Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 158. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 158. Ayet

    قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعاًۨ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۖ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul yâ eyyuhâ-nnâsu innî rasûlu(A)llâhi ileykum cemî’an(i)-lleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) lâ ilâhe illâ huve yuhyî veyumît(u)(s) feâminû bi(A)llâhi verasûlihi-nnebiyyi-l-ummiyyi-lleżî yu/minu bi(A)llâhi vekelimâtihi vettebi’ûhu le’allekum tehtedûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın hepinize gönderdiği elçisiyim. O'ndan başka tanrı yoktur. O hayat verir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmî peygamber olan Resûl'üne -ki o Allah'a ve O'nun sözlerine inanır- iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.

      Hz. Muhammed Bütün İnsanlara Gönderilmiş Peygamberdir

      De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben Allah'ın hepinize gönderdiği elçisiyim. Bu beyanda Resûlullah'ın (s.a.) bütün insanlara gönderildiğine dair bir işaret vardır. Yine Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ben kırmızıya da siyaha da gönderildim". Diğer peygamberler ise belirli kavimlere, belirli bilinen köy ve şehirlere gönderilmişlerdir. Yine bu beyanda şu durum da belirtilmektedir: Cenâb- Hak, ona insanlara ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim demesini buyurduğuna göre, onun bütün insanlara hitap ederek ben Allah'ın hepinize gönderdiği elçiyim demesi mümkün değildir. Fakat bu hitabı insanlara elçi göndermek suretiyle yapmaktadır. Böylelikle gönderilen elçinin "o Allah'ın size gönderdiği elçidir" sözü, kendisinin "ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim" sözü konumundadır. Onun ismi, insanlara gönderilen elçilerin tebliğiyle yayıldı. Sanki kendisi tebliğ etmiş ve onlara ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim demiştir. Yahut Cenâb-ı Hak insanları musahhar kıldı tâ ki bir kısmı diğerlerine onun risâletini tebliğ etti. Böylelikle onun haberi ve ismi doğu ve batıya, yeryüzünün tüm bölgelerine yayıldı. Bu durum, onun peygamberliğinin en büyük delillerindendir.

      Sonra, Cenâb- Hak onun Allah'ın gönderdiği bir elçi olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur: O göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın gönderdiği bir elçidir. O'ndan başka tanrı yoktur. O hayat verir ve öldürür. Cenâb-ı Hak, her şeyin sahibi olmasına karşın özel olarak yeri ve göğü belirtmiştir, çünkü bu ikisi insana göre mülk olarak en üst seviyededir. Veya Cenâb-ı Hak bunları zikretti ki yerde ve göklerde olan her şeyin sahibi olduğunu, kendilerinin de O'nun kulu olduklarını bilsinler. Yahut Cenâb- Hak bunları belirtti ki bu ikisindeki yönetimin tek bir varlıkta olduğunu bilsinler. Nitekim ikisi arasındaki uzaklığa rağmen göğün faydaları yerin faydalarıyla irtibatlıdır.

      O'ndan başka tanrı yoktur. Cenâb-ı Hak bunu belirtmiştir, çünkü Araplar tapılan her varlığı ilâh olarak isimlendirmişlerdir. Onlar Allah'ın dışında putlara tapıyorlardı ve onları ilâh olarak isimlendiriyorlardı. Cenâb-ı Hak, kendisi dışında onların taptıkları varlıklardan ulûhiyet niteliği bulunmadığını belirtti ve bunu sadece kendisi için sabit kıldı. Ayrıca yüce Allah, ulûhiyet ismine ve ibadete başkasının değil, sadece kendisinin lâyık olduğunu bildirdi. O hayat verir ve öldürür. Onun dışında taptıkları varlıklar hayat verme ve öldürmeye güç yetiremezler. Cenâb-ı Hak-en doğrusunu Allah bilir ya- bunu belirtti, çünkü duyulur âlemde hayattan daha fazla lezzet veren ve arzulanan bir şey, ölümden de daha acı ve korkunç bir şey yoktur. Bu, kendilerinin bilmediği şeylerden en lezzetli olana yönelmeleri, en kötü ve en acı olandan kaçınmaları içindir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Cenâb-ı Hak hayat veren ve öldürenin kendisi olduğunu bildirmiştir ki bu durum, bunların çok sayıda değil, tek bir varlığın fiili olduğunu göstersin.

      Öyleyse Allah'a ve ümmî peygamber olan resûlüne -ki o Allah'a ve O'nun sözlerine inanır-. Resûlullah (s.a.) her hayırda öndeydi. Buna göre de insanları hayra davet etmiştir. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği üzere: "Ben inananların ilkiyim", "ben müslümanların ilkiyim". Buna göre Resûlullah kendisi iman ettikten sonra insanlara iman etmelerini emretmiştir. Allah'a ve O'nun sözlerine inanır. Bu beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Resûlullah, Allah'a ve geçmiş kitaplarda mevcut olan sözlerine iman etmiş, sonra da onların kitaplarında bulunan gayba dair haberleri (kıssaları) bildirmiştir ki onlar Resûlullah'ın bunları Allah katından öğrendiğini bilsinler.

      Sözlerine. Bu ifade hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Müfessirlerin çoğu demiştir ki "kelimatihi (كلماته)" ifadesi Kur'ân'a demektir. Bazı kırâatlarda "vekelimetihi (وكلمت)" şeklinde elifsiz" okunmuştur. Buna göre bu ifade Îsa'ya (a.s.) hamledilmiştir. Sanki şöyle buyurmuştur: Allah'a, Muhammede (s.a.) ve Îsa'ya (a.s.) iman edin! Bu beyana ilişkin diğer muhtemel yorum şudur: Sözlerine. Ona verdiği helâl, haram, emir, nehiy, hikmet ve hükümlere ki bunları bize emretmiş ve şeriat yapmıştır. Bu, İbrahim (a.s.) hakkında belirtildiği üzere Cenâb-ı Hakk'ın "İbrahim'i (a.s.) bazı sözlerle sınayıp da İbrahim'in (a.s.) onları eksiksiz yerine getirmesi" durumu gibidir.

      Ona uyun ki doğru yolu bulasınız. Ona uymayı daha önce açıkladık. O halde ona uyun ki doğru yolu bulasınız.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. İkinci tekil şahıs (sen) emir kipidir. "De ki, söyle."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir hitaptan ziyade, ilahi iradenin peygamberin dili üzerinden tüm insanlığa yönelttiği kesin, sarsılmaz ve tebliğ edilmesi zorunlu olan o mutlak fermanı (manifestoyu) ilan etmesi olduğunu açıklar.

        Yâ Eyyühen Nâsü (يَا أَيُّهَا النَّاسُ)

        Arapçada evrensel nida (seslenme) edatı olan "yâ eyyühe" ile n-v-s (nun-vav-sin) veya ü-n-s (hemze-nun-sin) kökünden gelen "en-nâs" (insanlar) kelimesinin birleşimidir. "Ey insanlar!"

        İbn Fâris, "nâs" kökünün asıl anlamının bir arada yaşamak, ünsiyet kurmak (sosyalleşmek) veya sürekli hareket halinde olmak (nevs) olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, bu hitabın Kuran'ın teolojik coğrafyasındaki (Geç Antik Çağ bağlamındaki) o muazzam eksen kaymasını işaretlediğini derinlemesine tahlil eder. Kuran, bir önceki ayete kadar ısrarla spesifik bir ırkın (İsrailoğullarının) Mısır'daki ve Sînâ'daki tarihsel serüvenini, onların günahlarını ve tövbelerini anlatıyordu. Ancak bu ayetle (ve bu hitapla) birlikte Kuran, aniden yerel İsrail tarihinden (particularism) koparak, kamerayı bütün bir yeryüzüne çevirir ve "Ey İnsanlar" (Yâ Eyyühen Nâs) diyerek mesajın muhatabını belirli bir ırktan çıkarıp "bütün insanlığın" (universalism) ontolojik ufkuna taşır. Bu, yerel dinin evrensel dine dönüştüğü o sarsıcı geçiş noktasıdır.

        İnnî (إِنِّي)

        Arapçada cümleye mutlak bir kesinlik katan "inne" (şüphesiz ki) edatı ile "yâ" (ben / ben var ya) zamirinin birleşimidir.

        Rasûlullâhi (رَسُولُ اللَّهِ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerinden oluşur. Allah lafzıyla tamlama (izafet) formundadır. "Allah'ın elçisi."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi usulca ve nizam içinde yönlendirmek, bir kimseyi belirli bir amaca matuf olarak göndermek (mürsel) olduğunu belirtir.

        Patricia Crone, "Allah'ın Resulü" tamlamasını din ve siyaset felsefesi ekseninde "universal delegation" (evrensel yetki devri) olarak okur. Peygamber bu hitapla, sadece Mekkelilerin veya sadece Arapların bir kabilesinin elçisi olmadığını; kendisini bizzat tüm yeryüzünün tek egemeni olan (Allah) otoritenin görevlendirdiğini ve taşıdığı diplomatik (ve teolojik) misyonun bütün bir insanlığı bağladığını ilan etmektedir.

        İleyküm (إِلَيْكُمْ)

        Arapçada yönelme (intihâ-i gaye) bildiren "ilâ" (e/a doğru) harf-i ceri ve "küm" (size) muhatap çoğul zamirinin birleşimidir. "Size, hepinize doğru."

        Cemîan (جَمِيعًا)

        Kelimenin etimolojik kökü c-m-a (cim-mim-ayn) harflerine dayanır. Cümlenin hal veya tekit (pekiştirme) ögesidir. "Toptan, hepiniz, hiçbiriniz dışarıda kalmaksızın."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak, bütünleştirmek ve parçalanmışlığın (tefrikânın) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette "Cemîan" (hepinize birden) kelimesinin kullanılmasını "teolojik tekelin ve ırkçılığın sıfırlanması" bağlamında tahlil eder. Antik dünyada tanrılar genellikle kabilelere aitti (İsrail'in Tanrısı, Moab'ın Tanrısı gibi). Kuran bu kelimeyle; vahyin ve kurtuluşun sadece bir "seçilmiş ırkın" (Yahudilerin) tekelinde olduğu inancını paramparça eder. Peygamber, yeryüzünde nefes alan her bir bireyi, ırk ve dil ayırmaksızın "toptan" (cemîan) o ilahi merhamet ve sorumluluk dairesine dâhil etmektedir.

        Ellezî (الَّذِي)

        "O ki." Tekil ism-i mevsuldür. Kendisinden önceki Allah lafzını niteleyen o muazzam sıfat cümlesini başlatır.

        Lehû (لَهُ)

        Arapçada mülkiyet ve tahsis bildiren "lâm" (onun/ona ait) harf-i ceri ile "hû" zamirinin birleşimidir. "Sadece Ona aittir." (Cümle başında gelerek hasr/sınırlama yapar).

        Mülküs (مُلْكُ)

        Kelimenin etimolojik kökü m-l-k (mim-lam-kef) harflerinden oluşur. Tamlamanın ilk ögesidir (muzaf). "Mülkü, egemenliği, iktidarı, saltanatı."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şey üzerinde tam, mutlak ve sarsılmaz bir güçle tasarruf hakkına sahip olmak, tahakküm kurmak, sahiplik ve eşsiz kudret olduğunu belirtir.

        Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        Tekili "semâ" olan kelimenin etimolojik kökü s-m-v (sin-mim-vav) harflerine dayanır. Düzenli dişil çoğul formdadır. "Göklerin."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının yüksekte olmak, yukarıya doğru çıkmak, yücelik ve yeryüzünün (altın) zıddı olan tavan olduğunu belirtir.

        Vel Ardı (وَالْأَرْضِ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerinden oluşur. "Ve yeryüzünün, toprağın."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının alt, zemin ve ayak basılan yer olduğunu belirtir. Gökler ve yer (semâvât ve arz) ikilemesi, Kuran'ın evreni (kâinatı) bütünüyle kuşatan totality (bütüncüllük) metaforudur. Egemenlik, fiziksel ve metafiziksel varlık sahasının her santimetrekaresini kapsamaktadır.

        Lâ İlâhe (لَا إِلَٰهَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-l-h (hemze-lam-he) harflerine dayanır. Başındaki "lâ", cinsini bütünüyle olumsuzlayan (nefy-i cins) edatıdır. "Hiçbir ilah/tanrı yoktur."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının kulluk etmek, ibadet etmek, insanın korku anında kendisine sığındığı, tapındığı ve bağlandığı o mutlak/yüce makam olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambiliminde bu "Lâ ilâhe" nidasını muazzam bir "ontolojik temizlik" ve Tevhidin kalbi olarak derinlemesine tahlil eder. Kuran önce putları yıkmaz; önce insanın zihnindeki bütün sahte tanrı, otorite, güç ve sığınak konseptlerini "lâ" (yoktur) giyotiniyle kökünden kesip atar. Gerçek ilaha ulaşmak için, zihnin kurguladığı tüm kof ilahların bütünüyle sıfırlanması (inkâr edilmesi) gerekir. Tevhid, bu mutlak hiçliğin (lâ ilâhe) üzerine inşa edilen tek istisnadır (illâ hüve).

        İllâ Hüve (إِلَّا هُوَ)

        İstisna edatı "illâ" (ancak, -den başka) ile "Hüve" (O) zamirinin birleşimidir. "Ancak O vardır / Ondan başka yoktur." Kâinattaki yegâne ve mutlak varlığın tasdikidir (ispat).

        Yuhyî (يُحْيِي)

        Kelimenin etimolojik kökü h-y-y (ha-ye-ye) harflerine dayanır. İf'al babında, üçüncü tekil şahıs muzari fiilidir. "O yaşatır, hayat verir, diriltir."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hayat, canlılık ve ölümün (mevtin) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Ve Yümîtü (وَيُمِيتُ)

        Kelimenin etimolojik kökü m-v-t (mim-vav-te) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İf'al babında üçüncü tekil şahıs muzari fiilidir. "Ve O öldürür, canı alır, hayatı sonlandırır."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının hayatın ve canlılığın bedenden bütünüyle çekilmesi, ruhun bedeni terk etmesi, cansızlık ve sükûnet olduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "Yuhyî ve Yümîtü" (Yaşatır ve Öldürür) ikilemesini Geç Antik Çağ teolojisinde "mutlak ilahlık testi" (the ultimate sign of divinity) olarak okur. Yeryüzündeki krallar (Firavun gibi) veya heykeller (buzağı gibi) vergi toplayabilir, kılıçla insan öldürebilir veya göz boyayabilirler. Ancak hiçbir fani güç yoktan hayat (can) var edemez ve o evrensel biyolojik saati (eceli) bizzat elinde tutamaz. Hayat ve ölüm üzerindeki bu "kökten tekel", Allah'ın yeryüzündeki sahte otoriteleri ezip geçtiği o sarsılmaz ontolojik kanıtıdır. Mülk Onundur, çünkü nefes bizzat Onun elindedir.

        Fe Âminû (فَآمِنُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerine dayanır. Başındaki "fe", "öyleyse/madem ki hayat Onun elinde" anlamına gelen sonuç (takibiye) edatıdır. İf'al babında, ikinci çoğul şahıs (siz) emir kipidir. "Öyleyse iman edin, inanın, güvenin."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının nefsin sükûnete ermesi, şüphe ve korkunun yok olması, mutlak bir güven (emniyet) içinde gerçeği tasdik etmek olduğunu belirtir. İman etmek; sahte güçlere duyulan o panik halini bırakıp, hayatı ve ölümü elinde tutana sarsılmaz bir teslimiyetle sığınmaktır.

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        "Allah'a (inanın)." Vasıta/yönelme harfi olan "bâ"nın iman fiiliyle birleşimidir.

        Ve Rasûlihin (وَرَسُولِهِ)

        "Ve Onun elçisine." R-s-l kökünden gelen elçi kelimesinin, Allah'a dönen "hî" (onun) zamiriyle birleşimidir.

        Nebiyyil (النَّبِيِّ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-b-e (nun-be-hemze) veya n-b-v (nun-be-vav) harflerine dayanır. Resul kelimesinin sıfatı/bedeli konumundadır. "O peygambere, o haber getirene."

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökünü ve teolojik işlevini "Tanrı adına konuşan, insanlığa gaipten haberler getiren" (Nâbî) olarak tasdik eder.

        Ümmiyyil (الْأُمِّيِّ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-m (hemze-mim-mim) harflerine dayanır. Nebi kelimesinin sıfatıdır. "O ümmî olan (Peygambere)."

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ümmî" kelimesinin bu ayetteki (iman edilmesi emredilen elçinin en temel sıfatı olarak) tekrarını muazzam bir "fıtrat teolojisi" olarak tahlil eder. O, İsrailoğullarının veya Roma'nın yozlaşmış teolojik okullarından (havralarından/kiliselerinden) mezun olmuş, onların o karmaşık, tahrip edilmiş felsefelerini okumuş biri değildir. O; Allah'ın evrensel ve saf mesajını, hiçbir beşeri/tarihi müdahaleye (okumaya) maruz kalmadan, doğrudan fıtratının temizliğiyle (annesinden doğduğu o saf haliyle) alıp aktaran o "bozulmamış, pürüzsüz kanaldır" (El-Ümmî).

        Ellezî (الَّذِي)

        "O ki." İsm-i mevsul (ilgi zamiri). Peygamberin kendi şahsi teolojisini nitelemek üzere cümleyi bağlar.

        Yü'minü (يُؤْمِنُ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerine dayanır. İf'al babında, üçüncü tekil şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. "İman eder, inanır, güvenir."

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kuran'ın "Peygambere iman edin" dedikten hemen sonra, o peygamberin de "Allah'a iman ettiğini" (yü'minü) vurgulamasını; muazzam bir "teolojik denge ve elçinin haddini bilmesi" ekseninde okur. Peygamber, kendi adına yasa koyan, kendi başına tanrılık taslayan veya putlaştırılacak bir firavun değildir. O, halka neyi emrediyorsa, bizzat kendisi de o emre herkesten önce "iman eden" ve o yasaya mutlak şekilde boyun eğen ilk kuldur. Elçi, kendi getirdiği mesajın (vahyin) en sadık ve en dürüst tutsağıdır.

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        "Allah'a."

        Ve Kelimâtihî (وَكَلِمَاتِهِ)

        Tekili "kelime" olan kelimenin etimolojik kökü k-l-m (kef-lam-mim) harflerinden oluşur. Düzenli dişil çoğul (cem-i müennes sâlim) formundadır. Sonundaki "hî" (onun) zamiridir. "Ve Onun (Allah'ın) kelimelerine."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın iç dünyasındaki bir manayı dışarıya ses, harf veya eylem olarak yansıtması, muhatap üzerinde iz/etki bırakması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "kelimeleri" kavramının sadece sözlü Kuran ayetleri olmadığını; O'nun yarattığı her bir varlığın, kâinata koyduğu evrensel yasaların (sünnetullahın) ve bütün peygamberlere vahyettiği mesajların tamamının O'nun iradesinin birer tecellisi/izdüşümü (kelimesi) olduğunu açıklar. Peygamber, sadece Kuran'a değil, Allah'ın o sonsuz iradesinin (kelimâtinin) tümüne iman eder.

        Vettebiûhü (وَاتَّبِعُوهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü t-b-a (te-be-ayn) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İfti'al babında ikinci çoğul şahıs (siz) emir kipi ile "hü" (ona) nesne zamirinin birleşimidir. "Ve ona tabi olun, onun izinden/peşinden gidin."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birinin ayak izini sürmek, arkasından yürümek, onun görüşlerini veya ahlakını otorite kabul edip eylemsel olarak ona katılmak olduğunu belirtir. Kuran sadece "inanç" (iman) istemez; o inancın hayata döküldüğü eylemsel ve ahlaki bir "iz sürmeyi" (ittibâ) emreder.

        Lealleküm (لَعَلَّكُمْ)

        Arapçada umut, beklenti ve gerekçe bildiren (taracci/ta'lil) edatı olan "lealle" ile "küm" (siz) muhatap zamirinin birleşimidir. "Umulur ki siz, -meniz için, -meniz ümidiyle."

        Tehtedûn (تَهْتَدُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-d-y (he-dal-ye) harflerine dayanır. İfti'al babında, ikinci çoğul şahıs (siz) muzari fiilidir. Ayetin ve evrensel çağrının mutlak kapanış kelimesidir. "Hidayete eresiniz, doğru yolu bulasınız, kurtuluş rotasına giresiniz."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının karanlıkta hedefi işaret ederek kılavuzluk yapmak, birine doğru yolu göstererek onu hedefine sağ salim ulaştırmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının sıradan bir bilgi edinme olmadığını; insanın aklını, fıtratını ve varoluşsal rotasını, Yaratıcı'nın belirlediği o evrensel/doğru eksene şefkatle kilitlemesi ve sapkınlıktan (dalaletten) bütünüyle kurtulması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ayetin bu "tehtedûn" (hidayete eresiniz) fiiliyle kapatılmasını muazzam bir "kurtuluş diyalektiği" olarak derinlemesine tahlil eder. İnsan zihni, kendi başına (tek başına felsefeyle) o mutlak doğruya ulaşabilecek kadar kusursuz değildir; kibre, cehalete veya buzağı tapıcılığına (şirke) eğilimlidir. Hidayet (doğru rotayı bulmak); ancak göklerin ve yerin mülkünü elinde tutan Allah'a iman edip, O'nun saf fıtratla gönderdiği o ümmî peygamberin ayak izlerini (ahlakını ve yasasını) takip etmekle (ittibâ) elde edilebilecek bir ilahi sonuçtur. Peygambere tabi olmak, insanlığın o ontolojik karanlık çölünden çıkıp aydınlığa (hidayete) yürümesinin yegâne garantisidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X