Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 11. Ayet

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْراً مَا سَبَقُونَٓا اِلَيْهِۜ وَاِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِه۪ فَسَيَقُولُونَ هٰذَٓا اِفْكٌ قَد۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâle-lleżîne keferû lilleżîne âmenû lev kâne ḣayran mâ sebekûnâ ileyh(i)(c) ve-iż lem yehtedû bihi feseyekûlûne hâżâ ifkun kadîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: 'Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da ona gelmezdi!’ Onunla doğru yolu bulamadıkları için, 'Bu eski bir yalandır’ demeye devam edeceklerdir.”

      İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da ona gelmezdi! Bu sözü, inkâr edenlerin akrabalık, çeşitli iyilikler ve hayırlı amellerle bağlı oldukları reisleri ve büyük liderleri tarafından söylenmiş olması muhtemeldir. Onlar şunu diyorlardı: Bu şey hariç, bütün hayırlarda biz öndeyiz, dolayısıyla eğer bizi davet ettiğin şey hayır ise, nasıl ki diğer hayırlara ulaşmakta biz önde isek, bunda da biz önde olmalıydık.

      Onunla doğru yolu bulamadıkları için, ‘Bu eski bir yalandır’ demeye devam edeceklerdir. Yani bizim aramızdaki o insanlar Kur’ân ile doğru yolu bulamadıkları için, bu Kur’ân eski bir yalan, diyorlardı. Onların, Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da ona gelmezdi sözleri, onlar tarafından delil olarak söylenmişti. ‘Bu eski bir yalandır’ demeye devam edeceklerdir cümlesi ise onlar tarafından inkâr edileceğini ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onların Bu eski bir yalandır sözleri ile onlar şunu söylemektedirler: Peygamberlik iddiasına kalkışanlar, Muhammed’in (s.a.) iddia etmiş olduğu gibi Allah’tan kendilerine de kitap indirildiğini, kendilerinin Allah tarafından insanlara peygamber olarak gönderildiğini iddia ediyor ve insanlardan kendi liderliklerini kabul etmelerini istiyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, k-v-l (kaf, vav, lam) kökünün temel manasının ağızdan çıkan söz, konuşmak ve bir fikri beyan etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her türlü anlamlı söz ve iddia için kullanıldığını, burada inkarcıların inananlara yönelik küçümseyici iddialarını ve dillerine doladıkları asılsız tezleri (kavl) ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisinin vahye karşı sadece içsel bir inkar yaşamadıklarını, aynı zamanda bu inkarı sesli, örgütlü ve aktif bir propagandaya dönüştürerek sözlü bir cephe (kâle) açtıklarını gösterdiğini vurgular.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, k-f-r (kef, fe, ra) kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dini bağlamda bu kelimenin Allah'ın nimetlerini örtmek, nankörlük etmek ve açıkça ortada olan ilahi hakikatleri ve tevhid inancını inatla reddetmek anlamına geldiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Arapça olmakla birlikte, dini bir terim olarak inkar etmek anlamında kullanımının Süryanice veya Yahudi Aramicesi üzerinden İslami terminolojiye girdiğini iddia eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde küfrün salt entelektüel bir bilgisizlik değil, kalbin hakikate karşı gösterdiği aktif, kibirli ve inatçı bir direnç olduğunu derinlemesine analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke ortamında doğrudan tebliğe karşı örgütlü ve bilinçli bir karşı duruş sergileyen elitist müşrik sınıfını hedef aldığını vurgular.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n (hemze, mim, nun) kökünün temel anlamının güven duymak, korku ve endişeden emin olmak, tasdik etmek ve kalbin huzur bulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" eyleminin kişinin ilahi hakikati aklıyla ve kalbiyle tereddütsüz bir şekilde onaylaması ve bu onayın neticesinde manevi bir sükunete ermesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, iman kavramının Kur'an'ın ontolojik ve ahlaki sisteminde küfrün tam karşısında konumlandığını, kişinin tüm varlığıyla mutlak gerçeğe teslimiyetini ve sahte otoritelerden kopuşunu temsil ettiğini analiz eder.

        Hayran (خَيْرًا)

        İbn Fâris, h-y-r (ha, ye, ra) kökünün bir şeyin en iyisini seçmek, tercih etmek ve faydalı, üstün olan şeye yönelmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin akıl, adalet, fazilet ve fayda gibi tüm insanların doğası gereği arzuladığı olumlu durumları ifade ettiğini; ayetteki bağlamında ise İslam'ın ve Kur'an'ın bir "değer" veya "iyilik" olup olmadığı konusundaki müşrik sorgulamasını nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, cahiliye döneminde "hayr" kelimesinin daha çok maddi zenginlik, kabilevi güç ve dünyevi statü anlamında kullanıldığını, müşriklerin dini hakikati de bu materyalist "hayr" paradigması üzerinden değerlendirerek büyük bir yanılgıya düştüklerini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Mekke elitlerinin sosyolojik kibrini yansıttığını, onlar için bir şeyin "hayır" (değerli/iyi) olabilmesi için öncelikle yüksek statülü aristokratlar tarafından elde edilmesi gerektiğini, zayıfların ve kölelerin onlardan önce bir değere ulaşmasını elitist zihinlerinin asla kabullenemediğini vurgular.

        Sebekûnâ (سَبَقُونَا)

        İbn Fâris, s-b-k (sin, be, kaf) kökünün temel manasının öne geçmek, bir yarışta diğerlerini geride bırakmak ve bir hedefe başkalarından önce ulaşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin zaman veya mekanda başkalarının önüne geçmek anlamına geldiğini, ayette erken dönemde İslam'ı kabul eden zayıf ve yoksul müminlerin (sabikun), hakikati kabullenme konusunda kibirli kabile liderlerini geride bırakmalarını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, elit tabakanın İslam'a yönelik temel itirazının rasyonel değil sınıfsal olduğunu; "Eğer bu din gerçekten değerli (hayır) bir şey olsaydı, bu alt tabaka insanlar ona ulaşmada bizi asla geçemezlerdi (sebekûnâ)" şeklindeki mantık yürütmelerinin, statükocu kibrin hakikat algısını nasıl körleştirdiğini gösteren sosyolojik bir delil olduğunu dile getirir.

        Yehtedû (يَهْتَدُوا)

        İbn Fâris, h-d-y (he, dal, ye) kökünün asıl manasının lütufla ve nezaketle yol göstermek, birini hedefine ulaştıracak rehberliği sağlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" fiilinin ilahi rehberliği kabul etmek ve doğru yola girmek olduğunu, ayetteki olumsuz formun (lem yehtedû) ise müşriklerin Kur'an'ın rehberliğinden kendi kibirleri ve inatları yüzünden mahrum kalışlarını, kasıtlı olarak aydınlanmayı reddedişlerini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, hidayet kavramının pasif bir durum değil aktif bir varoluşsal tercih olduğunu, müşriklerin vahyi bir rehber olarak kabul etmemelerinin zihinsel bir kapalılıktan ve kendi sahte inanç sistemlerine duydukları dogmatik bağlılıktan kaynaklandığını analiz eder.

        İfkun (إِفْكٌ)

        İbn Fâris, e-f-k (hemze, fe, kef) kökünün asıl anlamının bir şeyi baş aşağı çevirmek, altüst etmek ve asıl yönünden saptırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin gerçeği tamamen tersyüz eden, hakikati batıla, doğruyu yalana dönüştüren en ileri derecedeki kasıtlı uydurma ve iftira anlamına geldiğini; müşriklerin Kur'an'ı sıradan bir yalan değil, doğrudan doğruya "tersyüz edilmiş bir hakikat" (ifk) olarak etiketleyerek onun ilahi kökenini itibarsızlaştırmaya çalıştıklarını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Kur'an'ın polemik dilinde "hak" kavramının tam zıddı olarak konumlandırıldığını, bilinçli ve kötü niyetli bir kurguyu ifade etmek için kullanıldığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin bu derece ağır bir kelime kullanmalarının, vahyin kitleler üzerindeki etkisini kırmak ve hakikati en baştan zehirleyerek toplumda derin bir psikolojik bariyer oluşturmak amacıyla üretilmiş stratejik bir karalama kampanyası olduğunu vurgular.

        Kadîm (قَدِيمٌ)

        İbn Fâris, k-d-m (kaf, dal, mim) kökünün temel olarak öne geçmek, ileride olmak ve zaman açısından üzerinden çok uzun bir süre geçmiş, eskimiş olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın "ifk" kelimesiyle birleştiğinde, Kur'an'ın içerdiği mesajların yepyeni ve bağlayıcı ilahi bir hitap değil, aksine geçmiş milletlerin eskimiş, zamanı geçmiş ve asılsız masalları (esatir el-evvelin) olduğu yönündeki müşrik ithamını pekiştirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke elitlerinin vahyi "eski/kadim bir yalan" olarak nitelemelerinin ardında yatan asıl hedefin, Kur'an'ın şimdiki zamana dair canlı, dönüştürücü ve statükoyu tehdit edici otoritesini yok etmek; onu tarihin çöplüğüne ait, güncel gerçeklikle bağı olmayan arkaik bir mitolojiye indirgemek çabası olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X