يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَاۚ فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحاً جَم۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
“Ey iman edenler! Mümin kadınlarla evlenme akdi yapıp da sonra, birleşmeden onları boşadığınızda onlar üzerinde, hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur. Onları bir şeyler vererek memnun ediniz ve güzellikle boşayınız.”
Cinsî Münasebete ve Boşamaya İlişkin Hükümler
Ey iman edenler! Mümin kadınlarla evlenme akdi yapıp da sonra, birleşmeden onları boşadığınızda. Rivayet edildiğine göre bir adam İbn Abbâs’a gelip şöyle demiştir: Benimle halam arasında şöyle bir konuşma geçmişti: Senin kızınla evleneceğim gün, o üç talâkla boş olsun. İbn Abbâs şöyle cevap vermiştir: Onunla evlen, o sana helaldir. Ey iman edenler! Mümin kadınlarla evlenme akdi yapıp da sonra, birleşmeden onları boşadığınızda meâlindeki âyeti okumaz mısın? Cenâb-ı Hak boşamanın nikâhtan sonraki bir fiil olduğunu beyan etmiştir. Bize göre kişi eğer yemin eder ve “eğer onunla evlenirsem o benden boş olsun” derse bu, nikâhtan sonra bir talâk olur. Bu âyette nikâhtan sonraya nispet edilmesi durumunda talâkın gerçekleşmesini engelleyici bir durum yoktur.
Sonra birleşmeden onları boşadığınızda. Burada sözü edilen birleşmenin cinsel ilişki olması mümkündür. Yani onlarla cinsel ilişkide bulunmadan önce. Bunun, “onlarla birleşeceğiniz mekâna (halvet) girmeden önce” mânasına gelmesi de mümkündür. Yoksa eğer kişi evlendiği kadınla cinsel ilişkide bulunacağı mekâna girer (halvet), sonra onu boşarsa mehirin tamamını ödemesi gerekir. Eğer onunla cinsel ilişkide bulunmamış ve birleşeceği mekâna da girmemiş, sonra boşamışsa mehirin yarısını ödemesi gerekir. Bu hükme Cenâb-ı Hakk’m şu İlâhî beyanı delil teşkil etmektedir: “Birbirinizle birlikte olduğunuz halde onu geri mi alacaksınız?”. Buradaki birlikte olma, cinsel ilişkinin kendisi değildir. Aksine yaklaşma, elle dokunma ve benzeri durumlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar üzerinde, hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur. Bu beyan, iddetin, erkeğin kadın üzerindeki bir hakkı olduğunu göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar üzerinde, hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur. Onun hakkı olduğu evlilik işinde iki kız kardeşle aynı anda evlenmesi câiz değildir. Buna göre dönme hakkı olduğu iddet süresinde de kişinin iki kız kardeşle aynı anda evli olması mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Onları bir şeyler vererek memnun ediniz. Bazıları şöyle demiştir: Buradaki verilmesi emredilen müt‘a, Bakara sûresinde bildirilen âyetle neshedilmiştir. Zira Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Bir mehir belirlediğiniz halde onlarla birleşmeden kendilerini boşarsanız, belirlediğiniz mehirin yarısını ödemek size borçtur”. Bazıları şöyle demiştir: Bu “müt‘a”, mehir olmaksızın evliliği kabul eden kadın hakkındadır. Dolayısıyla mehir gerekmediğinde müt‘a gerekir. Bize göre erkek eğer bir mehir belirlemişse bu durumda söz konusu kadına sadece mehirin yarısı verilir. Bunun dışında ona hüküm bakımından bir müt‘a vermesi zorunlu değildir. Fakat eğer bunu yapar ve ona bir şey verirse bu daha faziletli ve güzel bir davranış olur. Eğer erkek bir mehir belirlememişse, daha sonra da cinsel ilişkide bulunmadan kadını boşarsa bu “müt‘a”, adamın malî gücü ve zenginliği oranında vacip olur. En doğrusunu Allah bilir.
Ve güzellikle boşayınız. Bazıları şöyle demiştir: Güzellikle boşama, boşadığında ona maddî imkânlar vermesidir (müt‘a). Bazıları şöyle demiştir: Güzellikle boşama, mehiri onun için harcamasıdır. Bazıları şöyle demiştir: Güzellikle boşama, cinsel ilişkide bulunmaksızın temizlik döneminde onu boşamasıdır. Güzellikle boşamanın Cenâb-ı Hakk’ın şu beyanında bildirilen durum olması da mümkündür: Onları boşadığınızda dilinizle onlara eziyet etmeyin. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İzâ (إِذَا)
İbn Fâris: Gelecekte gerçekleşmesi kesin veya muhtemel olan bir eyleme bağlanan, şart bildiren zaman zarfı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Ayetteki bu edatın, rastgele bir zamanı değil, doğrudan doğruya hukuki bir şartın (nikahlanıp temas etmeden boşama durumunun) gerçekleştiği o spesifik anı ve durumu nitelediğini ifade eder.
Nekahtümü (نَكَحْتُمُ)
İbn Fâris: "n-k-h" kökünün iki temel manaya geldiğini belirtir: Birincisi akit, sözleşme ve evlilik bağı kurmak; ikincisi ise cinsel birleşme.
Râgıb el-İsfahânî: Nikah kelimesinin asıl (hakiki) anlamının evlilik akdi (sözleşmesi) olduğunu, cinsel birleşme manasının ise mecaz yoluyla kullanıldığını açıklar. Ayetin devamındaki "temas etmeden önce" ifadesi karinesiyle, buradaki nikahın salt "hukuki sözleşme ve imza" aşamasını nitelediğini kaydeder.
Patricia Crone: Erken dönem Arap sosyolojisindeki evlilik kurumunu hukuki bir bağlamda tahlil eder. İslam öncesi dönemde nikahın, kadının kendi ailesinden (velisinden) kocasının klanına geçişini sağlayan ticari ve bedel odaklı bir mülkiyet aktarımı olduğunu; Kur'an'ın ise bu akdi (nikahı) doğrudan kadının bizzat kendisine bir hak ve güvence (mehir/meta') doğuran yepyeni bir "medeni sözleşme" zeminine oturttuğunu inceler.
el-Mü'minâti (الْمُؤْمِنَاتِ)
İbn Fâris: "e-m-n" kökünden türeyen, inanan, güvenen ve kalbi sükunet bulan kadınlar manasına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kadınların hukuki statüsünü bu kelime üzerinden tahlil eder. Ayette salt "nisâ" (kadınlar) yerine "mü'minât" sıfatının kullanılmasının; evlilik akdinin tarafı olan kadının sadece biyolojik bir cinsiyet değil, kendi inancı, iradesi ve medeni hakları olan, ilahi yasa tarafından korunan "ontolojik ve hukuki bir özne" (fail) olduğunu ilan eden bir dilsel tercih olduğunu derinlemesine vurgular.
Sümme (ثُمَّ)
İbn Fâris: İki eylem arasında zaman aralığı (terahi) ve sıralama bulunduğunu gösteren atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir.
Tallaktümûhünne (طَلَّقْتُمُوهُنَّ)
İbn Fâris: "t-l-k" kökünün temel manasının, bir bağı çözmek, serbest bırakmak, salıvermek ve tutukluluğu/kısıtlılığı ortadan kaldırmak olduğunu belirtir. Boşanan kadına "tâlik" denmesinin, onun üzerindeki evlilik bağının (ukde) çözülüp serbest kalmasından ileri geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Talak eyleminin, nikah akdiyle (sözleşmeyle) kurulan o yasal, ahlaki ve bedensel bağın erkek tarafından hukuken çözülerek kadının serbest bırakılması işlemi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu fiilin fıkhi (hukuki) bağlamını tahlil eder. Ayette boşamayı gerçekleştiren tarafın erkekler (tallaktüm - siz boşadınız) olarak zikredilmesinin, dönemin ataerkil boşanma inisiyatifini yansıttığını; ancak hemen ardından gelen emirlerin (meta verme ve güzellikle salıverme), bu inisiyatifi erkeğin elinde bir baskı veya mağduriyet aracına dönüşmekten çıkarıp, erkeğe ağır ahlaki ve mali sorumluluklar yükleyen sınırlayıcı bir şeriata dönüştürdüğünü vurgular.
Min Kabli (مِن قَبْلِ)
İbn Fâris: "k-b-l" kökünün, bir şeyin yöneldiği taraf, ön yüz ve zaman/mekan olarak bir şeyin "öncesi" manasına geldiğini belirtir. Sonranın (ba'd) tam zıddıdır.
En Temessûhünne (أَن تَمَسُّوهُنَّ)
İbn Fâris: "m-s-s" kökünün, el veya beden ile bir şeye dokunmak, temas etmek ve derilerin birbirine değmesi anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Mess (dokunma) kelimesinin Arapçada cinsel birleşmeyi (cima/zifaf) son derece edepli ve kinayeli bir biçimde ifade etmek için kullanıldığını açıklar. "Onlara dokunmadan önce" tabirinin, nikah akdi kıyılmış fakat henüz karı-koca ilişkisi (gerdek) yaşanmamış evlilik aşamasını nitelediğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kur'an'ın edebi dilindeki "nezahet" (zarafet ve edep) boyutunu tahlil eder. İnsan mahremiyetini ilgilendiren cinsel eylemlerin Kur'an'da asla kaba veya açık (sarih) lafızlarla değil; "dokunmak" (mess), "örtmek" (libas) veya "yaklaşmak" (kurb) gibi son derece estetik, ince ve saygılı kinayelerle ifade edildiğini, bunun Kur'ani ahlakın dildeki en somut yansıması olduğunu derinlemesine inceler.
Femâ Leküm (فَمَا لَكُمْ)
İbn Fâris: Olumsuzluk bildiren "mâ" edatı ile mülkiyet/aidiyet bildiren "lâm" harfinin birleşimi olup "sizin için yoktur, sizin böyle bir hakkınız bulunmamaktadır" manasına geldiğini belirtir.
Aleyhinne (عَلَيْهِنَّ)
İbn Fâris: "a-l-v" kökünden türeyen ve "onların üzerinde, onların aleyhine" anlamına gelen harf-i cer olduğunu kaydeder.
Min Iddetin (مِنْ عِدَّةٍ)
İbn Fâris: "a-d-d" kökünün, bir şeyi adet olarak saymak, hesaplamak ve miktarını belirlemek anlamına geldiğini belirtir. "İddet" kelimesinin, kadının beklemek ve saymak zorunda olduğu günlerin veya ayların toplamı olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: İddetin fıkhi bir terim olarak; kadının boşandıktan veya kocası öldükten sonra yeni bir evlilik yapabilmek için geçirmesi (sayması) gereken yasal, biyolojik ve psikolojik bekleme süresi olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İddet kurumunun İslam hukukundaki sosyolojik ve biyolojik amacını (makasıd) inceler. İddetin temel amacının "nesebin (soyun) karışmasını önlemek" ve rahimde bir gebelik olup olmadığını tespit etmek olduğunu belirtir. Ayette, eğer temas (zifaf) gerçekleşmemişse biyolojik bir gebelik ihtimali kesin olarak sıfır olduğu için, kadını boş yere bekletmenin (iddetin) anlamsızlaştığını ve ilahi yasanın kadını bu yükümlülükten (bekleme cezasından) anında muaf tuttuğunu aktarır.
Ta'teddûnehâ (تَعْتَدُّونَهَا)
İbn Fâris: "a-d-d" kökünün iftial babından türediğini; saymak, kendi lehine hesaplamak ve bu süreyi kendi hakkı olarak görüp kadını beklemeye mecbur kılmak manalarına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu fiildeki aidiyet vurgusunu tahlil eder. "Sizin sayacağınız/hesaplayacağınız bir iddet yoktur" ifadesiyle, boşanan erkeğin kadın üzerindeki "zamanı kontrol etme" tekelinin yıkıldığını belirtir. Zifaf öncesi boşanmalarda erkeğin iddet süresini bahane ederek kadını askıda tutma, onu yeniden kendine mecbur etme (ric'i talak hakkı) veya onu oyalama gücünün elinden alındığını, kadının boşandığı saniye mutlak ve bağımsız bir hürriyete kavuştuğunu vurgular.
Femettiûhünne (فَمَتِّعُوهُنَّ)
İbn Fâris: "m-t-a" kökünün, bir şeyden belli bir süre faydalanmak, geçici menfaat sağlamak, sevindirmek, yaşamı kolaylaştıran eşya ve donanım (meta) vermek manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Temti' eyleminin, boşanan kadına gönlünü almak, kırgınlığını gidermek ve hayatını idame ettirmesine destek olmak amacıyla verilen maddi hediye, tazminat veya geçimlik pay (mut'a) olduğunu açıklar.
Patricia Crone: Erken dönem İslam toplumundaki ekonomik hakların tesisini tarihsel bağlamda inceler. Cahiliye döneminde boşanan bir kadının genellikle hiçbir hak iddia edemeden, beş parasız kapı dışarı edildiğini; ancak Kur'an'ın "temti'" (maddi menfaat sağlama) emriyle bu yıkıcı geleneği iptal ettiğini belirtir. Zifaf gerçekleşmemiş olsa dahi, evlilik vaadiyle kadının hayatında yaratılan beklentinin ve sarsıntının "maddi bir tazminat/hediye" ile telafi edilmesinin, kadının onurunu ekonomik bir şeriatla koruma altına alan devrimci bir adım olduğunu tahlil eder.
Ve Serrihûhünne (وَسَرِّحُوهُنَّ)
İbn Fâris: "s-r-h" kökünün temel manasının, bir düğümü çözmek, bir şeyi serbest bırakmak ve hayvanı otlağa salıvermek (özgürleştirmek) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Tesrih kavramının, kadını evliliğin veya boşanma sürecinin getirdiği her türlü psikolojik baskıdan, kısıtlamadan, dedikodudan ve belirsizlikten kurtararak onun tam ve kayıtsız şartsız özgürlüğünü ilan etmek olduğunu açıklar.
Tesrîhan (تَسْرِيحًا)
İbn Fâris: Serbest bırakma ve azat etme eyleminin bizzat masdarı (mef'ul-i mutlak) olup, eylemin şüphe götürmezliğini ve kesinliğini pekiştirdiğini kaydeder.
Cemîlâ (جَمِيلًا)
İbn Fâris: "c-m-l" kökünün, çirkinliğin ve kabalığın (kubh) zıddı olarak; güzellik, zarafet, uygunluk, vakar ve göze/kalbe hoş gelen her türlü durum manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Cemîl sıfatının sadece fiziksel bir estetiği değil, aynı zamanda eylemsel ve ahlaki bir zarafeti nitelediğini; "güzel bir salıverme"nin (tesrihan cemîlâ), içinde eziyet, intikam, hakaret, dedikodu veya malı geri alma hırsı barındırmayan, pürüzsüz ve onurlu bir ayrılık olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu: Estetik ve ahlak felsefesi bağlamında "güzellikle ayrılma" vurgusunu derinlemesine tahlil eder. Kur'an'ın sadece evliliği değil, boşanmayı da bir ahlak zeminine oturttuğunu belirtir. İnsanın asıl karakterinin ve ahlaki kalitesinin ayrılık anlarında (krizlerde) ortaya çıktığını; kadını incitmeden, onu değersizleştirmeden, maddi hakkını (mut'asını) vererek, kin gütmeden ve arkasından konuşmadan "zarafetle/güzellikle" (cemîlâ) yolları ayırmanın, sıradan bir hukuk kuralı değil, bizzat İslami yaşayışın ulaştığı en yüksek varoluşsal estetik seviyesi olduğunu felsefi bir dille yorumlar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla