliğin göstergesidir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, âyeti indirip ve onlara bildirdiği şeyi söylemesini emredince Resûlullah onlara bunu söylemiş ve bildirmiştir. Bu durumda utanmamıştır. Çünkü bu artık dinî bir durum olup ona farz olmuş ve onlara âdâb-ı muâşeret kurallarını öğretmesi ve dini konusunda onların yapması farz olan buyrukları onlara bildirmesi gerekli bir durum olmuştur. O daha önce utanıyordu, çünkü söz konusu durum bir mülkiyet ve kişilik konusuydu. Allah bu âyeti indirdiğinde ve bunu emrettiğinde artık bu, dinî bir konu olmuştur. Bundan dolayı bildirilen durum olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Yani onlara hakkı ve âdâbı öğretmeyi bırakmaz ve bunu terketmez. Bunun mânasını “şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez” meâlindeki İlâhî beyanın yorumunda açıkladık.

      Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Söz konusu erkeklerin kalplerinin daha temiz kalması ile peygamber hanımlarının kalplerinin temiz oluşu mânalarının farklı olması mümkündür. Erkeklerin kalplerinin daha temiz kalması mânası kötülükten, şehveti giderme kastından ve nefsin çağırdığı gayrimeşru arzulardan temiz kalması demektir. Peygamber hanımlarının kalplerinin temiz kalması ise kötülükten ve şehveti gidermekten temiz kalma değil, kin ve düşmanlıktan temiz kalma demektir. Bunun sebebi şudur ki başkalarının onlarla evlenmesinin helâl olmadığı bilinmektedir. Zira onlar âhiret yurdunu dünya hayatı ve güzelliklerine tercih etmişlerdir. Yine belirtildiği gibi onlar çirkin işler yapmaları durumunda iki kat azapla karşılaşacakları kendilerine bildirilmiştir. Bu durumlar söz konusu çirkin işleri yapmaktan onları menetmekte ve sakındırmaktadır. Durum böyle olduğuna göre onlar, evlerine gelenlerin ve kendilerine bakanların şehvetle baktıklarını bildiklerinde onlara karşı kalplerinde kin ve düşmanlık oluşmaktadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Perde arkasından bir şey isteme sizin kalbinizin kötülükten ve şüpheden; peygamber hanımlarının kalplerinin ise kin ve düşmanlıktan arınması için daha uygundur. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Bunun aynı mânada olması da mümkündür. Bu, şüphe ve kötülük mânasıdır. Çünkü peygamber hanımlarının yaratılışına da şehevî duygular ve buna yöneltici güdüler yerleştirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Resûlullah’ın hanımları tesettür âyeti indikten sonra örtündükleri, insanların onların yanına girmesi ve onlara bakması yasaklandığı için bir adam demiştir ki: “Bizlere amca kızlarımızın, hala kızlarımızın, dayı kızlarımızın ve teyze kızlarımızın yanına girmek mi yasaklandı? Allah’a andolsun ki o ölürse ben falanca kişiyle evleneceğim”. O, peygamberin hanımlarından birinin ismini belirtmiştir. Bunun üzerine şu âyet nâzil olmuştur: Hakkınız yoktur. Yani size helâl değildir. Resûlullah’ı üzme ve kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenme. Fakat bu, gerçeğe uzak ve çirkin bir yorumdur. Sahâbeden birinin böyle bir söz söylemiş olması mümkün değildir. Veya halis bir imana sahip olan ve güzel bir şekilde müslüman olmuş bir kimsenin böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Yahut böyle bir sözün aklına gelmesi de mümkün değildir. Ancak münafık ise durum başkadır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur. Daha önce geçen konular. Kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz. Yeni bir yasak olarak.

      Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur. Eşleriyle evlenmekte. Dolayısıyla onların Resûlullah’ı üzmeleri, kendisinden sonra eşleriyle evlenmelerine dairdir. Eğer -müfessirlerin bir kısmının belirttiği üzere- onun hanımları, müminlerin anneleri olduğu için başkasına helâl olmuyorsa, ondan sonra hanımlarıyla evlenme yasağına delil getirilmez. Zira hiç kimse anneyle evlenme kastında bulunmaz. Aksine bu durum onlara helaldi. Bu durumda onların müminlerin annesi şeklinde nitelenmesinin mânası, belirttiğimiz gibi peygambere yönelik tâzim ve saygı olmaktadır. Öyle ki Cenâb-ı Hak, onun vefatından sonra eşleriyle evlenmelerini yasaklamış ve onu, vefatından sonra eşleriyle evlenme yasağı hususunda sanki diriymiş gibi saymıştır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak peygamberi malı, mülkü konusunda vârislerinin mirastan menedilmesinde sanki onu hayattaymış gibi saymıştır. Onun vârisleri malına mirasçı olmamaktadırlar. Aksine malı, ebedî olarak onun mülkünde sayılmıştır. Hanımlarının durumu da böyledir. Yine Cenâb-ı Hak, nübüvvet ve risâlet konusunda da onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Vefatından sonra onun şeriatı başka bir şeriatla neshedilmemiştir. Halbuki önceki peygamberler ise vefat ettiklerinde şeriatleri başka bir şeriatle neshedilmişti. Aksine Cenâb-ı Hak, onun şeriatinin kıyâmet gününe kadar devam etmesi meselesinde onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Buna göre onun eşleriyle evlenmenin insanlara haram kılınmasında Cenâb-ı Hak, onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Dolayısıyla onlar âhirette onun eşleri olmaktadırlar. Buna göre bu İlâhî beyanın yorumuna dair bizim görüşümüz şudur: “Bu, diğer müminlere değil, senin zatına mahsustur”. Yani o sana mahsustur. Senden sonra hiç kimseye helâl olmaz. Dolayısıyla o, cennette peygamberin hanımı olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır. Bunun, Resûlullah’ı üzme ve eşleriyle evlenme konusuyla ilgili olması mümkündür. Allah katında büyük bir günahtır. Veya Allah katındaki cezası bakımından büyüktür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ Tedhulû (لَا تَدْخُلُوا)

        İbn Fâris: "d-h-l" kökünün, dışarıdan içeriye geçmek, bir mekana girmek ve dahil olmak manasına geldiğini belirtir. Çıkmanın (huruç) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: Dühul eyleminin, sınırları belli olan bir alanın, hanenin veya konunun içine nüfuz etmek olduğunu açıklar. Ayetteki olumsuz emir kipiyle (girmeyin), başkasına ait bir özel alana izinsiz girişin kesin olarak yasaklandığını ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu yasağın Medine toplumundaki sosyolojik ve hukuki inşasını tahlil eder. Cahiliye dönemi bedevi kültüründe "özel hayatın gizliliği" veya "mahremiyet" kavramlarının son derece zayıf olduğunu, insanların birbirlerinin çadırlarına veya odalarına rahatça dalabildiklerini belirtir. Ayetin "girmeyin" emriyle, Peygamberin evi üzerinden yepyeni bir "medeni sınır" ve "dokunulmaz özel alan" (mahremiyet) hukuku inşa ettiğini vurgular.

        Buyûte (بُيُوتَ)

        İbn Fâris: "b-y-t" kökünün, gecelemek, barınmak, dış tehlikelerden sığınılan duvarlarla çevrili mesken ve ev anlamına geldiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth: "Evler" (buyût) kavramının Medine dönemindeki mimari ve sosyal dönüşümünü inceler. Ayette "Peygamberin evleri" tamlamasının kullanılmasının, kabile içi ortak yaşam alanlarından sıyrılarak, bireyselleşmiş, sınırları çizilmiş ve sadece o aileye tahsis edilmiş "kurumsal ve özel hanelerin" ortaya çıkışını simgelediğini; peygamberin evinin bu yeni sosyal düzenin prototipi olduğunu tahlil eder.

        İllâ En Yü'zene (إِلَّا أَنْ يُؤْذَنَ)

        İbn Fâris: "e-z-n" kökünün, kulak, işitmek, bilmek ve bir şeye müsaade ederek yasağı kaldırmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İzin kavramının, irade sahibinin bir eylemin gerçekleşmesine sözlü veya fiili olarak onay ve ruhsat vermesi olduğunu açıklar. İstisna edatıyla (illâ) birlikte, girişin yegâne meşruiyet şartının ev sahibinin "açık onayı" olduğuna dikkat çeker.

        Ta'âmin (طَعَامٍ)

        İbn Fâris: "t-a-m" kökünün, yemek, tatmak ve yutulup beslenilen her türlü gıda manasına geldiğini belirtir.

        Ğayra Nâzırîne (غَيْرَ نَاظِرِينَ)

        İbn Fâris: "n-z-r" kökünün, gözle bakmak, görmek, düşünmek ve aynı zamanda bir şeyi gözlemek, beklemek, mühlet tanımak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nazar eyleminin burada salt "bakmak" değil, bir sürecin tamamlanmasını "gözlemek/beklemek" (intizar) manasında kullanıldığını ifade eder.

        İnâhü (إِنَاهُ)

        İbn Fâris: "e-n-y" kökünün, bir şeyin vaktinin gelmesi, olgunlaşması ve tam kıvamına ulaşması manasına geldiğini belirtir. Yemeğin ateşte pişip yenecek duruma geldiği o son raddeye bu kökten "inâ" denildiğini aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Yemeğin pişmesini beklemeksizin" (ğayra nâzırîne inâhü) ifadesinin dönemin sosyal nezaket (adab-ı muaşeret) kurallarını nasıl yeniden şekillendirdiğini inceler. Bedevi geleneğindeki o sınır tanımaz rahatlığa karşı; davet edilmeden yemeğe gelmenin veya yemekten saatler önce gelip ev sahibini daraltarak yemeğin pişmesini beklemenin, Kur'an tarafından açıkça "görgüsüzlük ve sınır ihlali" olarak kodlandığını ve medeni bir mesafe kuralı getirildiğini belirtir.

        Du'îtüm (دُعِيتُمْ)

        İbn Fâris: "d-a-v" kökünün, seslenmek, nida etmek ve bir kimseyi bir yere çağırmak, davet etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Edilgen (meçhul) formda "çağrıldığınız zaman" manasındadır.

        Fenteşirû (فَانْتَشِرُوا)

        İbn Fâris: "n-ş-r" kökünün, dürülmüş bir şeyi açmak, yaymak, dağılmak ve geniş bir alana saçılmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İntişar eyleminin, bir araya toplanmış olan bir grubun işi bittikten sonra kendi yollarına, farklı yönlere doğru dağılıp gitmesi olduğunu açıklar. Ayette yemeğini yiyen misafirlerin mekanı derhal terk edip dağılmaları emrini nitelediğini kaydeder.

        Müste'nisîne (مُسْتَأْنِسِينَ)

        İbn Fâris: "e-n-s" kökünün, insanın vahşet, yabancılık ve ürkeklikten kurtulup sükûnet bulması, ünsiyet (yakınlık/sıcaklık) kurması manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İsti'nâs eyleminin, kişinin bir ortamda kendini fazla rahat hissederek lafa dalması, karşısındakiyle senli benli bir yakınlık ve sohbet ortamı kurmaya çalışması olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: İnsan psikolojisi ve mekanın sınırları bağlamında bu kavramı tahlil eder. Misafirlerin "sohbete dalmak/ünsiyet kurmak" (müste'nisîne) hevesiyle ev sahibinin vaktini gasp etmelerindeki o bencilce sosyalleşme arzusunu inceler. Kur'an'ın, misafirin bu "rahatlama" arzusuna karşı ev sahibinin (Peygamberin) ontolojik ve zamansal sınırlarını koruduğunu; laflamaya dalmanın (isti'nas) aslında misafirin kendi sınırlarını bilmemesinden kaynaklanan bir varoluşsal saygısızlık olarak kodlandığını derinlemesine yorumlar.

        Li-Hadîsin (لِحَدِيثٍ)

        İbn Fâris: "h-d-s" kökünün, eski olmayan, yeni ortaya çıkan şey manasına geldiği gibi; insanların aralarında geçen güncel konuşma, sohbet ve laf manalarına da geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: "Hadîs" (sohbet/laf) kavramını Kur'an'ın iletişim semantiği içinde inceler. Peygamberin zihni sürekli olarak ilahi ve ağır bir "Vahiy/Mesaj" ile meşgulken; etrafındaki insanların sıradan, dünyevi ve güncel "dedikodulara/laflara" (hadîs) dalmak için onun evini işgal etmelerinin yarattığı o muazzam zıtlığı (kutsal ile profan/gündelik olanın çarpışmasını) analiz eder. Kur'an'ın bu müdahalesiyle peygamberin zihinsel alanını bu "sıradan laf kalabalığından" tahliye ettiğini belirtir.

        Yü'zî (يُؤْذِي)

        İbn Fâris: "e-z-y" kökünün, insana rahatsızlık veren, huzurunu bozan, fiziksel olmaktan ziyade psikolojik olarak can sıkan hafif şiddetteki zarar, eziyet ve darlık manalarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu fiili peygamberin iç dünyası bağlamında tahlil eder. Yemeğe erken gelmenin veya yemekten sonra oturup lafa dalmanın Kur'an tarafından doğrudan "eziyet/taciz" (yü'zî) olarak isimlendirilmesinin, insanın zamanını ve mekanını izinsiz kullanmanın ne kadar ağır bir ahlaki ihlal olduğunu gösterdiğini vurgular.

        Feyestahyî (فَيَسْتَحْيِي)

        İbn Fâris: "h-y-y" kökünün aslen "hayat/dirilik" manasına gelse de, insanın çirkin ve kaba bir duruma düşmekten çekinerek ruhunun daralması, kızarması ve edep göstermesi manasındaki "hayâ" (utanma/çekinme) kavramının da buradan türediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Hayâ kavramının, nefsin kınanacak bir iş yapmaktan veya karşısındakini kıracak sert bir tepki vermekten çekinerek kendini frenlemesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Hz. Peygamber'in "hayâ etmesi" (çekinmesi) durumunu onun insani ve nebevi ahlakı üzerinden inceler. Peygamberin, evini işgal eden misafirlere "kalkın gidin" diyememesinin zayıflık değil, onun üstün nezaketinden ve ev sahibine yakışmayan kaba bir tavır sergilemekten duyduğu fıtri utançtan (hayâdan) kaynaklandığını aktarır.

        el-Hakkı (الْحَقِّ)

        İbn Fâris: "h-k-k" kökünün, değişmez gerçek, doğru, sabit olan, kesinlik barındıran ve yerine getirilmesi gereken mutlak vacip manasına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: "Hakk" kavramı ile beşeri "Hayâ" duygusu arasındaki teolojik çatışmayı semantik olarak tahlil eder. İnsanın (peygamber dahi olsa) sosyal baskılar, nezaket kuralları veya utanma duygusuyla (hayâ) doğruyu söylemekten çekinebileceğini; ancak Allah'ın mutlak ve aşkın otoritesinin hiçbir sosyal kurala, nezakete veya duygusallığa boyun eğmeden "Hakikati/Doğruyu" (Hakkı) çırılçıplak ve keskin bir şekilde ilan ettiğini belirtir. Allah'ın hakikati söylemekten "hayâ etmemesi", ilahi yasanın beşeri duygusallığın üstündeki mutlak otoritesidir.

        Metâ'an (مَتَاعًا)

        İbn Fâris: "m-t-a" kökünün, insanın ihtiyaç duyduğu, belli bir süre faydalandığı, yaşamı kolaylaştıran eşya, kap kacak, donanım veya dünyevi menfaat manalarına geldiğini belirtir.

        Hıcâbin (حِجَابٍ)

        İbn Fâris: "h-c-b" kökünün, bir şeyi örtmek, gizlemek, engellemek ve araya set çekmek anlamlarına geldiğini belirtir. İki nesnenin veya kişinin birbirini görmesini, ulaşmasını engelleyen perdeye, duvara veya kapıya "hicap" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Hicabın, bedeni örten kıyafetten ziyade, mekansal bir ayrımı, görüşü ve doğrudan teması engelleyen fiziki bir engeli (perdeyi) nitelediğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Tarihe "Hicap Ayeti" (Âyetü'l-Hicâb) olarak geçen bu bölümü sosyolojik ve edebi bir dille tahlil eder. Buradaki "hicabın" kadının giydiği başörtüsü olmadığını; Peygamber eşlerini (Ümmehatü'l-Mü'minin) dış dünyadan, yabancı erkeklerin bakışlarından ve sıradan ev ziyaretlerinden ayıran "mekansal bir perde, mimari bir sınır" olduğunu belirtir. Bu perdenin, onları sıradan kadınlar olmaktan çıkarıp, yanlarına doğrudan girilemeyen, ancak "perde arkasından" saygıyla hitap edilebilen kutsal, kurumsal ve erişilmez bir protokole yerleştirdiğini derinlemesine inceler.

        Patricia Crone: Erken dönem İslam sosyolojisinde iktidar ve mahremiyetin inşasını bu kelime üzerinden değerlendirir. "Hicap" uygulamasının, peygamberin hanesini sıradan kabile çadırı mantığından çıkarıp, erişimin katı kurallara (protokollere) bağlandığı, Ortadoğu'nun köklü "saray/yönetici" geleneklerine benzer bir hiyerarşik mesafe ve dokunulmazlık (court-like separation) ürettiğini tarihsel bağlamıyla analiz eder.

        Atharu (أَطْهَرُ)

        İbn Fâris: "t-h-r" kökünün, her türlü maddi kirden (neces) veya manevi kirlilikten (günah, ayıp) arınmak, temiz, saf ve pak olmak anlamına geldiğini belirtir. Athar, ism-i tafdil olarak "en temiz, daha temiz" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî: Buradaki temizliğin (taharetin) suyla yapılan fiziksel bir temizlik değil, kalbin ve aklın günahkâr düşüncelerden arınması olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Perde (hicap) arkasından konuşma kuralının gerekçesi (illeti) olarak sunulan "daha temizdir" (atharu) kavramını İslami ahlak felsefesi açısından değerlendirir. Mekansal ayrımın (perdenin), karşı cinsler arasında göz temasıyla oluşabilecek en ufak bir vesveseyi, yanlış anlamayı veya kalbi meyli peşinen engellediğini; bu fiziksel mesafenin her iki tarafın kalbini de ahlaki şüphelerden "temiz tutan" (athar) koruyucu bir psikolojik filtre işlevi gördüğünü aktarır.

        Ebedâ (أَبَدًا)

        İbn Fâris: "e-b-d" kökünün, sonu olmayan, kesintiye uğramayan, ucu açık ve mutlak devamlılık arz eden zaman (sonsuzluk) manasına geldiğini belirtir.

        Theodor Nöldeke: Ayette peygamberin eşleriyle, onun vefatından sonra evlenilmesinin "ebediyen" (ebedâ) yasaklanmasını tarihi ve siyasi bir karar olarak tahlil eder. Peygamberin dul eşleriyle evlenmenin, yeni dönemde siyasi bir meşruiyet, hilafet iddiası veya peygamberin mirasına konma çabası olarak kullanılabileceğini; Kur'an'ın bu "ebedi" yasakla hem peygamberin eşlerini "Müminlerin Anneleri" sıfatıyla dondurarak dokunulmaz kıldığını hem de olası siyasi krizlerin önünü ebediyen kestiğini inceler.

        Azîmâ (عَظِيمًا)

        İbn Fâris: "a-z-m" kökünün, sağlamlık, büyüklük, bir şeyin hem hacim hem de şeref veya vebal olarak akıl almaz boyutlarda olması anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayetin kapanışındaki "Allah katında çok büyük (azîm) bir günahtır" vurgusunu tahlil eder. Peygamberin evine izinsiz girmenin, onu lafa tutarak rahatsız etmenin veya ondan sonra eşleriyle evlenmeyi düşünmenin sıradan birer sosyal gaf (hata) olmadığını belirtir. Peygamberin şahsının doğrudan "İlahi Elçilik" kurumunu temsil etmesi hasebiyle, onun haysiyetine, zamanına veya ailesine yönelik en ufak bir ihlalin Allah'ın nazarında "devasa/kolossal" (azîm) bir isyan ve varoluşsal bir suç olarak değerlendirildiğini derinlemesine yorumlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X