مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضٰى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُۘ وَمَا بَدَّلُوا تَبْد۪يلاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 23. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şehadet, sadakat, ahzab suresi 23. ayet, teslimiyet, ahzab suresi, iman, ahzab 23, allah, güven
-
''Müminlerden bir kısmı Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar; (vâdlerini) asla değiştirmediler.”
Müminlerden bir kısmı Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler. Müminlerden bir kısmı. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Müminlerden bir kısmı. Yani size göre mümin olanlar. Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler. Bir kısmı ise sözü yerine getirmedi. Bunlar da münafıklardır. Çünkü bu beyanın zâhiri, müminler içerisinde dış görünüş bakımından onlara göre mümin olan bir kısmının sözü, yerine getirmediğine delil teşkil etmektedir. Fakat gerçekte mümin olanlar sözünü yerine getirmiştir. İkinci mâna şudur: “Müminlerden bir kısmı” sözüyle Cenâb-ı Hak, bazı müminleri vermiş oldukları sözü yerine getirmekte bazı müminleri tahsis etmiştir. Bunlar savaşa çıkmışlar ve herhangi bir mazeret ileri sürmemişler, böylelikle bu sözü yerine getirmişlerdir. Bazı müminler ise mazeretlerinden dolayı geride kalmışlar, böylelikle onların bu sözü yerine getirme imkânları olmamıştır. Kimileri onun yolunda can verdiler meâlindeki İlâhî beyan bu mânadadır. Yani sözünü yerine getirmiştir. Kimileri de bekliyorlar. Mazeretlerinin ortadan kalkıp sözlerini yerine getirmeyi bekliyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
Bazı kimseler Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler meâlindeki İlâhî beyan hakkında şöyle demiştir: Bazı kişiler Bedir savaşını kaçırmışlardı. Onlar “eğer bir savaşla karşılaşırsak kesinlikle buna katılıp gereğini yapacağız” demişlerdi. Ahzâb günü geldiğinde bunlar savaştılar. Bu, şu İlâhî beyanda bildirilen durumdur: Müminlerden bir kısmı Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler. Yani Allah’ın şâhitlik ettiği üzere canlarını verdiler. Kimileri de bekliyorlar. Savaşın olacağı başka bir günün gelmesini bekliyorlar ki Allah’a söz verdikleri üzere savaşsınlar. (Vâdlerini) asla değiştirmediler. Übeyy’in mushafında şöyledir: “ve minhüm men beddele tebdîlâ”. yani kimileri vâdlerini değiştirmiştir. Bu durumda bu beyan başta sözünü ettiğimiz münafıklara dönüktür.
Kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar. Denildi ki: Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Bazıları Allah’a verdiği sözünü ve adağını yerine getirmiştir. Kimileri de yerine getirmeyi bekliyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Kimileri onun yolunda can verdiler. Yani Allah yolunda öldürüldüler. Kimileri de bunu yerine getirmeyi bekliyorlar. Yani can vermeye yakındırlar.
İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle demiştir: Onun yolunda can verdiler. Yani öldürüldüler ve ecellerini tamamladılar. Bu âyette geçen “en-nahb” kelimesinin aslı söz vermektir. Bir topluluk düşmanla karşılaşmaları durumunda öldürülünceye veya Allah’ın kendilerine fetih nasip etmesine kadar savaşmaya söz vermiştir. Neticede de bu kimseler öldürülmüşlerdir.
(Vâdlerini) asla değiştirmediler. Bu, müminlerden bir kısmı Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler meâlindeki İlâhî beyan hakkında belirtmiş olduğumuz son yorumu güçlendirmektedir. Mazeretlerinden dolayı savaştan geri kalanlar sözlerini yerine getirememişlerdir. Mazereti bulunmayanlar ise savaşa çıkmışlar ve sözlerini yerine getirmişlerdir. Bunların hepsi Allah’a verdikleri sözde bir değişiklik yapmamışlardır. Çünkü mazeretlerinden dolayı geride kalmışlardır. Bunda ise vermiş olduğu sözü değiştirmek yoktur.
Yorumu Yorumla
-
er-Ricâl (الرِّجَالِ)
İbn Fâris: "r-c-l" kökünün temel manasının ayak, yürümek ve güçle kaim olmak olduğunu belirtir. Erkeğe "racül" denmesini, onun zorluklar karşısında ayakları üzerinde sarsılmadan durabilmesi, dirayeti ve toplumsal yükümlülükleri taşıma gücüyle ilişkilendirir.
Râgıb el-İsfahânî: Bu kelimenin Kur'an'daki kullanımının salt biyolojik bir cinsiyet tanımı olmadığını; aksine mürüvvet, sarsılmaz karakter, ahde vefa ve ilahi sorumluluk bilinci taşıyan "şahsiyet sahibi bireyleri" nitelediğini ifade eder. Ayetteki "ricâl" vurgusunun, en şiddetli kriz anında (Ahzab) korkuya yenik düşmeyen, karakter bütünlüğünü koruyan "er kişi" tipolojisini temsil ettiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu: "Ricâl" kavramını Kur'an'ın ahlak sistemi içinde, "nifak" ve "zaaf"ın zıddı olan "aktif ve kararlı özne" olarak tahlil eder. Bu bireylerin, sıradan insan kütlesinden ayrılarak, kendilerini aşan mutlak bir hakikat uğruna varlıklarını ortaya koyan ontolojik bir seçkinliği (manevi aristokrasiyi) temsil ettiklerini semantik bir derinlikle analiz eder.
Sadakû (صَدَقُوا)
İbn Fâris: "s-d-k" kökünün, sözün nesnel gerçeklikle tam mutabakatı ve kalpteki niyetin eylemle kusursuz bir şekilde doğrulanması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Sıdkın; niyet, söz ve amel (eylem) arasındaki tam tutarlılık olduğunu ifade eder. Ayetteki "Allah'a verdikleri sözü doğruladılar" ifadesinin, bu kimselerin sadece dilleriyle söz vermediklerini, savaş meydanındaki sarsılmaz duruşlarıyla (veya şehadetleriyle) bu sözün içini "kanlarıyla ve canlarıyla" doldurduklarını açıklar.
Dücane Cündioğlu: Sıdk kavramını bir "doğrulama" eylemi olarak felsefi düzlemde inceler. İnsanın sözünün (logos) ancak eylemiyle (praxis) buluştuğunda hakikate (aletheia) dönüşeceğini; müminlerin Ahzab günü canlarını ortaya koyarak Allah ile yaptıkları o ezeli sözleşmeyi "sadık kıldıklarını" (doğruladıklarını) tahlil eder.
Mâ Âhedû (مَا عَاهَدُوا)
İbn Fâris: "a-h-d" kökünün, bir şeyi korumak, gözetmek ve bozulmaması için üzerine titrenen sarsılmaz sözleşme olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Ahdin, bir durumu her türlü şart altında muhafaza etme iradesi olduğunu ifade eder. Buradaki sözün, İslam'ın ilk yıllarında veya biat anlarında peygambere verilen "ölene kadar sebat etme" sözü olduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu: "Ahd" kavramını, Kur'an'ın "Allah-İnsan" arasındaki dikey ilişkisinin hukuki ve ahlaki zemini olarak görür. Müminlerin bu ahde sadık kalmalarının, onların evrendeki varoluş gayelerini idrak ettiklerini ve dünyevi korkuların (ölümün) bu ezeli bağı koparmaya yetmediğini gösteren en büyük semantik kanıt olduğunu belirtir.
Kadâ (قَضَىٰ)
İbn Fâris: "k-d-y" kökünün, bir işi tamama erdirmek, bitirmek, hükmetmek ve bir borcu ödemek manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Kaza eyleminin, bir sürecin nihai noktaya ulaşması ve kararın infaz edilmesi olduğunu açıklar. Ayetteki "adağını/canını verme borcunu yerine getirdi" vurgusunun, bu ricâlin dünya hayatındaki görevlerini eksiksiz tamamlayarak vuslata (şehadete) erdiklerini ifade ettiğini kaydeder.
Nahbehu (نَحْبَهُ)
İbn Fâris: "n-h-b" kökünün temel manasının adak, yemin, büyük bir iddia üzerine girilen sözleşme ve canını ortaya koyarak verilen söz olduğunu belirtir. Kelimenin aynı zamanda "ölüm, ecel ve nefes" manalarına da geldiğini ifade eder.
El-Cevâlîkî: Bu kelimenin kadim Arap dilinde, kişinin ödeyeceği en ağır bedel, yani canı üzerine ettiği yemin olduğunu aktarır. Bir kimse için "kadâ nahbehu" dendiğinde, onun üzerindeki en ağır borcu (hayatını feda etme sözünü) ödeyerek dünyadan ayrıldığının kastedildiğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: "Nahb" kavramını insanın ontolojik borcu olarak tahlil eder. Müminin Allah'a karşı bir "can borcu" (adak) taşıdığını; şehitlerin bu borcu ödeyerek (kadâ) varoluşsal bir hafifliğe ve kemale erdiklerini, geri kalanların ise bu yüce borcu ödeme sırasını (beklentisini) onurla taşıdıklarını psikolojik bir derinlikle inceler.
Yenteziru (يَنْتَظِرُ)
İbn Fâris: "n-z-r" kökünün, bir şeyi gözlemek, bakmak ve bir sonucun gerçekleşmesini beklemek manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İntizarın, kalbin sevilen bir şeye kavuşmak için uyanık ve hazır bir halde beklemesi olduğunu ifade eder. Ayetteki bekleyişin korku dolu bir bekleyiş değil; şehadet mertebesine ulaşmak, ilahi vaadin gerçekleşmesine şahit olmak ve giden "kardeşlerine" (şehitlere) kavuşmak için duyulan kutsal bir heyecan olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu fiilin müminlerin askeri ve manevi motivasyonunu temsil ettiğini tahlil eder. Ölümü bir son değil, "sırasını bekledikleri" bir vuslat olarak gören bu zihniyetin, Ahzab ordularının sayısal üstünlüğünü ve psikolojik harbi nasıl etkisiz hale getirdiğini sosyo-politik bir zeminde inceler.
Beddelû (بَدَّلُوا)
İbn Fâris: "b-d-l" kökünün, bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, yerini doldurmak ve aslından saptırmak anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Tebdil eyleminin bir niteliğin veya durumun yerine başkasını koymak olduğunu ifade eder. Ayetteki "asla değiştirmediler" (mâ beddelû) vurgusunun; müminlerin ne inançlarında, ne sözlerinde ne de savaş meydanındaki duruşlarında en ufak bir sarsılma, geri adım atma veya nifaka kayma (tebdil) göstermediklerini kesin bir dille onayladığını açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): "Tebdîl" (değiştirme) kelimesinin sonundaki tekitli (pekiştirmeli) yapıyı edebi açıdan tahlil eder. Münafıkların rüzgara göre yön değiştiren karakterlerine zıt olarak; müminlerin o dehşetli fırtınada (Ahzab) tek bir milim bile kaymayan, özüyle sözü arasına hiçbir yabancı unsur (şüphe) sokmayan o sarsılmaz karakter bütünlüğünün Kur'an tarafından ebedileştirildiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla