وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَب۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 47. Ayet
Daralt
X
-
"Kendileri için Allah'ın büyük bir lütfunun bulunduğunu müminlere müjdele!"
Kendileri için Allah’ın büyük bir lütfunun bulunduğunu müminlere müjdele! Bu âyette müjdenin Allah’ın lütfuyla olacağına dair delil vardır. Yoksa onlar amelleriyle bu konuda bir mükâfatı hak ediyor değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Beşşir (وَبَشِّرِ)
İbn Fâris: "b-ş-r" kökünün temel anlamının, insanın derisi ve dış yüzeyi (beşere) olduğunu belirtir. İnsanı sevindiren, içini ferahlatan bir haberin anında yüzünde, derisinde oluşturduğu o aydınlık, kan akışı ve fiziksel değişimden (tebessümden) yola çıkılarak, sevindirici habere "büşra", bu haberi vermeye ise "tebşir/müjdeleme" denildiğini son derece somut bir bedevi etimolojisiyle aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Tebşir eyleminin, muhatabın yüzünde sevincin izlerini (beşaret) anında ortaya çıkaran hayırlı, güzel ve kurtuluş vadeden haberi ulaştırmak olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Müjdeleme (tebşir) eylemini Kur'an pedagojisi ve insan psikolojisi bağlamında tahlil eder. Ahzab Suresi boyunca anlatılan o ağır kuşatma, ihanetler, savaş psikolojisi ve tabuların yıkılmasının getirdiği toplumsal travmaların ardından; peygambere verilen "müjdele" emrinin, inananların yıpranmış ruhlarını onaran, onlara yaşama sevinci aşılayan muazzam bir psikolojik rehabilitasyon ve motivasyon kaynağı olduğunu inceler.
Toshihiko Izutsu: "Tebşir" (müjdeleme) kavramını Kur'an'ın eskatolojik (ahiret eksenli) değerler sistemi içinde analiz eder. Bir önceki ayetlerde peygamberin "uyarıcı" (nezir) vasfı vurgulanmışken, burada "müjdeleyici" (beşir) yönünün emredilmesinin; İslam inancındaki o kusursuz korku ve ümit (havf ve reca) dengesini kurduğunu, insanın ancak bu ontolojik umutla (müjdeyle) varoluşsal krizleri aşabileceğini semantik olarak vurgular.
el-Mü'minîne (الْمُؤْمِنِينَ)
İbn Fâris: "e-m-n" kökünün, ruhun sükûnet bulması, korku ve şüphenin ortadan kalkması, emniyet, güven ve bir şeyi tereddütsüz tasdik etmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İmanın, aklın ve kalbin birleşerek hakikati derin bir yakîn (kesinlik) ile onaylaması, iradeyi ilahi iradeye teslim ederek varoluşsal bir güvene ulaşması olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu: İman kavramını ve mümin öznesini felsefi bir zeminde tahlil eder. Müminlerin bu "büyük müjdenin" yegâne muhatapları olmasını; onların dünyevi çıkarlardan vazgeçerek Allah'a duydukları o sarsılmaz güvenin (emn) ontolojik bir karşılığı olarak görür. İnsanın kendi aklını ve kalbini mutlak hakikate emanet etmesinin, eninde sonunda bu ilahi "müjdeyle" taçlanacak asil bir varoluşsal duruş olduğunu derinlemesine yorumlar.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini ve bütün varlıkların kendisine yöneldiği, ibadet ettiği mutlak yaratıcının özel ismi olduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu: Müjdelenen lütfun (fadl) doğrudan "Allah'tan" (minallâhi) geleceği vurgusunu teo-politik bir çerçevede inceler. Bu ifadenin, verilecek olan mükafatı her türlü dünyevi aracıdan, kabile reisinden veya beşeri sistemden tamamen soyutlayarak; onu hiçbir gücün engelleyemeyeceği, eksiltemeyeceği ve yargılayamayacağı mutlak, aşkın (transandantal) bir ilahi garanti altına aldığını semantik olarak analiz eder.
Fadlen (فَضْلًا)
İbn Fâris: "f-d-l" kökünün temel manasının, bir şeyin asgari gereklilikten, ihtiyaçtan veya temel ölçüden daha fazla, ziyade ve üstün olması (artması) olduğunu belirtir. Noksanlığın tam zıddı olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Fadl kavramının, hak edilenden, ölçülen bedelden veya adaletin (eşitliğin) gerektirdiğinden çok daha fazlasını, hiçbir zorunluluk olmaksızın sırf cömertlik ve lütuf eseri olarak karşılıksız vermek olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami teolojide (Kelam ilminde) "Adl" (Adalet) ve "Fadl" (Lütuf) kavramları arasındaki o büyük ayrımı inceler. Adaletin kişinin sadece ameline/çabasına denk olanı (ecrini) vermesi olduğunu; ancak "Fadl"ın, Allah'ın kendi sonsuz zenginliğinden müminlere amelleriyle kıyaslanamayacak ölçüde büyük, hesapsız ve ekstra (ziyade) bir ihsanda bulunması olduğunu, bu ayetteki müjdenin de bu sınırsız cömertliği nitelediğini aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Fadl" (lütuf/fazlalık) kelimesini Ahzab savaşının tarihsel ve sosyolojik bağlamında tahlil eder. Medine'de açlık, korku ve kuşatma altında her şeylerini kaybetme noktasına gelen müminlere, sadece kayıplarının telafisinin değil, onlara dünyada (fetihler ve ganimetlerle) ve ahirette akıl almaz bir "artışın/bereketi bol bir lütfun" (fadl) verileceğinin ilan edilmesinin, tarihi akışı değiştiren sosyolojik bir müjde olduğunu vurgular.
Kebîrâ (كَبِيرًا)
İbn Fâris: "k-b-r" kökünün, bir şeyin hacim, miktar, statü, şeref ve değer bakımından devasa boyutlarda olması, büyüklük ve azamet anlamına geldiğini belirtir. Küçük ve hakir olmanın (sığar) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: Kibir/Kebir kavramının, insanın algı sınırlarını aşan, tasavvur edilemeyecek kadar yüce ve muazzam olan durumu nitelediğini açıklar.
Angelika Neuwirth: Ayetin retorik ve eskatolojik (ahirete dair) kapanışını edebi bir dille tahlil eder. Kur'an'ın edebi sanatında, büyük krizlerin ve imtihanların her zaman tasviri imkansız olan "büyük, devasa" (kebîr) sıfatlarıyla dengelendiğini belirtir. İlahi lütfun (fadl) sıradan bir iyilik değil, insan aklını durduran, yaşanan onca acıyı tek bir hamlede unutturacak kadar "devasa/kolossal" bir büyüklüğe sahip olmasının, ilahi cömertliğin estetik bir zirvesi olarak metne işlendiğini derinlemesine yorumlar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla