وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ اِحْسَاناًۜ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاًۜ وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْراًۜ حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَبَلَغَ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۙ قَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَصْلِحْ ل۪ي ف۪ي ذُرِّيَّت۪يۚ اِنّ۪ي تُبْتُ اِلَيْكَ وَاِنّ۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahkaf Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ahkaf suresi, ahkaf 15, tövbe, kırk yaş, salih amel, şükür, zahmetli hamilelik, ahkaf suresi 15. ayet, iyilik, anne baba, allah, rab, insan, amel, salih, ihsan, tevbe, nimet, rahmet, iman, müslim, müslüman, teslim olan, güven
-
Ve vassaynâ-l-insâne bivâlideyhi ihsânâ(en)(s) hamelet-hu ummuhu kurhen ve vada’at-hu kurhâ(en)(s) ve hamluhu ve fisâluhu śelâśûne şehrâ(an)(c) hattâ iżâ beleġa eşuddehu ve beleġa erba’îne seneten kâle rabbi evzi’nî en eşkura ni’meteke-lletî en’amte ‘aleyye ve ’alâ vâlideyye ve-en a’mele sâlihan terdâhu ve aslih lî fîżurriyyetî(s) innî tubtu ileyke ve-innî mine-lmuslimîn(e)
-
“İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince şöyle yakarır: Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimete şükretmeye, razı olacağın işleri yapmaya beni muvaffak kıl. Benden gelecek nesli hayırlı eyle, pişmanlıkla dönüp senin kapına başvurmaktayım ve ben şüphesiz sana boyun eğenlerdenim!”
İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Allah sanki şunu söylüyor; Biz insana, anne ve babasına iyilik yapmasını emrettik. “Hasanen” (حَسَنًا) kelimesi, anne babaya yapılan iyiliğin ismidir ve ism-i mefûl mânasındadır. İhsan kelimesi de, anne babaya yapılan fiilin ismidir. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Başka bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur: “Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır”. Diğer bir âyet de meâlen şöyledir: “Kadın hafif bir yük yüklenir ve onu bir süre taşır”. Bu âyetler arasında görünürde bir farklılık vardır. Bu farklılık da iki şekilde açıklanır. Birincisi, bu konuda bir ayırım yapmak mümkündür; âyetlerden bir kısmı anne hakkında, bir kısmı da çocuk hakkındadır. "Kadın hafif bir yük yüklenir" mealindeki âyet, hamileliğin başlangıç dönemiyle ilgilidir, sonra çocuk büyüdükçe ağırlaşır. Bu da çocuğa ait bir niteliktir. "Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır" mealindeki âyet de anne hakkındadır. Kadın, hamileliğin başlangıcından doğum yapıncaya kadar sürekli olarak zayıflamaya ve güçten düşmeye devam eder. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Yani annesi hamile kaldığı günden doğuma kadar zorluk çeker. İkincisi, bu âyetlerdeki farklı İfadelerin hepsi annenin muhtelif halleri ile ilgilidir, çocukla alâkası yoktur. Annenin hamileliği başlangıçta hafif seyreder, sonra doğum yaklaştıkça ağırlaşır. Kadının güçten düşmesi ise söylediğimiz gibi hamileliğin başından doğum vaktine kadar gücünü kaybetmeye devam eder. Zorluk çekmesine gelince, kadının hamileliği tamamlandığında zorluk yaşar, aynı şekilde doğum sırasında da hiç şüphesiz zorluk çeker. Yukarıdaki ilk yorum, anne ile çocuğa dair bilgileri ayırmak mânasına dayanmaktadır, yani âyetlerde söylenenlerin bir kısmı çocukla, bir kısmı da anne ile ilgilidir. İkinci yorumda ise, âyetlerin hepsi anne İle ilgilidir. Her ikİ yoruma göre de âyetler arasında ihtilaf değil bir uyum vardır; âyetler, hamileliğin farklı halleriyle ilgilidir, böylece bütün âyetleri değişik hamilelik hallerine bağlamak mümkündür. Farklılık ise ancak çocukla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir.
Annenin Bebeğini Emzirme Süresi
Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Bu âyet hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet, Hz. Ebû Bekir (r.a.) hakkında geldi. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı, yani zorluk ve meşakkatle taşıdı ve meşakkatle doğurdu. Onu altı ay tamamlanınca doğurdu. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet, Hz. Haşan ve Hz. Hüseyin hakkında gelmiştir, annesi onları âyette belirtilen sürede doğurdu. Şöyle diyenler de vardır: Bu âyet belli bİr kişi hakkında gelmiş olsa da her İnsan hakkında geçerli olan bir hüküm taşımaktadır, o da bu süre içinde çocuğun nesebinin babaya ait olduğudur. Rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer’e (r.a.) altı ayda doğum yapan bir kadın getirilmiş, ona recim cezasını vermeyi düşününce, İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiş: Ey müminlerin emîri! Allah Teâlâ, kitabında bu konuda bir çözüm yolu göstermiş, şöyle buyurmuştur: “Analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler”. Yukarıdaki âyette ise karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır buyurmaktadır. Buna göre bu otuz ayın altı ayı hamilelik süresi, kalan iki senesi de emzirme süresidir. Bunun üzerine Hz, Ömer (r.a.) İbn Abbâs’ın (r.a.) sözüne uyarak kadını recmetmekten vazgeçti. İbn Abbâs (r.a.) da ona, eğer kadın Allah’ın kitabıyla karşınıza çıksaydı davayı kazanırdı, dedi ve bu âyeti okudu. Aynı şekilde Hz. Ali (r.a.) de, Hz. Osman’ın (r.a.) altı ayda doğum yapan bir kadının recmedilmesini emrettiğini duyunca, kendisine gitmiş ve “Sen ne yapıyorsun?” diye sormuş, O da, bir kadın tam altı ayda çocuğunu doğurabilir mi? diye sormuş. Hz. Ali de evet demiş ve o âyeti okumuş. Bu sahabîler, bu sürede doğum yapan her kadın hakkında bu âyetin hükmünü esas aldılar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir kadın çocuğunu altı ayda dünyaya getirince onu tam iki yıl emzirir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Kadın eğer yedi aylıkken doğum yaparsa, yirmi üç ay emzirir. Dokuz aylıkken doğum yapınca da yirmi bir ay emzirir. Bu kıyasa göre, çocuğunu iki yılda dünyaya getiren kadının altı ay emzirmesi yeter denilmesi câizdir. Bu ölçüye göre birinin süresi artınca öbürününki azalır. Bilmez misin ki bir kadın çocuğunu iki yılda doğurmuştu da çocuğun süt dişleri çıkmıştı. Böyle bir çocuğun süte olan ihtiyacı, altı aylıkken doğan çocuğun ihtiyacı gibi değildir. Bundan dolayıdır ki, mesele bizim söylediğimiz gibidir. Sonra söylediğimiz gibi iki seneden daha az emzirmek muhtemel olunca, Ebû Hanîfe’nin (r.h.) görüşüne göre iki seneye ilâve edilmesi de caizdir. Çünkü sözü edilen iki sene, ancak en kısa hamilelik müddetinin emzirme süresidir, ki o da altı aydır. Altı aylıkken doğan çocuğun normal gıda ile beslenmesi, bünyesi daha zayıf olduğundan dolayı, dokuz aylık doğan çocuğun normal gıda ile beslenmesinden daha uzaktır. Dokuz aylık doğan çocuğun normal gıda ile beslenme süresi altı aylık doğana göre daha kısadır. İki yılda dünyaya gelen çocuğun normal gıda ile beslenmesi de bünyesi daha güçlü olduğu ve sütle beslenmeye daha az muhtaç olduğu için, dokuz aylık doğan çocuğa göre daha kısadır. Buna göre “Tam iki yıl” mealindeki ayet, en az emme süresi anlamına gelir. Çünkü Cenâb-ı Hak, daha kısa sürede doğan çocuk için, karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır buyurmuş, sonra da “Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur” buyurmuştur. Ebû Hanîfenin söylediği ilâve süre ihtimalinin en azı, iki seneye altı ay eklemektir, nitekim en uzun hamilelik müddetinin emzirme süresi de altı aydır. Bu konuda çocuğun güçlü veya zayıf olduğuna ve normal gıdalarla beslenmesinin mümkün olup olmadığına bakılır. En doğrusunu Allah bilir.
Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince... Bu cümle, sözünü ettiğiniz âyetin bir olay üzerine geldiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah, çocuk o yaşa geldiğinde şöyle dua ettiğini haber vermektedir: Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimete şükretmeye beni muvaffak kıl! Sonra Cenâb-ı Hak, Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince şöyle yakarır, buyurmaktadır. Burada Allah, onun aklının olgunlaşmaya başladığı andan artmaya devam edeceği zamana kadar olan süreyi belirtmektedir. O zamana ulaşınca da azalmaya başlar, sözü edilen zaman da kırk yaştır. Müfessirler şöyle dedi: Aklın olgunlaşması, on sekiz yaşından kırk yaşına kadar olan zaman dilimidir. Söylediğimiz gibi bu zaman dilimi, aklın güçlenmeye başladığı ve gücünün nihaî sınıra ulaştığı zamandır. Nihaî sınıra ulaşınca da yavaş yavaş azalmaya başlar. En doğrusunu Allah bilir.
Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimete şükretmeye beni muvaffak kıl! Buradaki anne babama sözü şuna işaret etmektedir: Bir insan, kendisine vermiş olduğu nimetlerden dolayı Allah’a şükretmesi gerektiği gibi, anne babasına verdiği nimetlerden ve lütfettiği güzelliklerden dolayı da O’na şükretmekle yükümlüdür. Çünkü çocukların müslüman olmalarının ilk adımım atan anne ve babadır. Anne ve babanın sahip oldukları nimetlerin faydasını da çocuklar görmektedirler. İşte hem kendilerine iman nimetini verdikleri ve hem de sahip oldukları nimetlerden zamanında kendilerini de faydalandırdıkları için onlara da şükretmeleri gerekir. Allah Teâlâ sonra Beni razı olacağın işleri yapmaya muvaffak kıl buyurmaktadır. Buna göre de her müslümanın böyle dua etmesi gereklidir, Rabb’inden, kendisinin razı olacağı salih amelleri yapmaya muvaffak kılmasını istemelidir. Benden gelecek nesli hayırlı eyle. Bu cümle iki mânaya gelir. Birincisi, neslimi, benim yolumu takip etmeleri ve bana uymaları için hayırlı eyle! İkincisi, âyetteki “fî” (فِي) harf-i cerri atılarak, doğrudan doğruya neslimi hayırlı eyle mânasına gelir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle!”, “Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver!”. En doğrusunu Allah bilir.
Âyetteki “evzi'nî” (أَوْزِعْنِي) kelimesi, bana ilham eyle mânasına gelir. Bu söz, Mûtezile’nin iddiasını reddetmektedir. Çünkü burada insan Rabb’inden, kendisine verdiği nimetlere şükretmeyi ilham etmesini istemektedir. Mûtezile’ye göre ise insanın şükretmesine gerek yoktur, ancak her şey verildikten ve Allah’ın yanında verecek bir lütuf kalmadıktan sonra şükretmektedir, o zaman böyle bir dua yapmak, eğlenme ve alay etme anlamına gelir. Çünkü onlar, Allah’ta bulunmayan bir şeyi istiyorlar, halbuki Allah’ın onu vermeye imkânı yoktur. Cenâb-ı Hak, “Anne ve babası, Allah’tan yardım dilerler” buyurmaktadır. Mûtezile’ye göre ise Allah’ın nezdinde yardım edecek bir lütuf kalmamıştır. Dolayısıyla onların mezhebine göre, duaları da boşunadır. Hatalardan korunma ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Vassaynâ (وَوَصَّيْنَا)
İbn Fâris, v-s-y (vav, sad, ye) kökünün bir şeyi başka bir şeye ulaştırmak, bağlamak ve bitiştirmek anlamına geldiğini; vasiyet kavramının, başkasının işini kendi işine bağlamak, bir görevi devretmek manasında bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tavsiye" kelimesinin birine, öğüt vererek ve önemini vurgulayarak bir işi yapmasını, bir şeye özen göstermesini emretmek olduğunu; ayette Allah'ın insana anne babasına karşı iyiliği mutlak, kesin ve bağlayıcı bir ilahi emir (vasiyet) olarak yönelttiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimenin basit ve ihtiyari bir öğüt değil, hukuki ve ahlaki bağlayıcılığı son derece yüksek olan, ihmali büyük bir teolojik mesuliyet doğuran ilahi bir ferman niteliği taşıdığına dikkat çeker.
El-İnsâne (الْإِنسَانَ)
İbn Fâris, kelimenin kökeni konusunda ü-n-s (hemze, nun, sin) kökünden gelmesi halinde alışkanlık, cana yakınlık ve ünsiyet manasına; n-s-y (nun, sin, ye) kökünden gelmesi halinde ise unutmak manasına dayanabileceğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insanın ünsiyet kökünden türediğini kabul ederek, onun tabiatı gereği sosyal bir canlı olup diğer insanlarla bir arada yaşamaya muhtaç ve fıtraten uyumlu bir varlık olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın antropolojik yapısında insanın (el-insân) genellikle zayıflıkları, nimetlere karşı nankörlük eğilimi ve yaratıcısına karşı sorumluluklarını çabuk unutmaya meyyil doğasıyla ele alındığını; bu ayette insana ebeveyninin zahmetlerinin bütün çıplaklığıyla hatırlatılmasının, o fıtri nankörlük (küfran) eğiliminin önüne geçmeyi amaçlayan sarsıcı bir ahlaki uyarı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin her ne kadar form olarak genel (cins) bir ismi ifade etse de bağlam gereği ilahi tebliğ karşısında imtihan sorumluluğunu yüklenmiş, akıl ve şuur sahibi muhatap kitleyi bütünüyle kapsadığını belirtir.
Bivâlideyhi (بِوَالِدَيْهِ)
İbn Fâris, v-l-d (vav, lam, dal) kökünün temel manasının doğurmak, dünyaya getirmek ve nesil vermek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "vâlid" kelimesinin çocuğun doğumuna doğrudan sebep olan anne ve babayı nitelediğini; bu kelimenin geniş anlamdaki "ebeveyn" (eb ve ümm) lafzından farklı olarak bizzat kan bağını, fizyolojik üreme gerçeğini ve bedensel doğumu merkeze aldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam ahlak sisteminde tevhid inancından, yani Allah'a yönelik dikey ibadet sorumluluğundan hemen sonra gelen en kuvvetli yatay (insani) bağın "anne-baba hakkı" olduğunu; vahyin, uluhiyet hakkı ile ebeveyn hakkını aynı cümlede birleştirmesinin İslami etiğin temel ontolojik dengesini yansıttığını derinlemesine inceler.
İhsânen (إِحْسَانًا)
İbn Fâris, h-s-n (ha, sin, nun) kökünün çirkinliğin (kubh) zıddı olarak güzellik, iyilik ve bir şeyi estetik bir kusursuzlukla yapmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ihsanın bir işi en güzel biçimde yerine getirmek ve başkasına iyilikte bulunmak olduğunu; adaletten daha üstün ve derin bir ahlaki erdem sayıldığını, zira adalet sadece alınması gerekeni almak ve verilmesi gerekeni vermekken, ihsanın alınması gerekenden feragat edip verilmesi gerekenden fazlasını koşulsuz bir lütufla sunmak olduğunu, anne babaya muamelenin bu yüksek standartta (ihsan) emredildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ihsan eyleminin Kur'an ahlakında erişilebilecek en yüksek mertebe olduğunu, özellikle ebeveynin acziyet ve yaşlılık dönemlerinde onlara gösterilecek fedakarlığın, sevginin ve şefkatin İslam'ın pratik ahlak kaidelerinin en somut sınavı olduğunu vurgular.
Hamelethü (حَمَلَتْهُ)
İbn Fâris, h-m-l (ha, mim, lam) kökünün bir şeyi sırtta taşıyıp yüklenmek, kaldırmak veya karında taşımak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kadının çocuğunu rahminde fiziksel olarak taşımasını (hamilelik) nitelediğini, bu kelimenin içinde hem maddi bir ağırlığın hem de ruhsal ve bedensel bir meşakkatin barındığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bu kısmının, annenin hamilelik sürecindeki olağanüstü fizyolojik ve psikolojik yükünü son derece gerçekçi bir dille resmettiğini; Kur'an'ın bu detayı vererek anne hakkını, babaya nispetle duygusal ve ahlaki bağlamda bir adım daha öne çıkaran, ona pozitif ayrımcılık tanıyan bir yaklaşım sergilediğini müfessirlerin görüşleri ışığında dile getirir.
Ümmühü (أُمُّهُ)
İbn Fâris, e-m-m (hemze, mim, mim) kökünün asıl manasının bir şeyin aslı, kökü, temeli ve kendisine yönelinen şey olduğunu; annenin, çocuğun varoluş temeli ve rücu ettiği ilk kaynak olması hasebiyle "ümm" ismini aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir nesnenin varlık sebebi olan, onun ortaya çıkışını ve terbiyesini üstlenen temel unsuru nitelediğini, kadının sığınılacak kucak ve varlığın kökeni olması itibarıyla bu isimle anıldığını söyler.
Kürhen (كُرْهًا)
İbn Fâris, k-r-h (kef, ra, he) kökünün asıl anlamının insanın doğasına ve hissiyatına aykırı gelen, nefse zorluk ve meşakkat hissettiren, zoraki katlanılan durum olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kerh" ve "kürh" kelimelerinin, insanın kendi isteği dışındaki zorunluluklardan, bedensel zaaflardan veya dış baskılardan kaynaklanan ağır zahmetleri, ruhsal ve fiziksel sıkıntıları ifade ettiğini; ayette annenin hamilelik sürecinde aşama aşama çektiği fizyolojik acıyı, bitkinliği ve katlandığı büyük meşakkati tasvir ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hem taşıma (haml) hem de doğurma (vaz') eylemleri için art arda kullanılarak tekrarlanmasının, annenin içinden geçtiği sürecin travmatik zorluğunun edebi ve vurucu bir şekilde pekiştirilmesini sağladığını; çocuğun anne üzerindeki bu varoluşsal borcunun hiçbir zaman denk bir biçimde ödenemeyecek düzeyde ağır bir bedel taşıdığının altını çizdiğini vurgular.
Vedaathü (وَوَضَعَتْهُ)
İbn Fâris, v-d-a (vav, dat, ayın) kökünün temel manasının bir şeyi bir yere koymak, indirmek, tuttuğunu bırakmak ve ağır bir yükü üzerinden atmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kadının rahmindeki çocuğu dış dünyaya çıkarmasını, yani doğum yaparak hamileliğin verdiği o ağır yükten boşalmasını (vaz'u'l-haml) ifade ettiğini; annenin aylarca süren acılı ve meşakkatli serüveninin en doruk noktası olan doğum anındaki sarsıcı fizyolojik eylemi nitelediğini açıklar.
Fisâlühü (وَفِصَالُهُ)
İbn Fâris, f-s-l (fe, sad, lam) kökünün birleşik olan iki şeyi birbirinden ayırmak, aralarını açmak ve koparmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fısâl" kelimesinin, bebeklik döneminin bitimiyle birlikte çocuğun anne sütünden tamamen kesilmesini, memeden ayrılmasını; böylece bebek ile anne arasındaki o dolaysız, bağımlı fizyolojik ve beslenme bağının koparılmasını ifade ettiğini söyler. Celaleddin el-Suyuti, ayette geçen hamilelik (haml) ve sütten kesilme (fısâl) sürelerinin toplamının otuz ay olarak belirtilmesinden yola çıkan erken dönem alimlerinin ve fukahanın, bu ayeti Bakara sûresindeki "emzirme süresi tam iki yıldır (yirmi dört ay)" ayetiyle birlikte değerlendirerek, insanda asgari (minimum) hamilelik süresinin altı ay olduğu yönündeki hukuki ve tıbbi içtihatlarını müfessirlerin görüşleri eşliğinde aktarır.
Belâğa (بَلَغَ)
İbn Fâris, b-l-ğ (be, lam, ğayın) kökünün temel olarak bir amaca, sınıra, varış noktasına veya hedefe tam olarak ulaşmak ve vasıl olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin nicelik veya nitelik olarak varabileceği son noktasına ermesi olduğunu, bağlamda insanın hayat çizgisinde bedensel ve zihinsel gelişimini tamamlayarak olgunluk çağına (eşüd) basmasını, o yaş sınırına varmasını nitelediğini açıklar.
Eşüddehü (أَشُدَّهُ)
İbn Fâris, ş-d-d (şın, dal, dal) kökünün asıl manasının sağlamlık, kuvvet, direnç, sertlik ve bir şeyi sıkıca bağlamak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "eşüdd" kelimesinin insanın bedensel kuvvetinin, akli melekelerinin ve duygusal dengesinin zirveye ulaştığı, çocukluk ve gençlik toyluğunun bittiği sağlamlık dönemini; tam bir rasyonel olgunluğun başladığı, aklın ve bedenin kemale erdiği çağı temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, insanın biyolojik ve psikolojik hayat eğrisinde fiziksel gücünün ve akli muhakemesinin en kâmil noktası olan kırk yaş sınırının, ilahi hitabı derinlemesine anlama, hayatı anlamlandırma ve şuurlu bir şekilde dini/ahlaki sorumluluk (teklif) üstlenme açısından Kur'an'da çok kritik bir ontolojik dönüm noktası olarak vurgulandığını, bu yaşın bir tefekkür ve varoluşsal hesaplaşma eşiği olduğunu kaydeder.
Evzi'nî (أَوْزِعْنِي)
İbn Fâris, v-z-a (vav, ze, ayın) kökünün asıl anlamının durdurmak, alıkoymak, nefsi zapt etmek, bir şeyi bir yere tahsis edip bölüştürmek ve ilham etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kişinin kalbini ve iradesini tek bir amaca tam olarak bağlaması, Allah'ın kulunun kalbine şükrü ve nimeti idrak etme bilincini ilham ederek onu bu erdemli eyleme yönlendirmesi ve gaflet getiren diğer meşguliyetlerden alıkoyması anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kırk yaşına basan ve ahlaki olgunluğa erişen insanın, sahip olduğu maddi ve manevi nimetlerin asıl kaynağını derin bir içsel aydınlanma ile fark etmesini; bu bilinç halini (şükrü) sürekli kılıp davranışlarına yansıtabilmek için kendi iradesinin ötesinde, acziyet içinde ilahi bir lütfa, ilhama ve yönlendirmeye (evzi'nî) derinden muhtaç olduğunu idrak edişini teolojik bir yakarış olarak analiz eder.
Eşkura (أَشْكُرَ)
İbn Fâris, ş-k-r (şın, kef, ra) kökünün yapılan bir iyiliğin kadrini bilmek, onu dile getirmek, yaymak ve nimeti verene karşı içten bir minnettarlık duymak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, şükrün eylemsel boyutunu üçe ayırarak; kalple nimetin Allah'tan geldiğini bilmek, dille onu ikrar ve itiraf etmek, organlarla (amel) ise o nimeti verenin rızasına ve nizamına uygun hareket etmek olduğunu; şükrün, nankörlük ve ilahi gerçeği örtme eylemi olan küfrün tam karşısında yer alan aktif bir erdem olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dini ve ahlaki sisteminde şükrün sıradan, pasif bir duygu olmadığını, insanın Allah'a karşı takınması gereken en temel varoluşsal duruş ve boyun eğiş olduğunu; kırk yaşıyla (olgunluk) birlikte insanın egosantrik (ben merkezli) heveslerinden tamamen sıyrılarak teosantrik (Allah merkezli) bir minnettarlık bilincine yükselişinin bu kelimede billurlaştığını detaylıca inceler.
Zürriyyetî (ذُرِّيَّتِي)
İbn Fâris, z-r-r (zel, ra, ra) kökünün yaymak, tohumu saçmak, etrafa dağıtmak anlamına geldiğini, en küçük zerre (karınca/toz) kelimesinden türeyerek yeryüzüne çoğalıp yayılan insan nesline ve çocuklara bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "zürriyet" kelimesinin insanın soyundan, sülbünden gelen nesil, çocuklar ve torunlar bütününü ifade ettiğini; inanan kişinin kendi ebeveyni için yaptığı duanın ve gösterdiği vefanın ardından, aynı salih çizginin ve tevhidi istikametin kendi çocuklarında da (zürriyet) kesintisiz bir biçimde devam etmesini arzuladığını gösterdiğini belirtir.
Tübtü (تُبْتُ)
İbn Fâris, t-v-b (te, vav, be) kökünün temel manasının geri dönmek, rücu etmek ve kişinin saptığı yoldan ana merkeze yönelmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dini anlamda tövbenin, kişinin işlediği günahın ve ihmalin ontolojik çirkinliğini idrak edip ondan derhal vazgeçmesi ve tekrar mutlak itaat mercii olan Allah'a dönmesi olduğunu; insanın hayatının önceki dönemlerindeki eksiklikleri ve isyanları telafi etme iradesini yansıtan samimi bir pişmanlık eylemi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, tövbe kavramının Kur'an'da basit bir özür dilemekten ziyade radikal ve ontolojik bir dönüşüm anlamına geldiğini; olgunluk çağına erişen insanın, geçmişteki toyluk ve gaflet yıllarından kesin bir kopuş yaşayarak, mutlak bir teslimiyetle (İslam) Allah'ın safına bilinçli olarak katılışını (tübtü) ifade eden çok köklü bir ahlaki karar anı olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla