Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 43. Ayet

    هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî yusallî ‘aleykum vemelâ-iketuhu liyuḣricekum mine-zzulumâti ilâ-nnûr(i)(c) vekâne bilmu/minîne rahîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için O size rahmetiyle lütuf ta bulunuyor, melekleri de dua ediyor. O, müminlere karşı çok merhametlidir:'

      O size rahmetiyle lütufta bulunuyor, melekleri de dua ediyor. Allah hakkında “salât” kavramı rahmet ve mağfiret demektir. Melekler hakkında “salât” kavramı ise istiğfarda bulunmaları, korunma ve kurtuluş talep etmeleri demektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “O’na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: Ey Rabb’imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın”; “Onları kötü sonuçlardan koru”; “Rabb’imiz onları kendilerine vâdettiğin adn cennetlerine kabul buyur”; “Yeryüzündekilerin bağışlanmasını diliyorlar” meâlindeki ilâhı beyanlara gelince; bunların özel olarak müminler hakkında olması da mümin-kâfir herkes hakkında olması da mümkündür. Eğer bu mânadaysa onların istiğfarı, bağışlanmalarını hak edecek sebepleri talep etmeleri demek olur, bu da hidâyettir. Tıpkı Hûd’un (a.s.) şu sözü gibi: “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanmayı dileyin, sonra O’na tövbe edin”. Yine Nuh’un (a.s.) şu sözü de bu mânadadır: “Rabbinizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır”. Onların kâfir iken istiğfarda bulunmaları mümkün değildir. Fakat onlar, bağışlanmayı hak etmek için inkârdan tövbe etmeyi talep ederler. İbrahim’in babasına istiğfarı da bu mânadadır. Babası kâfir iken ona istiğfarda bulunmuş olması mümkün değildir. Fakat o, Allah’tan babası için bağışlanma ve merhameti hak etmesini sağlayacak vasıtayı (hidâyeti) varetmesini talep etmekteydi, bu da hidâyettir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için. O, müminlere karşı çok merhametlidir. Bazıları şöyle demiştir: Allah onlara merhamet etmiştir. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, onları babalarının sulbünden nesilden nesile, tâ ki bugüne ulaşıncaya kadar yaratmıştır. Bu beyanın, Allah’ın, onları meleklerin duası ve onlar için bağışlanma talebi sayesinde inkâr karanlıklarından hidâyet nuruna çıkarması mânasında olması da mümkündür. O, müminlere karşı çok merhametlidir. Allah müminlere karşı ezelden beri merhametlidir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yusallî (يُصَلِّي)

        İbn Fâris: "s-l-v" kökünün, ateşe girmek, ısınmak manalarının yanı sıra dua etmek, destek olmak ve birini övgüyle anmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Salat eyleminin failine göre anlam değiştirdiğini açıklar. İnsanlardan ve meleklerden geldiğinde "dua, istiğfar ve yakarış" anlamına gelirken; Allah'tan geldiğinde (yusallî), O'nun kuluna merhamet etmesi, onu bağışlaması, şerefini yüceltmesi ve ona ilahi inayetiyle destek olması manasına geldiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery: "Salat" kelimesinin etimolojik kökeninin geç antik çağda Aramice ve Süryanicedeki "slota" (eğilerek dua etme, ibadet) kavramına dayandığını belirtir. Ancak Kur'an'ın bu kelimeyi alıp, sadece insanın Allah'a yönelişi olarak değil; Allah'ın da insanı kuşatan, onu karanlıklardan aydınlığa çıkaran "kutsayıcı/destekleyici rahmeti" (ilahi salat) bağlamında yepyeni ve çift yönlü bir teolojik zemine oturttuğunu dilbilimsel olarak inceler.

        Toshihiko Izutsu: Allah'ın kuluna salat etmesini, dikey iletişim ekseninde yukarıdan aşağıya inen ontolojik bir lütuf olarak tahlil eder. İnsanın kendi başına aşamayacağı varoluşsal krizlerde, Allah'ın salatının (rahmet ve inayetinin) insanın ruhsal dünyasını aydınlatan ve onu ayakta tutan yegâne aşkın destek kuvveti olduğunu semantik olarak analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Allah'ın salat etmesi" fiilini doğrudan Ahzab Suresi'nin o ağır, travmatik sosyo-politik ortamı bağlamında inceler. Bu kavramın; Allah'ın inananları kriz, savaş ve iftira anlarında yalnız bırakmayıp onlara rahmet nazarıyla bakması, psikolojik direniş güçlerini artırması ve onlara "ben sizin yanınızdayım" mesajını veren sarsılmaz bir manevi destek (salat) mekanizması olduğunu derinlemesine vurgular.

        Aleyküm (عَلَيْكُمْ)

        İbn Fâris: "a-l-v" kökünden türeyen "alâ" (üzerine/üzerinde) harf-i ceri ile "küm" (siz) zamirinin birleşimi olduğunu, bir şeyin diğerini üstten kuşatması, kapsaması ve ona yönelmesi manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ayetteki "üzerinize" (aleyküm) vurgusunun, Allah'ın rahmetinin ve meleklerin istiğfarının müminleri adeta gökten inen bir zırh gibi bütünüyle sardığını ve yukarıdan aşağıya doğru kuşattığını ifade eder.

        Melâiketühû (وَمَلَائِكَتُهُ)

        İbn Fâris: Kökü hakkında "m-l-k" (güç, kudret ve tasarruf sahibi olmak) veya "l-e-k" / "e-l-k" (haber ve elçilik) kelimelerinden türediği yönünde iki temel görüş olduğunu belirtir. Her iki durumda da meleklerin, ilahi kudreti taşıyan nurlu elçiler manasına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Meleklerin, Allah ile yarattıkları arasındaki ilahi iradeyi ve mesajı taşıyan, günah işleme yetisi (hevası) olmayan, mutlak itaatkar ve nurani varlıklar olduğunu açıklar. Onların müminlere "salat etmesinin" (yusallî... melâiketühû), inananların bağışlanması için Allah'a aracı olmaları ve onlar adına istiğfarda bulunmaları manasına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Meleklerin müminlere salat etmesini insan psikolojisi bağlamında tahlil eder. Kur'an'ın bu tasvirinin; inanan insanın yeryüzündeki mücadelesinde, acılarında ve yalnızlığında aslında tek başına olmadığını hissettiren, ona görünmez, devasa ve kutsal bir koro tarafından eşlik edildiğini (refakat) müjdeleyen muazzam bir psikolojik direnç ve manevi koruma (aura) sağladığını inceler.

        Li-yuhriceküm (لِيُخْرِجَكُمْ)

        İbn Fâris: "h-r-c" kökünün, bir şeyin bulunduğu dar veya kapalı bir alandan dışarıya doğru çıkması, ayrılması, belirmesi ve ferahlaması anlamına geldiğini belirtir. Duhûl (girmek) fiilinin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: İhrac eyleminin, bir kişiyi bulunduğu olumsuz, sıkıntılı veya karanlık halden, genellikle dışsal ve güçlü bir müdahaleyle çekip çıkarmak, kurtarmak olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: Çıkarma (ihraç) eyleminin varoluşsal (ontolojik) yönüne dikkat çeker. "Sizi çıkarmak için" (li-yuhriceküm) ifadesindeki amaca yönelik yapının (lam-ı ta'lil); insanın kendi aklıyla, kendi iradesiyle veya kendi çabasıyla o koyu karanlıklardan (zulumat) çıkamayacak kadar aciz olduğunu, bu kurtuluşun ancak ve ancak ilahi bir "çekip çıkarma/müdahale" ile (ihraç) başarılabileceğini felsefi bir dille tahlil eder.

        Mine'z-Zulumâti (مِنَ الظُّلُمَاتِ)

        İbn Fâris: "z-l-m" kökünün, ışığın yokluğu, koyu karanlık manasına geldiği gibi; mecazen bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak, hakkı gasp etmek, sınırı aşmak (zulüm) manalarını da taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zulmetin (çoğulu zulumât), gözün görmesini engelleyen fiziksel karanlığı ifade ettiği gibi; aklın ve kalbin hakikati görmesini engelleyen şüphe, küfür, şirk, cehalet, keder ve ahlaksızlık gibi her türlü manevi/ontolojik körlüğü de nitelediğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın değerler sisteminde "karanlıkların" (zulumât) çoğul kullanılmasını muazzam bir semantik yapı olarak inceler. Karanlıkların hiçbir zaman tek olmadığını; şüphenin, kibrin, inkarın, paganizmin ve ahlaki yozlaşmanın sayısız, parçalanmış, birbirine zıt ve insanı farklı yönlere çeken kaotik yolları (çokluğu) temsil ettiğini belirtir. Bu çoğul yapı, batılın birliği olmayan kaotik doğasına işaret eder.

        İle'n-Nûri (إِلَى النُّورِ)

        İbn Fâris: "n-v-r" kökünün, ışık, aydınlık, parlaklık ve bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırarak onu olduğu gibi görünür, anlaşılır ve açık kılan güç anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nurun, gözün görmesini sağlayan fiziki ışık olduğu gibi; aklın, kalbin ve vicdanın mutlak hakikati (Tevhid'i) idrak etmesini sağlayan ilahi hidayet, vahiy ve şeriat olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Nur kavramının Kur'an'daki mutlak hakikati temsil ettiğini belirtir. Karanlıkların (zulumat) parçalanmış çokluğuna karşı, Nur'un daima "tekil" olarak kullanılmasının; ilahi hakikatin, doğruluğun ve hidayet yolunun "biricik, mutlak, sarsılmaz ve tek" (Tevhid) olduğunu ilan eden kusursuz bir kavramsal (semantik) zıtlık mimarisi olduğunu tahlil eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): "Karanlıklardan nura çıkış" metaforunu edebi ve estetik bir zeminde yorumlar. İslam'ın, cehalet ve şiddet girdabındaki (zulumat) cahiliye toplumuna getirdiği entelektüel, ahlaki ve hukuki devrimin; aklı körlükten kurtarıp eşyanın hakikatini aydınlatan (nur) şeffaf bir nizam inşa etmesinin Kur'ani dildeki en güçlü, en şiirsel ve en sarsıcı tasviri olduğunu derinlemesine inceler.

        Ve Kâne (وَكَانَ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak, meydana gelmek ve sabit hakikat olmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu fiilin Allah'ın sıfatlarıyla birlikte geldiğinde, zamanın dışına çıkarak O'nun zatında ezeli, ebedi ve değişmez bir hakikat olduğunu (Allah başından beri böyledir ve daima böyle kalacaktır) ifade ettiğini açıklar.

        Bi'l-Mü'minîne (بِالْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris: "e-m-n" kökünden türeyen, ruhun sükûnet bulması ve şüphenin ortadan kalkarak hakikatin tasdik edilmesi manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İradesini Allah'ın iradesine teslim edip sarsılmaz bir güvenle O'na bağlanan kimseleri nitelediğini ifade eder. Bu ayette rahmetin nesnesi olarak özellikle "müminlerin" seçilmesinin, onlara yönelik ilahi muamelenin hususiyetini (özel oluşunu) belirttiğini kaydeder.

        Rahîmâ (رَحِيمًا)

        İbn Fâris: "r-h-m" kökünün; şefkat göstermek, acımak, yufka yürekli olmak, koruyup gözetmek ve anne rahmi gibi içindekini besleyip büyütmek manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Rahmetin, merhamet edilenin eksikliğini ve acziyetini gidermeyi gerektiren incelik, koruma ve karşılıksız lütuf duygusu olduğunu belirtir. "Rahîm" sıfatının Allah için kullanıldığında, O'nun özellikle inanan kullarına (müminlere) yönelik zorluk çıkarmama iradesini, onları her türlü krizde kuşatan o hususi şefkatini ifade ettiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Esma-i Hüsna bağlamında Rahmân ve Rahîm isimleri arasındaki teolojik farkı inceler. Rahmân isminin dünyadaki tüm varlıkları (mümin-kafir ayrımı yapmaksızın) kapsayan genel/objektif bir merhamet olduğunu; Rahîm isminin ise ayette de (bil-mü'minîne rahîmâ) vurgulandığı üzere, inananlara hem bu dünyadaki ağır imtihanlarda hem de ahirette gösterilecek olan "özel, iradi, kesintisiz ve kurtarıcı" bir merhameti temsil ettiğini; Allah'ın müminlere salat edip onları nura çıkarmasının yegâne varoluşsal sebebinin O'nun bu "Rahîm" doğası olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X